İstanbul… 

Odasında eşyalarını toplayan Kenan, kapıdan giren yengesine baktı. Mavi gözleri yine çakmak çakmaktı. “Günaydın yengelerin sultanı.” 

Siyah saçlarını at kuyruğu yapmış olan Hilal, saçını savurdu. “Başka yengen mi var Kenan?” 

Dudağının ucu havalandı Kenan’ın. “Yok. Olsa da senin yerini alması zor abla.” 

“Sabah sabah bu ne övgü kardeşim, hayırdır?”

Ceketini giyen Kenan telefonunu iç cebine attı. “İçimden geldi, çıkıyor muyuz?” 

“Seni almaya geldim zaten aklımı karıştırdın, hadi çıkalım?”

“Abim geliyor mu?” 

“Hayır, bütçeyi sana vermiş öyle dedi.”

“Evet, verdi. Masanın üzerindeki evrak çantasını kavradı. “Kontrol ettim, makul, beğendim.” 

“Güzel. Daha önce konuştuk Hazal ile bir sorun çıkmadan anlaşmayı tekrar edeceğiz.”

“Hazal?”

“Hazal Arman, Arman Seramik. Nereye gidiyoruz biz Kenan?” 

Başını sağa sola salladı. Dosyada okumuştu firmanın adını ama sürekli aklında tutacağı anlamına gelmiyordu. Arman’ın Hazal olacağı ise hiç gelmiyordu. 

“Çıkmış aklımdan, çıkalım.” 

İnce ceketini giydi Hilal. Çantasını tutması için Kenan’a uzattı. Yine çok şık görünen yengesine baş salladı. Nasıl kıskanç bir kadındı Hilal. Durduk yere bile çok kıskanç bir kadın olabiliyordu. Takıları da kendi de ben buradayım diyordu. Saçını da ceketinden kurtarıp çantasını aldı. 

“Artık gidebiliriz.” 

Arman holdingin yönetici katına çıkarlarken Hilal, Kenan’a döndü. “Nasıl gidiyor?” 

“Gitmiyor, Ruken dün gitti ve ne zaman döneceği meçhul.” 

“Haberim var, Rukensiz nasıl gidiyor demek istedim ama cevabı aldım gibi.” Hilal tebessüm etti. “Kenan, neden biriniz geliyor biriniz gidiyor? Ortada buluşamadınız.” 

“Kaderin bizimle bir işi mi var sence?” Kenan bunu ciddi ciddi düşünüyordu. 

“Kaderin tüm evrenle ilgili planları vardır ama takma dönecek nasılsa.” 

“Alıştık ayrılıklara sonuçta bu onun görevi, bu son olmayacak.” 

Asansörden ilk Hilal çıktı. Toplantı salonuna geçerlerken Kenan’ın telefonu çaldı. Ona dönen yengesine bakıp gülümsedi. “Ruken arıyor, ben hemen geliyorum,” dediğinde Hilal gülümseyip açılan kapıdan geçti. Olduğu yerde durdu ve telefonu açtı. Cıvıl cıvıl gelen sesle kocaman gülümsedi. 

“Kenan Bey, müsait miydiniz?” 

“Sana her zaman müsaidim.” 

“Bunu duyduğuma memnun oldum.”

 Gülümseyen kadının sesini işitince gülüşü tüm yüzüne yayıldı. “Nasılsın?” 

“Harika denecek kadar iyi. Başladık bakalım, ne zaman biterse artık.” Kenan fazla detaya giremeyeceğini biliyordu. Ruken’in telefonu asla dinlenmez ve takip edilemezdi ama etrafındaki insanlar için geçerli değildi bu. 

“Anladım canım, ben beklemedeyim. Çalışıyorum, toplantıya geldim.” 

“Aferin uslu çocuk.” Ruken’in kahkahası Kenan’ı sesli güldürdü. “Gece dışarı çıkacağım.” 

Ruken’in göz devirdiğini göremedi Kenan. “Çıkmasan şaşırırdım, Kenan sen ne zaman yaşlanacaksın?”

“Daha çok gencim neden sordun?” Sözlerin nereye gideceğini bile bile sordu Kenan. 

“Belki o zaman evde oturursun, o yüzden.” 

“Seni bekliyorum sonra kendimi eve kapatacağım.” 

“İşittim de inanmam zaman alacak.” 

“Ruken… Bana inanmıyor musun?” 

“Sana inanıyorum, çok. Kapatmam gerekiyor işime dönemliyim. Seni seviyorum tatlı uşak.” 

Kenan mutlu gülüşüyle arkasını döndü. Kıpırdama ihtiyacı hissetmişti bu belki de arkasındaki hareketten kaynaklıydı, bilemedi. Karşısında bakır kızılı uzun saçları, çakmak mavisi gözleriyle kendine bakan kadını ilk kez bu kadar net görüyordu. Telefon kulağında kalmıştı öylece. Kadın gözlerinin derinlerine kadar iniyordu adeta. 

