Göreceklerini aklından geçirirken oldukça masumdu. Ne olabilirdi ki? En fazla dans… Giymiş olacağı hatta olduğuna emin olduğu o küçük kostümler gözlerinin önünde uçuştu. Eliyle çenesini sıvazlarken dişlerini sıkmıştı. 

Odasına giden uzun koridoru aşarken yanından geçtiği insanları görmüyordu ama çalışanları onun o katı halinden her şeyi anlıyordu. Patronlarının hayatındaki var mı yok mu belli olmayan kadının varlığı adamın sesinden, gözlerinden, duruşundan hatta sert, gülmeyen yüz hatlarından okunuyordu. 

Kapı kolunu çevirip içeri girdi. Kapıyı tüm gücüyle kapattı. Odanın içindeki Omar’ın elindeki kumanda, adamın yerinden sıçramasıyla yere düştü. Ceketini âdeta yırtarcasına çıkarıp kahve rengi uzun deri koltuğa fırlattı. “Aç!” diye bağırdı. “Dışarı çık!”

Arkadaşına aldırmaz bir ifadeyle bakıp, göz devirdi Omar. “Açayım mı? Çıkayım mı?” 

Koltuğuna, televizyonun tam karşısına oturdu. “Önce aç sonra çık.” 

Yerdeki kumandayı alıp evirip çevirdi. Kırılmamıştı. Birkaç adımda masaya ulaşıp şak diye önüne bıraktı. “Al kendin aç!” 

Elleri cebinde odadan rahat tavırlarıyla çıkan Omar’dan aldığı bakışlarını kumandaya indirdi. Dirseklerini masaya verip, ellerini yüzüne kapattı. Dünya medyası o klibi konuşuyordu. Beş büyük sesin bir araya geldiği dev kadroda o da vardı. 

Onun bakmaya doyamadığı kadını tüm dünya izliyordu. Hem de yarı çıplak! Türk sosyal platformlar başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde izlenme rekoru kırıyordu şarkı ve klibi. Ünlü ses sanatçısı ve söz yazarı Şehrazat, dünyanın en ünlü sesleriyle aynı kadroda… Kadın esiyordu. Kasıp kavuruyordu. 

En çok onun yüreğini… 

Derin bir soluk eşliğinde kumandayı alıp, donuk ekranı harekete geçirdi. Kumandayı avucunda sıktıkça sıkıyordu. Tanıdık yüzler bir bir geçerken sıra ona geldi. Görür görmez gözlerini yumdu. Onun kadını… Göğüsleri biraz daha desteklenirse kabından çıkacak gibi sıkıştırılmıştı kumaşa. Olmayan kumaşa… O sevdiği, çok ince olmayan beli… Diri bacakları ve o siyah şortun içine hapsolmuş kalçaları… Ayağında upuzun topuklu ayakkabılar… Saçları kendi özünde, onun yüzünü tamamlayan dalgalarıyla iyice kabartılmıştı. 

Ölüm fermanları hazırlıyordu zihninde. Kumandanın çıtırtılı sesleri kırılıyor olduğunun ispatıydı. Ekrana kocaman gülümseyen kadının göğüslerine kayan bir damla balı, diliyle temizleyen dünyaca ünlü bir popçuydu. Bu da Rohan Al Ehadyan’ın öfke küpünü kıran son damlaydı. 

Onun bakmaya doyamadığı, dokunmaya kıyamadığı, dokurken içinin titrediği kadına neler yapıyordu o adam? Rohan’ın bedeni, ruhu hasretle her an yanıp kavrulurken o adam onun kadına dokunuyordu. 

Elindeki kumandayı duvara fırlatıp ayağa kalktı. Kumanda paramparça olup etrafa dağıldı. Masanın  önüne geçerek gözüne kestirdiği metal bacaklı, süslü cam sehpayı iki eliyle kavrayıp televizyonun tam ortasına fırlattı. Televizyon çatırdayarak kapanırken, cam sehpanın kırıkları etrafa saçıldı. 

Omar odanın kapısını açıp girdiğinde etrafına bakındı. Birkaç dakika içinde savaş çıkmış gibi dağılan odaya bakıp soluğunu bıraktı. “Bu üçüncü televizyon, istersen bir fabrika açalım? Üretir üretir kırarız.” 

”Kes sesini!” Rohan’ın sesi odanın dışına taşıyordu, öfkesini Doha’yı yakabilirdi. Elini saçları arasına hırsla daldırırken arkasını döndü. Milyonlarca tıklanmış -şimdilik- görüntüleri tüm dünya izliyordu. 

”Güzel haber…” dedi Omar. ”Haftaya buraya geliyor. Aldığım duyumlar bu yönde eğer bir değişiklik olmazsa. Geçen yıl caz festivali için gelmişti biliyorsun.” 

Nasıl unutabilirdi ki Rohan? O geceyi aylardır döndürüyordu zihninde. O gece çıkmıştı karşısına, aylarca peşinde koştuğu kadını kendi ülkesinde feth etmişti. Tam bir yıl olmuştu. Altı ayını bir, altı ayını ayrı geçirdikleri tam bir sene. 

Elini kaldırıp alnını ovaladı. Özlüyordu… Hesapsız bir hasretle kavruluyordu. Bedeni ondan başka bir dişiye en ufak bir kıpırtı hissetmiyordu. Ama Şehrazat Hanım hayatının en çılgın çağını yaşıyordu ve Rohan umurunda bile değildi. 

”Gelsin tabii. Bakalım dönebilecek mi?”

”Saçmalama Rohan! Dünyanın gözü üzerinde bir kadını nasıl alıkoyacaksın? O bir Türk! Dayın bunu duyarsa bu kez fena olacak.”

Masasının başına geçip rahatça yaslandı, içinde kopan fırtınaya rağmen. “Bulacağım bir yolunu, güzellikle veya zorla. Gerekirse tehdit! Gerekirse zorla! Ama burada, yanımda kalacak.” Son sözlerinde sesi yüksek çıkmıştı. Omar o sesten netliği, olacak olanları algılamıştı. Genç adamın iri siyah gözleri umutsuzca kapandı. Elini kömür karası saçına daldırıp çıkardı. “Rohan… sen iyi değilsin.” 

“Değilim! Nasıl olayım? Ben burada perişanlığın dibine inmişim ama hanımefendi zevkle yaşıyor. Nasıl iyi olmamı bekliyorsun?” Masaya verdiği dirsekleriyle ellerini yüzüne kapattı. 

Oysa bir zamanlar sadece bir hayrandı. Koyu bir hayran olmanın, kadını ele geçirmenin, onunla keyifli zamanlar yaşanın çabası içerisindeydi. Her bir ülkeye, her bir konserine papatyalar gönderen biriyken geldiği hâl berbattı. Kendi tuzağında debeleniyordu. Tek bir gerçek vardı; Rohan, Şehrazat olmadan yaşayamıyordu. Yaşıyor gibi yapıyordu. 

Onsuz dönmüyordu dünya. 

Dünya aşksız, Şehrazatsız dönmüyordu. 

“Gelecek ve dönemeyecek! Bitti!” 

👑 

Bir hafta sonra… 

Aynı otele, aynına benzer bir odaya yerleşip, ayrı, bambaşka duyguları yüreğinde taşıyordu. Sürekli derin nefesler alıyor, sıkıntıyla geri veriyordu. Yüzü asık, hayattan tat alamayan tavırlarını sadece Oya’nın yanında yapıyordu. 

O bir stardı. O bir dünya starıydı. On sekiz yaşında başladığı serüveni onu hayal dahi edemediği bir dünyayı önüne sermişti. Yirmi altı yaşında, gençliğin en deli çağında ve kariyerinin en tepesindeydi. 

İngilizce öğretmeni anne babanın iki kızından büyük olanıydı. Lisede müzik öğretmenin ona destek olmasıyla bugün bir stardı çünkü ondaki ses milyonda bir insanda olan bir sesti. Kalın ve pürüzsüz sesi her dile, her şekle yatıyordu. Bu da ona dünyaya açılan farklı bir kapının anahtarını sunmuştu. 