“Ben de seni seviyorum,” diyebildi. 

“Görüşürüz canım.” Telefon kapanmıştı. Ne kadın kıpırdıyordu ne Kenan. Hazal’ın sert bakışlarını yakaladı zihni. Sessizlikle kadının yanından geçişini izledi. Kapıyı açıp girmesinin ardından kaşlarını çattı Kenan. Birkaç saniye geçtiğinde başını sağa sola sallayıp kapıdan adımı attı. Değişik bir kadındı, Ruken’le neden anlaşamadığı çok da merak etmedi Kenan. Ruken bambaşka bir kadındı, sürekli gülümseyen ve konuşan… Bu sert bakışlar iticiydi.

Yengesiyle samimi bir şekilde selamlaşıp gülümseyen kadınla az önce kapıdaki kadının aynı kişi olmadığına yemin edebilirdi. Kafası karışık bir şekilde Hilal’e yaklaştığında kendine dönen yengesi, “Kenan,” dedi. “Kendisi eşimin erkek kardeşi benim de küçük kardeşim sayılır.” 

Gülüşünü söndüren Hazal, tebessüm ederek elini uzattı. “Hazal Arman, hoş geldiniz.” 

Elini kadının elinden çekti ki, kadının pek de elini tuttuğu söylenemezdi. Kenan zeki bir adamdı ve anlıyordu ki, Hazal Arman’ın kendisiyle ilgili bir sorunu vardı. “Memnun oldum, Hazal Hanım.” 

“Bende… Oturalım.” Hazal’ın sesiyle yerlerine oturduklarında Hazal’ın yardımcıları da masanın diğer yanına oturdu. Biri erkek biri kadındı. 

“Bu kez ne kadardı, aklımdan çıktı?” derken önüne sürülen dosyaya göz attı Hazal. 

Kenan da kendi dosyalarını yengesine uzattı. “Bir milyon tane porselen kupa, beş yüz bin porselen demlik. Yakında kahve sektörüne de geçeceğiz biliyorsun kupalar hazır olmalı. Bunun dışında yüz bin -yalnız bunlar şimdilik, daha sonrası olacak- çay bardağı olacak.” 

“Logo aynı mı yoksa farklı bir şeyler mi?” diye sordu Hazal.

“Aynı,” dedi Kenan. Hazal’ın bakışları anında Kenan’a kalktı. Gözleri kısık kendine bakan adama aldırmadı. “Güzel,” dedi bakışlarını çekip. “Kupa ve demlik için ambalaj istiyor musunuz?” 

“Demlik için evet kupa için hayır. Kupalar fabrikamızda kahvelerle ambalajlanacak.” 

Birbirlerine uzattıkları dosyalarla Hilal kendi önüne geleni Kenan’a verdi. Hazal ve Kenan bir süre sessizce incelediler. Kenan’a göre bir önceki anlaşmadan bugüne yuvarlananla makuldü. 

Hazal içinde aynı şeyler geçerliydi. Aynı anda başlarını kaldırıp birbirlerine baktılar çünkü aynı anda konuşmuşlardı. 

“Sorun yok.” 

İkisinin çakışan bakışları Kenan’a hiç iyi gelmiyordu. Anlamadığı bir şekilde sertti kadın. Derdi neyse öğrenmek istedi, sadece kendine yapılan bir tavırdı, bunu görebiliyordu. 

“İmzalayalım,” dedi Hazal, Hilal’e dönüp gülümsedi. “İstediğiniz tarihte elinizde olacak.” 

“Buna şüphem hiç olmadı.” Hazal sevgiyle gülümsedi. Sosyal alanlarda pek çok kez görüşüp, sohbetler etmiş olan iki kadın birbirlerine karşı her zaman saygı ve samimi yaklaşım sağlamıştı. 

“Sizinle çalışmak beni hiç yormuyor Hilal, istediğiniz kadar anlaşma yapabiliriz.” 

“Aynı şey bizim içinde geçerli, sorunsuz iş en sevdiğim iştir ve seninle bizde her anlaşmaya imza atarız.” 

Hazal imzayı atarken yan dönüp gülümsediğinde Kenan kızıl bir gölgenin etrafını sardığını hissederek buz gibi oldu. 

“Bir öğlen yemek yiyelim?” dedi Hazal. 

“Olur, haberleşiriz.” 

Kendisi yokmuş gibiydi. Kadın onun varlığını yokmuş gibi hissettiriyordu. Bundan hoşlanmamıştı. Erkek olarak algılamıyordu aslında, kibar bir hareket olmadığını düşündü. Hazal’ın dosyayı kapatıp uzatmasını izlemedi. Yardımcısının uzattığı başka bir dosyayı Hilal’in ününe sürdü Hazal. 