Kendini koltuğa bıraktı, bacaklarını kendine çekip, kollarıyla sardı ve Doha’yı izlemeye koyuldu. 

Sen benim, teninde çölleri taşıyan kadınsın, diyen adam neredeydi? Burası onun ülkesi, şehri değil miydi? Gelmişti işte! Haberi yok muydu? Kapısı neden çalınmıyordu? Neden o yeşille mavinin harman olduğu ve her baktığında farklı bir rengi bulduğu gözlerin sahibi onu bulmuyordu? 

Yüreğinin ortasında bir yangın, altı aydır kalkmak bilmiyordu. Ona yazdığı şarkıyı dinlememiş miydi? Oysa medya bağıra çağıra ilan etmişti. Bir kez bile aramamıştı. Gelmemişti. İki gündür Doha’da olmasına rağmen neden gelmiyordu? “Bana olan sevgisi bitmiş,” dedi Oya’ya. 

Oya onun asistanı, arkadaşı, yardımcısı her şeyiydi. Yaklaşıp Şehrazat’ın omuzlarını sıktı. “Sana aksi sözler söylemek isterdim ama şimdi ne desem aksi olacak gibi. Bunu bilemeyiz, Şehrazat. Onu sen bıraktın. Kızgın ve kırgın.” 

Kadının gözleri dolarak, bir damla yaşı indirdi yanaklarına. “Benden işimi bırakmamı istedi, Oya. Benden. Benden onun evinin kadını olmamı, çocuklarının annesi olmamı, krallığında bir ömür sessizce yaşamamı istedi. Beni severken, peşimde pervane olurken, kalbimi alırken kim olduğumu biliyordu.” 

“Sen de biliyordun. Bu ilişkinin sonu belliydi ama asla ayrılık değildi. Seçimler…” 

“Ama ayrıldık!” Sesi o kadar derinden bir acıyla çıkmıştı ki, Oya eğilip tepesinden öptü. “Ağlama lütfen. Her şerde bir hayır vardır.” 

“Ağlamıyorum.” Elleriyle gözyaşlarını temizledi. Anlık ağlama nöbetleri gelip geçiyordu. Gözyaşları akarken kalbindeki ağırlık kalkmak yerine daha çok acı veriyordu. “Tüm gece gözlerim merdivenlere takıldı. Geçen yıl oradan inişi, bana doğru gelişini aradım. Ağlamıyorum.” Yeni bir anlık hüzün taneleri indi. “Sanki aylarca peşimde koşan, Roma’da bana papatya veren o değilmiş gibi. Sanki hayatıma hiç girmemiş de ben kendi kendime âşık olmuşum gibiyim, Oya. Neden ağlıyorum ben?” 

Oya’nın da gözleri dolmuştu. Öne geçip önünde eğildi. Kadının gözlerinin içine bakarken daha çok ağlama isteğiyle doldu. “Yapma Şehrazat, üzme kendini. Her şey olacağına varıyor.” 

Soluğunu tazeleyip, bakışlarını Doha’nın ışıklarına çevirdi. “Haklısın. Arada gelip geçiyor, biliyorsun.” Zorla gülümsedi. “Hadi odana git. Ben de üzerimi değiştirip yatacağım. Yarınki yemekten sonra döneriz belki, kalmamın bir anlamı yok artık. Gelmemin bile yokmuş aslında. Bir umut demiştim ama olmadı.” 

“Kalabilirim. Seni böyle bırakmak istemiyorum.” 

“Hayır. Biraz yazarım belki, ona… Yalnız kalmak istiyorum.” 

O kadar kalabalık bir dünyası vardı ki Şehrazat’ın, yalnızlık en sevdiği şeyler arasındaydı. Özellikle geceleri… Özellikle son altı aydır. Onlarca şarkı sözü yazmıştı. İçlerinden bir tanesini seslendirmiş ve açık açık ona olduğunu söylemişti. Ama bu bile ona bir şey ifade etmemişti. Demek ki… 

Oya mecburen doğruldu. Arkasına baka baka iyi geceler dileyerek çıktı. Canı şarkı sözü yazmak istemiyordu. Üzerini değiştirmek de istemiyordu. Kalkıp ışıkları kapattı. Tekrar yerine döndü. Gece elbisesinin eteklerini topladı. O gece giydiği boyundan bağlamalı derin göğüs dekolteli elbisesine benzeyen bir elbise giymişti. Ama Rohan, gelmemişti. Gelmeyecekti. Saçlarındaki tokaları bir bir çıkarıp etrafa fırlattı. Bağlı olan saçları özgürlüğüne kavuşup, omuzlarına döküldü. Saç telleri arasında hâlâ onun ellerini anımsıyor olması git gide hastalıklı bir hâl alıyordu ama o, bunları anımsayarak mutlu oluyordu. 

İşini seviyordu. Bırakmayı asla düşünmüyordu. 

Rohan’ı seviyordu. Bırakmayı asla düşünmüyordu. Bu geceye kadar… Çünkü Rohan onu bırakmıştı. Katar’lı bir adama âşık olması ve o adamın Emir’in yeğeni olması kaderin ona bir oyunuydu. Kaybetmişti. 

Kapının açıldığını duymadı ama kapandığını duydu. Başını yasladığı koltuk başından kaldırmadı. “Ne unuttun?” diye seslendi. Odasının kartı bir tek Oya’da olabilirdi. Oya onun ikinci bedeni gibiydi. 

Adım sesleri yaklaşırken, sorduğu soruya cevap alamamasıyla başını kaldırdı. Karanlık odada, uzun boylu gölgeyi fark etti. Onu hangi şartlar altında olursa olsun tanırdı, hissederdi. Kalbi yerinden çıkacak gibi hızla çarpmaya başladı. Bacaklarını serbest bırakıp aşağı saldı. Eli koltuk kenarına sıkıca tutundu. 

“Seni unuttum.” 

Seni unuttum… Seni Unuttum… Seni unuttum… 

Sözler soluğunu kesti. Kocaman bir yumru misafir oldu boğazına. Gözleri tekrar doldu ama Rohan bunu göremiyordu. Tek bir söz edemeyecek kadar içine oturmuştu, seni unuttum… 

“Almaya geldim.” 

Rohan’ın sesi arzu dolu bir yorgunlukla kıvranıyordu. Öfkesi tam da odaya girdiği anda dağılmıştı. Oysa bir haftadır kendi kendini parçalamıştı. Kalbini sıkıştıran el odaya girdiğinde onu serbest bırakmıştı. Ona yeniliyordu. Kadının varlığına yeniliyordu. Odayı saran kokusuna, duruşuna, bakışına her şeyine yeniliyordu fakat kararından caymayacak kadar kendinden de emindi. Yerinden usulca kalkan kadına yaklaştı. 

Az önce o gelmiyor diye döktüğü gözyaşları şimdi geldi diye akıyordu. Ucu sonu olmayan bir adamdı belki. Belki net bir gelecekleri hiç olmayacaktı ama Şehrazat onu uçsuz bucaksız görünen çöller kadar çok seviyordu. Kalbine bir gün bir başkasının giremeyeceğini biliyordu. Rohan tüm odacıkları doldurmuştu. Nereye giderse gitsin, ne işi yaparsa yapsın ruhu hep Rohan’ın yanında kalıyordu. 

Kadın adamı seviyordu… 

Adam kadını çok seviyordu…

İkisi de çaresizdi… 

Aşk her şeyi kurtarmıyordu. 

Adım adım yaklaşan kadını izledi. Önünde durduğunda yaşlarla parlayan gözlerine, dağılmış saçlarına, çok özlediği yüzü buruk ama hasretle seyretti. Nasıl acı çektiği tüm yüz kaslarından okunuyordu. “Yapamıyorum. Dayanamıyorum.” Elini kadının yüzüne bırakıp, başparmağıyla yaşları silmeye koyuldu. 

“Gelmeyeceksin sandım.” 