“Yeni tasarımlardan.” Hilal dosyayı Kenan’ın uzattı. “Bu işle Kenan Bey ilgilenecek, seçimler ona ait.” 

Kenan diğer dosyalara tek tek imzasını atarken dudaklarını sağa sola kıvırdı. Göz ucuyla kadına baktığında bundan hiç hoşlanmadığını hissetmesi hiç zor değildi. Keskin mavi bakışlar çakıştı. Kapattığı dosyayı kenara alıp tasarımlara göz atmaya başladı. 

“Benim favorim olan bir tane var içlerinde, tavsiye ederim.” Hazal’ın sözleri bitmeden Kenan bir çizimi yengesine uzattı. “Bu güzel.” 

“Evet, güzelmiş. Senin favorin hangisi Hazal?” diye soran Hilal’in elindeki kağıda baktı. “Elindeki çizim,” dedi. Diğer yardımcısının açık olan bilgisayarı alıp Kenan’a uzattı. “Buradan net görebilirsiniz, Kenan Bey.” 

Sonunda kendisini fark etme eğiliminde olan kadına bu kez kendisi pas vermedi. Sessizce bilgisayarı önüne çekti. Gerçekten de üç boyutuyla fincan canlı gibi görünüyordu ekranda. Reklam için enfes bir üründü. “Çok beğendim,” derken Hazal’a dönmüştü. Hemen sonrasında yengesine çevirdi bilgisayarı. “Sence?” 

“Çok zevkli, ben de beğendim.” 

Hazal gülümsedi. Kendi bilgisayarından Kenan’ın önündeki bilgisayara başka ürünler aktardı. “Kahve kavanozlarınız, tasarımlar orijinal ve henüz kimse de yok.” 

Toplantının içine çekilmiş, konuşmalar su gibi akmıştı. Her iki tarafta memnun bir şekilde kalktı masadan. Hilal ile sohbeti bitiremeyen Hazal, onlara asansöre kadar eşlik etti. Kenan’a elini uzattı ama Hilal’e sunduğu gülümseme yine kaybolmuştu yüzünde. 

İnce beyaz eli elinin içine alarak haddinden fazla sıktı Kenan. Bile bile yaptığı bu eylemi neden icra ettiğini bilmiyordu. Ama içinden kadını sinirlendirmek gibi saçma bir his geçiyordu. Ki, bunu başardığını kısılan gözlerden anlayınca nazikçe gülümsedi ve elini bıraktı. “Sizinle çalışmak güzel olacak.” 

“Sizinle de öyle, söylemiştim.” Hazal elini çekip yanına saldı. Adamın sıcak dokunuşu avuçlarının arasında hâlâ duruyordu. Hilal ve Kenan asansörde gözden kaybolunca elini yumruk yaparak açıp kapattı. Avucuna bakarak gözlerini yumdu. ‘Bu neydi?’ diye mırıldandı kendi kendine. ‘Aşırı sıcaktı.’ 

Elini havada savurup odasına yürüdü. Uzak durması gereken adam burnunun dibinde bitiyordu. Bundan asla hoşnut değildi. Onu görmek istemiyordu. Görmemeliydi. 

🖤

Ankara…

Yanında çalışan adamın bileğine bir an gözleri kaydı. Hemen yanında, koluna on santim yakında duruyordu Oğuzhan. Yorulunca dikkati bu şekilde dağılıyordu. Öğlen yemeğinden bu yana kaç saat geçmişti bilmiyordu. İlk kez iki kişi çalışıyordu, yanındaki iş arkadaşının da yorulmasını isterdi. Birlikte yol alıyorlardı ve onu engellemek istemiyordu. 

Oğuzhan’ın sol bileğinde siyah iplerin sıralı dizilmiş halinde bir bileklik bulunduğunu fark etti. Kendisi de çok severdi bu tarz bileklileri belki de ilgisini çeken buydu ama tam olarak değildi çünkü bilekliğin etrafında çok küçük metaller vardı. Hayat ağacı figürleriyle doluydu bileklik. 

“Ruken?” 

“Efendim,” diyerek irkildi. 

“Yoruldun mu, durdun?” derken Oğuzhan ona çevirdi koltuğunu. Omuzları inen Ruken sağ eliyle sol omzunu ovaladı. “Evet ama seni de etkilerim diye sesimi çıkartmadım, ilk kez iki kişi çalışıyorum buna alışmam zaman alacak.” Boynunu sağa sola yatırıp esnetti. Gözleri kapalı hafifçe inledi. “Saat kaç?” 