Sesi titreyen kadının sözleri yüreğine su serpti. Kendisini bekliyor olduğunu düşünmemişti. Bu yaşlar onun içindi. Seviliyordu. Hâlâ çok seviliyordu. Çok sevdiği gibi… Onu kandırması gerekiyordu. Elinden geleni ardına koymayacağını biliyordu. Bir şekilde Şehrazat hep onda kalacaktı. Ama güzellikle ama zorla. “Tam altı ay zalim kadın. Çok özledim…” 

Elini yüzündeki elin bileğine götürüp tuttu. Kalbi, çağlayan gibi akıyordu, içinde aşk, heyecan, tutku özlem, hasret her şeyiyle onu sürüklüyordu Rohan’a doğru. “Buraya senin için geldim. Bunu tahmin edebilirdin, zalim Rohan.” 

Atlı aydır bir kez bile duymadığı adını anımsadı. Oysa her gün ona bu adla sesleniyordu insanlar. Sıkışmış yüreği nefes alır gibi gevşedi. Adının onda verdiği coşkuyla kapandı kadının dudaklarına. Anında karşılık bulurken delirmiş gibi atıyordu kalbi. Tüm kadınların kefenine basıyordu Rohan. Fani bedenide ruhu da bu esmer güzeli kadına aitti. Ama Şehrazat bunu bilmiyordu. Kaç gecesini sabaha çeviren bir gerçeği vardı; Rohan başka kadınların kollarında sabah ediyordu. Kendini buna inanmaya ister istemez zorluyordu. Her bir acısı bir yana en çok da bu yakmıştı canını. 

Onu kaybettiği gecelerin korkusu simsiyah bir bulut gibi sardı kalbinin etrafını. Rohan’ın boyuna doladığı kollarının sıkısını artırdı. Gitmesine izin vermezcesine bedenini yasladı sevdiği adama. Kalbi kanıyordu aklına geldikçe. Ama ona yolu kendisi açmıştı. Hesap sormaya hakkı var mıydı? Ama kanıyordu işte kalbi. 

Ciğerleri nefessiz kalınca koptular. Kadının alt dudağını dişlerinin arasından ısırarak bıraktı Rohan. İçinde, bedenindeki yangını söndürmesi gerekiyordu. Hasret kaldığı teni tatması şarttı. “Şehrazat…” Fısıldadı kadının dudaklarına doğru. 

Eli kadının sırtına uzanırken derin soluk aldı Şehrazat. Titreyen parmakları adamın gömlek düğmelerine gitti. Başı sonu olmayan olabilirlerdi ama birbirilerini seviyorlardı. Şehrazat’ın hayatına başka kim girebilirdi? Sadece Rohan! 

Düğmelerinin açılması Rohan’ın damarlarında dolaşan asi kanı hızlandırdı. Elleri hoyratça kadının sırtında gezinmeye başladı. Fermuarı bulan parmakları acı çeker bir yavaşlıkta aşağıya kaydı. Gözlerinin içine bakan adama fısıldadı. “Sormayacağım teninden kaç kadın geçti. Ne kadar acı olsa da çaresizce istiyorum seni.” 

Yalan söyleyecekti. Acı çeksin kadın, bırakmasın onu diye onu düşünceleriyle sadece gülümsedi. “Çok kadın geçti. Ama sen başkasın, sen sevdiğim kadınsın.” Kadının yutkunan boğazını izledi. Tekrar parlayan göz bebeklerine de aldırmadı. Evet, çok şey istemişti. Onun gibi bir kadına yanımda kal demek ağır bir yüktü ama Rohan onu kimseyle paylaşmak istemiyordu. Hayatı yeterince zordu. Şartlar ikisi için çıkmazdı. Şehrazat istese çıkmazları çiçek bahçesine çevirebilirdi. İstememişti. Ne kadar kızarsa kızsın biliyordu o da kendince haklıydı ama bu aralarındaki hiçbir şeye engel değildi. 

Elleri boşluğa düşen kadının dudaklarına yapıştı. Gözyaşlarının tuzu dilini yaktı, yüreği gibi. Ayrılmayı o istemişti. Bu acıyı da -yalan da olsa- o yaşayacaktı. Kadının aklındakileri silebilmek için asıldı saçlarına, elleri saç diplerine ulaştı. Kımıldamayan dudaklara dişlerini geçirdi. Acıyla inleyen kadının dudakları aralanınca diliyle baştan çıkardı. Belinden kavrayıp bedenine sabitledi. Ayakları yerden kesilen kadını yan odaya taşırken dahi nefes almadı. Yatağın ucuna gelince bıraktı. Elbisenin boyun bağına uzandı. Kadın hem acı çekiyor hem de ona izin çaresizce teslim oluyordu. “Canımı yaktın,” dedi Şehrazat. “Ben seni beklerken, seni severken sen şimdi benim canımı yakıyorsun.”

 “Sadece seni seviyorum. Bir tek seni seviyorum. Her zaman da seni seveceğim.” Kadının kulağına fısıldamıştı. “Benim canım aylardır yanıyor. Hâlâ yanıyor ve hep yanacak.” 

Şehrazat’ın boynundan kurtulan bağ göğüslerine düştü. Rohan’ın kalbi hızlandı. Bir yanı öfkeyle doldu. Dişleri sıklaştı. “Nasıl dokundu? Nasıl izin verdin?” Parmağını göğüs oluğunu sürükledi. O adamın dili tam oradan, iki göğsünün ortasından geçiyordu. 

Çenesini havaya kaldırdı Şehrazat. Kaç tenden geçmiş adama doğruyu söylemeyecekti. O bunu hak etmiyordu. “Çok zor olmadı. Rol… Ama hiç etkilemedi. Kimse sen gibi dokunamaz bana.” 

“Kimse dokunamaz sana! Bu sondu. Bir daha asla izin vermem!” 

Elbisenin kadının göğüslerini kapatan parçayı aşağı çekti yarı çıplak kalan kadın şimdi zevkten dört köşeydi. Rohan dokunmadan o uzandı dudaklara. Belinden inen elbiseyi attı ayakuçlarından. Yatağa uzanırken adamı da üzerine çekti. Ensesinden saçlarına oradan düğmelere uzandı nefes aralığı öpücükler arasında açtı. Rohan’ın omuzlarından kaydırdı. Ellerinin altındaki kaslar demir sertliğindeydi. Damarlar belirginleşmiş, onun için hazırdı. 

Ellerini sert kaslardan adamın kasıklarına indirdi. Kemerin çıkışını bulup çekti Rohan’ın boğuk, inleyen sesi ağızının içinde kayboldu. “Bu sondu,” dedi Şehrazat. “Başka kadına dokunursan yakarım seni.” 

İki elini yatağa vermiş nefes nefese kalmıştı. Gözlerini kapatıp alnını kadının alnına yasladı. Heyecan ve tutkunun nefesleri tutsak ettiği anları paylaşıyorlardı. Hayır. Söylemeyecekti. Alnını çekip, dudaklarını sertçe bastırdı kadının alnına. Dizleri üzerinde doğrulup üzerindekilerden hızla kurtuldu. Nefesini düzene dahi koyamayan kadının üzerinde son kalanları çıkarırken tüm damarları şaha kalmış gibiydi. İşte buydu. Bedeni sadece bu kadına uyanıyordu. Lanetlenmiş gibiydi. Şehrazat’ın kadınsı laneti…

İki eliyle birden kavradı kadının göğüslerini. Diri dolgunlukları sıktığında kendinden geçti Şehrazat. İstekle daha fazlasıyla kıvranan bedeniydi adamı delirten. Ağızının içine aldığı göğsüyle küçük bir çığlık yayıldı odaya. “Hadi…” dedi Rohan. Şehrazat bunun anlamını biliyordu. Dokun bana… Hisset beni… Daha fazlasını söylemek isterdi ama inadı tutmuştu. 

“İstemiyorum. Bu kadarına dua et. Dokunan çok olmuş nasılsa…” Bu kez de kadının inadı tutmuştu. 