Yanındaki telefona uzandı Oğuzhan. “Yedi olmuş, yeter bu günlük ve yorulduğunda bunu söyleyebilirsin. Ben ilk kez çalışmıyorum iki kişiyle hatta grup şeklinde çok çalıştım ama sana uyarım.” 

“Teşekkür ederim.” Başını kaldırıp, dirseğini koltuğuna vermiş, yüzünü eline yaslamış kendini izleyen adama döndü. “Gizemli bir adamsın, nerede ne iş yaptın diye sormaya çekiniyorum.” 

Hafifçe gülümsedi. “İsviçre’de çalıştım, şirketim var hatta birden fazla. Sabit birkaç ülke ama çokça seyahat ettim. En son Rusya, orada beş yıl kaldım. En son burası, artık Türkiye’deyim. Bir yere gitmeye niyetim yok.”

“Şirketlerini kim yönetiyor? Sen buradasın oradasın ve ne şirketi?”

“Ben kurdum, bir süre büyümesini izledim. Çok çalıştım, durmadım derler ya, öyle bir şey. Ama sonra beni tatmin etmediğine karar verdim. Sonra hep birileri vardı. Yatırımlara imza atıyorum sadece. Çivi, vida, demir cinsini taşıyan her şeyi yapıyoruz. Annem çok zengin bir kadındı. Babamdan kalanları ben büyüyene kadar çok güzel idare etti ve sonunda bana bıraktı. Hiç zor olmadı bugünlere gelmek. Ve en sonunda anladım ki ben CEO olacak adam değilmişim. Beni bir odaya kapatamazlar, daralırım. Çok zorda kalırlarsa bir uğrarım, ters giden bir şeyler varsa asla gözümden kaçmaz. Her ay tek tek incelerim raporları.” 

Ruken’in kaşları çatıldı. “Nasıl olur? Adı ne şirketinin, mutlaka bilirim.” 

“Bu bilgileri bilen tek kadın olabilirsin, en azından ailem dışında. Gerçekten bilmek istiyor musun?” Gülümseyerek başını yana yatırdı. Kadını izlemek aşırı zevkliydi. Hem de bu şekilde güzel yüzü şaşkınlıkla çevrelenmişken. 

“Neden, istememeli miyim?”  Kuşkularla donatıldı zihni. Adamın her sözü, her bakışı Pandora’nın kutusu gibiydi. 

“Ruken, bu iş bittiğinde ne olacağız? İki arkadaş mı yoksa iki yabancı mı?” Bu kez gülümsemedi. Ciddi bir ifade takındı. Ne olmak istediğini biliyordu ve bu yolda her şeye hazırdı. 

Adamın ela gözlerine birkaç saniye bakıp önüne döndü. “Bunu bilmemem ama iyi bir ikiliyiz. Bana güvenmiyor olmanı haklı karşılarım. Belki bende göz önünde olmayan biri olsaydım, bilinmeyen…  Mesela  ablaları ses sanatçısı olmayan, abisinin oteller zinciri olmayan, yengesinin Yiğit Demirkan gibi bir abisi olmasa ve kendisi de bir holdingin yöneticisi gibi, sana asla söylemeyeceğim şeylerim olurdu. Sen muamma bir adamsın, hayat sana nasıl bir oyun oynadı da bu şekildesin?” 

Oğuzhan kocaman gülümsedi. Ruken’in bakışları çenesinin hemen yanında, dudağının ucunda denecek yerdeki derin gamzeye kaydı. “Yine soru sordum,” derken kendisi de gülümsedi ve bakışlarını kaçırdı. “Alış bana, meraklı ve konuşkan biriyim.” 

“Hım,” dedi biraz eğildi Ruken’e. “Ne burcusun?” 

“Burçlara inanır mısın?” 

“Kişilik özelliklerine inanıyorum, falcılara değil.”

“Ben de bu şekilde düşünüyorum, boğa burcuyum, beş Mayıs.” 

Oğuzhan’ın gülüşü tamamen yüzüne yayıldı. “On iki mayıs ve sana güveniyorum.” 

Ruken’in şaşkın bakışları adamın yüzünü arşınlarken gereğinden fazla oyalandı. Yeni çıkmaya başlayan sakallarının arasında, çenesinin kenarındaki küçük ama derin gamzeye odaklanmış hâldeydi. Kopamıyordu oradan. “Biraz fazla benzemiyor muyuz?” 

“Olabilir, ikimizde birer dahi olarak bunu çok önce başarmışız.” 

“Egomuz…” derken gülümsedi, saçını omzundan arkasına attı. 

“Sana yakışıyor, ben üzerime alınmıyorum.” 

Gözlerini kıstı genç kadın. “Bak sen… Az önce dâhiyiz diyen sendin.” 

“Evet, şu anda burada ikimiz varız, birbirimize demekten ne zarar gelir? Tree Of Life.” 

“Ne?” 

“Hayat ağacı, Tree Of Life, şirketlerimin toplandığı ad bu. Tanıdık geliyor mu?” 

Ruken nefesini tutarken eli omzuna kaydı. İsim zihnini karman çorman ediyordu. Biraz önce Oğuzhan’ın bileğinde gördüğü metal bileklikleri anımsadı. Bakışları adamın bileğine kaydığında yanılmadığını gördü. Fakat isim hâlâ zihnini talan ediyordu. 

“Sen benim ortağımsın,” derken sesi cılız çıkmıştı. Daha geçen hafta işleri eniştesine devrettikten birkaç gün sonra öğrenmişti Tree Of Life ile ortak olduklarını. “Sen Owen Black…” Tree Of Life’ın sahibin adı buydu. 

Oğuzhan, kadının omzundaki elini izliyordu, gülüşü sönmüştü. “Evet, o benim. Tree Of Life benim ama  pek çok şirkete ortağım.” Ruken’in elini çekmesiyle açığa çıkan hayat ağacı dövmesinden aldığı bakışlarını Ruken’in karışık gözlerinde sabitledi. 

“Senden korkmaya başladım, bu hiç normal değil.” 

“Normal olmayan nedir?” diye sordu Oğuzhan, “Yanlış şeyler düşünme lütfen.” 

“Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Karşımda ortağım var, hem de Owen Black, benim gibi hayat ağacı seviyor, benim dövmem senin bilekliğin ve kocaman ad. Biz ikimiz bu evdeyiz, seninle çok önemi bir işe imza atıyoruz ve sen gizemlisin; Ben  ne düşüneceğimi kestiremedim.” 

“O zaman sana dövmemi asla göstermeyeceğim yoksa benim bir manyak olduğumu düşüneceksin.” 

“Dur söyleme!” Ruken’in rengi soluyordu. Anlamsız gelen anlamlar keşmekeşi içindeydi. “Hayat ağacı mı?” 

Sevimlilikle bakıp başını aşağı yukarı salladı. “Sol omzumda ama seninki kadar küçük değil. Sapık olduğumu mu düşünüyorsun?” 

“Hayır, ama bu kadar ruh benzerliği fazla. Garipsiyorum.” 

“On sene önce yaptırdım dövmemi. Şirketi kurarken anısı olsun istedim, böyle büyüyeceğini tahmin ediyordum.” 

“O zaman ben sapığım benimki o kadar eski değil. Birkaç yıl oldu yaptıralı.” Başını sağa sola sallayıp gülümsedi. “Çok garip cidden çok garip. Sana da öyle gelmiyor mu?” 

“Hayat çok garip, o kocaman bir sahnenin sahibi bizde onun oyuncuları. Ve söylemek istiyorum teklifi siz getirdiniz ben onayladım, lütfen bunu unutma. Rusya’dan döndüğümde de seninle çalışacak olduğumu öğrendim.” Doğruları söylüyordu. Hayat onları bu evde yan yana getirmişti. 

“Sadece ray sistemi için,” derken çenesini kaldırdı Ruken. “Yoksa her şeyimiz var çok şükür. Yeni sistem bulaşık makinası için kullanacağım o rayları.” 

Oğuzhan kendini tutmanın gereksiz olduğuna karar verip kocaman kahkaha attı. Başı geriye düşen adama gülümseyerek bakıyordu Ruken. 

“Ben bir şey dedim mi Ruken?” 

Ruken yerinden kalkarken omuz silkti. “Baştan diyeyim dedim.” Elini düz karnının üzerinde gezdirirken dışarı çıktı. Peşinden adım adım gelen Oğuzhan da onu takip ediyordu. 

“Ben acıktım ama yemek yemeyeceğim. Hiçbir aktivitem yok. Bu kadar çok yemek yemek demek, benim buradan yüz kilo ayrılmam demek. Çay içer miyiz? Yanına atıştırmalıklar…” 

“Bu konuda haklısın, spor yapmak gerekebilir. Kabul ediyorum.” 

“Ben spor yapamam. Sevmiyorum. Rahat insanım ben, elim kolum ağrır çekemem. Belki ileride. Yapacak bir şey bulamazsam spor yaparım. Hoş, kaslı bir kadın olmaktansa etli bir kadın olmayı tercih edenlerdenim. Sanmıyorum ya ben hiç spor yapamam, ama yüzmeyi çok severim.” 

Kolları göğsünde bağlı, bakışları dahi an an değişen Oğuzhan, Ruken’i izlerken büyük keyif alıyordu. Kadının konuşarak mutfağa girdiğini görünce ona alan açmak adına dışarı çıkmaya karar verdi. Değişik bir kadınla burun burunaydı. Sözlerinden netlik akıyordu, dürüsttü, açık sözlüydü. Sakin bir yapısı vardı ama her an tutuşacak da bakışları yok değildi.