Zevkli, çarpık gülüşü Şehrazat’a ulaştı. “Kimse senin gibi hissettiremiyor, benim güzel kadınım.” İnadında kararlıydı ama onu git gide kızdırdığının da farkındaydı. İsteğinden bu seferlik vazgeçip, konuşmasını engellemek ve kaldıkları yere geri dönmek için kapattı nefesini. Dilleri ve dişleri de onlara eşlik ederken unuttu Şehrazat olanı biteni. 

Bacakları arasında hissettiği sertlikle olduğu anı bile unuttu. Nerede olduğunu, ne olduğunu kim olduğunu… Rohan buydu; Rohan her şeydi. Kendini bulduğu tek adamdı. Belki tek insandı. 

İnleyerek kadındaki yuvasına yerleşen adamın tüm kasları gevşedi. Başının döndüğünü hissediyordu. Benliği boşalıyordu. Öfkesi, kızgınlığı yok olmuştu. Şehrazat dünya üzerinde kalan son kadındı. Bacaklarını Rohan’ın beline sardı. Onu kendine daha sıkı çekti. İçini kasıp kavuran dokunuşlara eşlik etti, seve seve… “Rohan…” 

Adını duydukça, geçen altı ayın tüm hasreti gözlerinin önüne, yüreğinin tam ortasına çöküyordu ve kadına daha sıkı sarılıyordu. Bir kolunu beline dolamıştı, diğeri göğüslerin arasında şehvetle dolanıyordu. Aşk sözleri fısıldıyordu kulağına, benimsin diyordu en çok. En çok seni özledim diyordu. Ölüyorum sen yokken diyordu. Kadına tenden daha fazlasını veriyordu. Ruhunu dolduruyordu Şehrazat’ın, kalbini aşka doyuruyordu. 

İliklerinde hissediyordu adamı, her bir hücresinde her bir zerresinde ve tüm kalbinde. Bu nasıl aşk, diyordu ruhu. Bu nasıl bir bütünleşme? Kendini ona sararken tüm bedeni titriyordu. Baştan ayağa, saçlarından tırnağına her yeri. Son darbesiyle daha sıkı sarıldı kadına, onun gibi bir kadın gelmemişti dünyaya, gelmeyecekti. Rohan onu bırakır mıydı?

Ona doymanın mümkün olmadığı gerçeğiyle sarıldı. Şehrazat’ın sırtı onu göğüs kafesini süsleyen en güzel tendi. Huzurla başını yastığa bırakmıştı. Burnunun ucunda özlediği kokuyu kadının saçlarından ciğerlerine derin derin soluyordu. Doha’nın ışıkları süslüyordu odayı. Şehrazat gözlerini yar şehrine çevirmişti. Burası onun için yar şehriydi. 

Aklından çıkmayan tenlerin kıskançlığı sarmıştı ruhunu, içi eziliyordu. Belki diyordu, bir umut yapmamıştır. Hem kızgın hem kırgın en çok da kendine kızgındı. “Sana yazdığım parçayı dinledin mi?” dedi, aklındakilerden kurtulmak istercesine. Başının altındaki kol hareket etti, belindeki el de. Ona daha çok çekildi. Kulağının hemen altında sıcacık bir dokunuşla yumdu gözlerini. 

“Binlerce kez izledim, dinledim. Muhteşemdi.” 

“Yine de beni aramadın. Gelmedin. Buraya geldiğim için yanımdasın. Ben gelmesem sen beni unutmuştun.”

Başını yastığa geri bıraktı Rohan. Gözleri kapalı saçların arasına burnunu daldırıp sesli nefes alıp verdi. Her soluk huzur mutluluk diye giriyordu ciğerlerine. “Keşke seni unutabilseydim. Ama  bunun mümkün olmadığını biliyorsun. Ben az önce sevdiğim kadınla seviştim, beni seven kadınla… Bundan hiç şüphe etmedim, sende etme.” 