 Çok sevimli yüz hatlarına sahipti. Bir insanın onu bağrına basarak sevmesini sağlayacak içtenlikle donatılmıştı. Uzaktan izlediği kadınla, o iş kadını kamuflajın altındaki kadın ile bu Ruken aynı değildi. Fark etmek çok zor değildi. Fakat Ruken tüm bunların ötesinde ruhunda parçaları eksikti. Dikkatini dağıtan şeyin ruhundaki eksiklik olduğunu düşünüyordu Oğuzhan. 

Kendini çok değişik hissediyordu. Bir evin içinde bir kadınla baş başa olmak ve şu an mutfakta yemek üzere bir şeyler hazırlayan bir kadının varlığına çok yabancıydı. Annesi dışında… 

Ve yine fark ettiği bir başka şey ise asla Kenan’dan tek söz etmiyor oluşuydu. Gerçekten bu adam kimdi? Kenan kimdi ve Ruken o adama karşı neler hissediyordu. Bunu öğrenmenin yolu sormaktı. Sonucun nereye gideceğini bilmiyordu ama bir viraj umut ediyordu. Emin olduğu konu ise, Ruken’in sevmek için hayatında olabilecek tek kadın olduğuydu. Başkası olmaması gerekiyordu. Çünkü o, onu istiyordu hem de deli gibi… 

Cebindeki telefonunu çıkartıp çardağın altına geçti. Hayatındaki kadınları özlüyordu, seslerini duymak için ismin üzerine dokundu. Birkaç çalış sonrasında annesi açtı telefonu. 

“Annem,” diyerek açıldı telefon ama arkadan baba diye bağıran seslerini duyunca gülümsedi. “Anneciğim, nasılsınız?” 

“Biz iyiyiz oğlum ama seninki seni sorup duruyor.”

“Ver bakalım.”

‘Ben konuşacağım, ben,’ diyen seslere gülümsedi. 

Nihan Hanım’ın elinden telefonu kapan küçük kız, “Baba,” diye bağırdı. “Ne zaman geleceksin?” 

Ne diyeceğinin ağırlığı altında kaldı. “Babacığım, benim işim biraz uzun sürecek ama geleceğim söz.” 

“Ne kadar uzun?” diyen küçük kızın sesinde sitem, üzüntü geziyordu. “Çok sıkılıyorum ben, seni de çok özledim.” 

“Ben de seni çok özledim. Biraz uzun, şu an ne kadar uzun olacağını bilemiyorum.” 

“Tamam, büyükanneme veriyorum telefonu.” 

“Kızım.” Oğuzhan gözlerini kapatırken omuzlarını indirdi.  Kızı küçük bir yetişkindi ama babasını özlediğinde yaşının hakkını veriyordu. 

“Oğuz, evde çok sıkılıyor oğlum. Bizim arkadaşa ihtiyacımız var. Onu bir okula göndermeliyiz. Bu, sen gelene kadar onu oyalayacaktır.” 

Henüz altı yaşında olan kızını hangi okula göndereceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Tehlike konusunda aklı karışıktı, korkuları yok değildi. “Okullar kapanmak üzere anne, bir ay var ama haklısın, ben uygun bir okul bulduğumda seni arayacağım. Selim veya Sümeyra olmadan çıkmayın. Bir de anne…” dedi, “Ben gelmeden amcamla irtibata geçme olur mu?”

“Bunu ikidir söylüyorsun Oğuzhan, sebebini de söylersen niyetini anlamak istiyorum.” 

“Geldiğimde anlatacağım.” 

Oğluna olan güvenine tek bir kuşku bile sığdıramayan kadın teslim oldu. “Tamam, bekliyorum. Okul fikrini ona söyleyeceğim belki biraz neşesi yerine gelir.” 

Ruken’in elinde küçük bir tepsiyle yaklaştığını gördüğünde gülümsedi. Kalbinin bir teline biri dokunmuş gibi hareket etti. O kadar doğaldı ki, Ruken’i anlatmaya hangi kelime yeterliydi bilmiyordu. “Kapatıyorum, kendinize iyi bakın, ararım yine.” 

Annesinin son sözleriyle kapattığında Ruken tepsiyi masaya bıraktı. Bileğindeki tokasıyla saçlarını bağlayıp oturdu. “Bahar ayında bu ne sıcak?” 