“Buna rağmen beni yok saydın. Nasıl kabul etti için başka tenleri?” Onun kollarında küçüldüğünü hissederken bunu bedenide ele verdi. Katlanan bedenini fark etti Rohan. “Altı ay! Birine dokunmadan yaşayabilirdin, benim gibi. Bana olan kızgınlığını bedeninden, sadakatinden çıkarttın. Olmayan sadakatinden…” 

Kollarının arasında taş kesilen kadını sevmeye başladı. Dokunuşları merhamet doluydu. Sevgi, aşk teslimiyet en çok sakinleştirici… “Beni bıraktın. Zordu istediklerim ama sen benden vazgeçtin. Yazdığın her bir sözün ardına vazgeçmem dedikçe gittin.” 

“Sen de bize ihanet ettin. Ben bunu unutur muyum Rohan? Sanma ki seninle seviştim diye kalacağım. Biz bizden gideli çok olmuş.” 

Ne gözlerini açmış, ne de başını kaldırmıştı. “Başka kadına dokunmamış olsam kalacaktın, öyle mi?”

“Hayır, kalmayacaktım ama seni bırakmazdım.” 

Gözleri kapalı olan Rohan burukça gülümsedi. Onunla evlenmeyecek, Katar’da yaşamayacak, işine devam edecek; yarı çıplak sahneye çıkacak, milyonlara şarkı söyleyecek, milyonlarca erkeği kendine, bedenine tekrar tekrar âşık edecekti. Rohan da buna izin verecekti. Altından kalkamadıkları bir aşkın peçesinde işini onun önüne koyan kadına kırıldı ikinci kez. Olmuyordu ama Şehrazat bunu denemeyi bile düşünmüyordu. “Kaçıncı gecede kalmıştık?” dedi, konuyu kapattı. 

Konunun kapandığını anlayan Şehrazat’ın bedeni gevşedi. “İki yüz elli altı.” 

Şehrazat, Şehriyar’ı kandırmıştı belki ama Rohan bunun tersiyle Şehrazat’ın gönlünü çalmıştı. Bilmediği bir detayı Şehrazat ona hâlâ söylememişti. Rohan onun kitabı okumadığını biliyordu çünkü Şehrazat ona okumadığını söylemişti. Şehrazat kitabı tıpkı Rohan gibi ezbere biliyordu. Tanıştıkları andan bu ana ona Bin Bir Gece Mallarını anlatıyordu Rohan. Şehrazat ondan dinlemeye bile âşıktı. O anlatırken gözleri önünde can buluyordu masallar.

Altı ay önce iki yüz elli altıncı masalda kaldıklarını o biliyordu ama bunu Şehrazat’ın unutmamış olmasına gülümsedi. “Unutmamışsın.”

“Ben sen miyim?”

“Seni unutmadım, Şehrazat. Masalın nerede kaldığını da seninle ilgili hiçbir şeyi de unutmadım.” Yüzündeki gülümseme zevkten kaynaklıydı. Ne gözünü açmıştı, ne de başını kaldırmıştı. Şu an o nerde desin, ne kadar sitem ederse etsin hiçbir önemi yoktu. Onun kadını, onun kolları arasındaydı ve acı çekiyordu. Rohan’a göre bunu hak ediyordu. 

Sarındıkları örtünün üzerinden Şehrazat’ın bedeninde geziyordu elleri usulca. Bir eli kadının yüzüne uzandı. Önüne düşen saçları geriye sürüklerken parmaklarına bulaşan sıcak nemi hissetti. Ağlıyordu sevdiği. Hiçbir şey demedi. Artık bir anlamı da kalmamıştı. “Benim tek kadınım sensin.” Kollarını gevşetip, kendine dönmesini sağladığı kadını alnından öptü. 

Her acısına rağmen göğsüne sokuldu Şehrazat. “Seni unutmayı öğreneceğim, Rohan.”

“Sen beni unutamazsın, Şehrazat. Ben buna izin vermem. Verirsem ölmüşüm demektir.” Öyle olmasını umar gibi sokuluyordu kadın, asla izin vermesin, unutturmasın kendini. 

Çıplak sırtında dolandırdı parmaklarını. Esmer teni ona çölleri hatırlatıyordu. Evi gibi… Vatanı gibi… Huzurla yaşayacağı toprakları gibi…

“Sen benim, çölleri teninde taşıyan kadınımsın…”

….