“Nem yok, olsa daha sıcak olurdu. En azından yakmıyor,” derken büyük çay kupasını aldı Oğuzhan. Kahvaltıdaki ayrıntıyı yakalamıştı Ruken. Çayını büyük kupada içmeyi seviyordu. Ruken de onun gibiydi. Birbirlerine aşırı benziyorlardı. Çok aşırı… 

“Ah, şimdi İstanbul’da olmak, denize karşı içmek vardı bu çayları.” Kendi çayına uzandı. Hazırladığı sandviçlerin birini Oğuzhan’a uzattı, kendini de alıp iç geçirdi. 

Genç adam gülümsedi. “Söz mü?” 

“Ne sözü?” 

“Denize karşıda içeriz bir gün.” 

“Bilmem, içer miyiz?” 

“Bence içmeliyiz.”

Çayına attığı tek şekeri karıştırdı. Kenan buna ne derdi bilemezdi. Oğuzhan tam yerine dokunduğunu hissetti. “Sahi Ruken, hayatında biri var mı?” 

Ruken başını kaldırmadan gözlerini açıp, adama dikti. Ciddi bir ifade kol geziyordu gözlerinde. Oğuzhan’ın kaşları birleşmişti. “Yanlış soru oldu sanırım.” 

“Daha çok özel oldu ama biri var. Bunu herkes bilir. Sen bunu duymadın mı?” 

Duymakla kalmayıp görmüştü. “Özür dilerim, sormadım sayabilirsin.”

Neden ters davrandığını bilemedi Ruken. Oysa adama ailesinin her üyesini anlatıyordu, Kenan’ı da rahatlıkla anlatabilirdi. “Özür dilemene gerek yok, on senedir hayatımda biri var…” İki gündür bu evde başka kimseyi görmeden ve ailesine olan özlemiyle konuşmanın faydası olacağı kararına vardı. Oğuzhan’ın keskin bakışları üzerindeydi. “Ama hayatımın neresinde belli değil.”

“On sene!” Oğuzhan bunu bilmiyordu öyle ki neden bahsedeceğini bile bilmiyordu. 

Ruken başını salladı. “Tam on sene oldu. Beşini sevgilim beşini arkadaşım olarak tamamladık. Şimdi ne olacağımıza birlikte karar vereceğiz.” 

Kaşları havalandı, şaşkınlığını gizleyemedi. Hafifçe gülümsedi. “Anladım demek istiyorum, seni zorlamak değil niyetim.” 

Ruken gülümsedi. “Biz bile anlamıyoruz biliyor musun… Ne birlikte olabiliyoruz ne ayrılabiliyoruz. Ama birbirimizi seviyoruz.” 

Sanmıyordu Oğuzhan. Bundan aşırı mutlu olduğunu gizlemek adına çayından bir yudum daha aldı. O ikisi her ne ise birbirilerine âşık değillerdi. Ruken ondan bahsederken durgun bir deniz gibiydi. Âşık bir kadından çok kederli bir kadın görüyordu. Konuyu değiştirme kararı aldı. 

“Sana bir şey sormak istiyorum ama önce küçük bir açıklama yapacağım.”

“Dinliyorum,” derken adama çevirdi bedenini. 

Nasıl bir tepki alacağını bilmiyordu ama vereceği her tepki gözünde anlam kazanacak veya kaybedecekti. “Benim bir kızım var.” 

Gözleri büyüyen kadının nutku bir anlığına tutuldu. Oğuzhan üzerinde gezinen bakışları karıştı. “Sen baba mısın?” 

Verdiği tepki adamı gülümsetti. “Neden, benden baba olmaz mı?” Gülüşü büyüyerek yüzüne dağıldı. O kadar hoş bir tarzda sormuştu ki… Kadının yüzünü elleri arasına almak istedi. Elleri karıncalandı o istekle. 

“Ah,” diyerek doğruldu Ruken, “Neden bu kadar şaşırırdım bilmiyorum. Tabii ki olabilir.” Kendi sözlerine gülümsedi. “Kusura bakma, birden öyle çıktı ağzımdan ama sen evli değilim demiştin.” 

“Değilim, karışık mevzular anlatırım belki sonra.” 

“Tamam, dinlerim. Bana sormak istediğin neydi, bu arada kaç yaşında? Oğuzhan sen kaç yaşındasın?” 

“Ben otuz yaşındayım, kızım altı yaşında.” 

Ruken’in bakışları merhametle kıpırdadı. “Bana annesi yok diyeceksin değil mi?” 

Gülüşü sönen adam, genç kadının gözlerinin içindeki pırıltıları izledi. “Yok.” Kadının gözlerinin hüsranla kapanışıyla uzatmaması gerektiğini hissetti. “Ben… Biz yabancı sayılırız. Kızıma bir okul arıyorum. Güvenli olması önemli, senin bildigin vardır diye sana sormak istedim.”

“Tabii ki var, yeğenlerimin okulu çok güvenli. Oraya gönderebilirsin, arkadaş olabilirler hatta aynı yaşta olan Bade var, Azra ablamın kızı. Ondan bir yaş küçük yeğenim var, Hayal. Tüm yeğenlerim aynı okulda kademeli olarak.” 

“Tamam, sen bana adresimle ismi ver bende anneme söyleyeyim, gerisini o halleder.” 

“Olur, ama çok küçük Oğuzhan, annesi yok babası burada, üzüldüm.” Ruken’in üzüntüsü sesinden ve yüzünden belliydi. 

Genç adamın olumsuz düşünceleri kaçarak uzaklaştı. “Çok küçük. Annesini hiç bilmiyor, anne demeyi bile bilmiyor ama benim elimde olan hiçbir şey yok.” 

Ruken’in alt dudağı titredi. Anne olmak istediği, daim hayalini kurduğu bir gerçek ağır bir darbe gibi oturdu içine. Annesiz kaldığı günleri çok hatırlamıyordu ama sonrasını çok net biliyordu. Gözlerinin dolduğunu hissettiğinde zorla gülümsedi ama bu Oğuzhan’ın gözünden kaçmadı. Kaçamazdı da, o kadar dikkatli izliyordu ki, kadının her halini hafızasındaki belleğe kayıt ediyordu. 

“Adını sormadın,” dedi gülümseyerek. 

“Daldım. Adı ne?” 

“Leyla.” 

“Leyla,” diye mırıldandı Ruken. “Güzel isim.” 

‘Seninki kadar olamaz.’ Oğuzhan iç dünyasına çekiliyordu, Ruken bunu nasıl başarıyordu? Oğuzhan’ın iç dünyasına usulca nasıl sızıyordu. “Ruken…” dedi, sesinden çıkan tonlama kadının içinde yankılandı. Sorusuz baktı adamın gözlerine.

“Kaç kadın var içinde? Çok farklı birisin, seni tanıdıkça altından daha neler çıkacak daha nasıl farklı bir kadın göreceğimi düşünüyorum.” 

“Abartma,” derken hüznü dağıldı. “Basit normal bir kadınım. Neden bu şekilde düşündün?”

“Sen asla basit bir kadın değilsin, burada benimle devrim olacak bir makinayı yazıyorsun, bu bir fark benim için. Onlarca kadınla çalıştım ama hiçbiri bir sen değildi. Bunu kenara alırsam bile duruşundaki saflık, konuşmalarındaki doğallık… Sen çok farklısın.” 

“Mekanik zekamı okulun ilk senesinde fark ettim bu doğru olabilir. Holdingin başına geçmem eniştemin fikriydi. Bir sene asistan oldum. İkinci sene eniştem asistan oldu ben patron daha sonra o gitti ben kaldım. Bunların dışında bir artım yok hatta çok saf biriyim. Hemen herkese inanma kabiliyetim var. Herkesi kendime yakın görebilirim ama bunu zamanla iş dünyasında aştım. Gündüz farklı gece farklı bir kadın haline geldim.” 

“Bundan şikayetçi misin?” 

“Hayır, çalışmayı seviyorum ama ev benim için işten fazlası. Ben aile kavramına âşığım. İleride holdingi yeğenime devredecek, evime kapanacağım. Belki bir ailem de olacak, kim bilir.” 

“Evimin kadını olacağım diyorsun yani?” derken dudaklarını büktü, inanamaz gibiydi. “Senin gibi bir CEO…” 

“Aynen öyle diyorum. Anne olmak en büyük hayalim, benim gibi bir CEO’dan beklemeyecek hareketler bunlar, değil mi?” 

Oğuzhan gülümseyerek başını sağa sola salladı. “İnanılmaz… Farklısın derken haklıymışım.” 

“Neden inanılmaz? Ben bir kadınım, isteklerim sana garip mi geliyor?”

“Garip olan sensin, isteklerin değil. Kariyer uğruna anne olmak istemeyen kadınların varlığını düşününce, senin geldiğin noktada kaç kadın işi bırakıp evde olmayı ister?” 

Ruken omuz silkti. “Ben istiyorum, kalanını da umursamıyorum ama hayatın benden aldığı zamanlar var ve daha alacağı var mı, merak ediyorum.”

Ona o çok istediği bebekleri, aileyi vermek için yanıp tutuşan bir adam vardı karşısında. Onun evinin kadını olmasını isteyen… Hayatını süslemesini, kızının annesi olmasını… Oğuzhan damarlarındaki son bir damla Kara kanına kadar yemin ediyordu. Ruken onunla olacaktı. O çok istediği aile onun için çoktan kurulmuştu ve Ruken’in ona gelişini izleyecekti. Zevkle… Gerekiyorsa savaş verecekti. Ama alacaktı… 

“Hayallerine kavuşman dileğiyle Ruken Kara.”