Eylül 2, 2020

10. Canım

ile payelll

 

 

Her şey rüya gibiydi. Bugün onunla günün başından beri yaşadığı duygu alışverişi kendini bu kesinlikle rüya Hilal uyanacaksın ve bitecek düşüncesiyle dolduruyordu. 

Ellerini tutan, ona sarılan, onu öpen kişi Kemal’di. Olanları aklından hızlıca geçiriyor sonra başa alıp ağır çekimde tekrar gözden geçirip duruyordu. Her geçirsinde  yanakları alev alıyordu. Nefesi daralıyor, derin nefes alıyordu. Evet, o hayallerini kurmaya korktuğu anlar gerçek olmuştu. Ama bana henüz seni seviyorum demedi. Bilmekten çok duymak lazımdı. 

Güzel şeyler söyledi. Ama aşka dair tek bir laf çıkmadı ağzından Kemal’in. Aralarındaki şeyin adını bile bilemiyordu. 

Sevgili mi? Çıkıyor muyuz? Söylemesi bile tuhaf geliyordu. Bekleyip görecekti. Umuyordu ki kırılıp dökülen taraf olmazdı. O çok yakışıklı karizmatik biriydi ama Hilal de güzel bir kadındı. Aralarındaki  şeyin adına kalkıp şehvet tutku, kadın, erkek çekimi derse onu Çaykara’ya görecekti. 

Şimdilik kendi haline bırakıyordu. 

Aralarında karar aldılar. Şimdilik ailelerine hiçbir şey söylemeyeceklerdi. Eğer ufacık bir şeyler duyarlarsa düğün hazırlığı başlar, yüzüğü parmaklarında bulurlardı. Hilal böyle olmasını istemiyordu. Kemal her ne kadar karşı çıksada fazla direnemedi.

Evet kör kütük aşık olabilirdi. Ama biraz farkları olsun, kaçamak yapalım, gizli tadı olsun istiyordu Hilal. Henüz yirmi dört yaşındaydı. Ve evet onu ne zamandır sevdiğini hatırlamıyordu. Bu güne kadar hiç sevgilisi veya öyle bir şey olmadı. Sadece Kemal… Gönlünün efendisi… 

Gece kalbinde uçan kelebeklerle gittiler eve birbirilerine baka baka kendi evlerine girdiler. Ve şimdi hazır vaziyette onun kapısını çalmasını bekliyordu. Trabzon’a döneceklerdi. Kemal daha sonra geri dönecekti. Peki Hilal nasıl kalacaktı Trabzon’da o olmadan? En sevdiği şehir şimdi hiç gitmek istemediği yer oldu bir anda. Onu bırakmak içinden gelmiyordu. Neyse ki birkaç gün daha beraber olacaklardı. Sonrasını bilemiyordu. 

Ve nihayet, koşar adım gidip kapıyı açtı. Takım elbisesi yoktu üzerinde. Çok yakışıklıydı bu adam ya da bakan o olduğu için mi öyle geliyordu? Bilemiyordu Hilal. Kot pantolon, tişört ve spor ceket adamın üzerinde bağırıyordu ben karizmatik biriyim, der gibi. Kemal onu o, Kemal’i  birkaç saniye inceledi. Gözleri buluştuğunda güldü Hilal. Kemal de güldü. İlk tepki ne olacaktı bekliyordu Hilal.

En güzel ses tonuyla -ki bu ses tonunu ilk defa duymuyordu- dün geceden sonra, ‘Canım,’ demişti Kemal. 

Ona canım demişti. Bir canım demesiyle içindeki Hilal halaya kalkmıştı. Seviyorum seni dese ne olurdu, Allah bilir.

“Kemal?” dedi. Daha öncesi, aklından geçen kelimeler ağızından çıkmaya hazır değildi. 

Kaşlarını havaya kaldırdı. “Kemal?” dedi, onu tekrar ederek.

Çamura yat Hilal, “Senin adın Kemal degil mi?” 

“Adımı boş ver.” Parmağıyla kadının kalbini işaret ederek, “Oralarda bana ait daha güzel hitaplar olmalı onları söylemeni tercih ederim,” dedi.

Ben bu adamı çok seviyordu. Bundan daha fazla nasıl sevilir bilemiyordu. Bu günü bu anları çok beklemişti. Umutsuzca hem de. Acı çekti. Kıskançlıkla yandı. Hem de iliklerine kadar. 

Kolundaki saate baktı Hilal. “Geç kalıyoruz, çıkalım.” 

“Hadi öyle olsun,” dedi Kemal. İçeriden çantasını aldı Hilal. Kapıyı kilitledi. Elini tutan ama adamın elini sıktı. Gerekmedikçe hiç bırakmadı. Uçağa bineli yarım saat oldu. 

Onları Trabzon’da neyin beklediğini düşünüyordu. Zarar nedir? Ve nasıl engellenir? Tırnağıyla dişine  tık sesi çıkardığından tabii ki haberi yoktu. Genelde endişelendiğinde yaptığı bir şeydi. 

Boynunda hissettiği dudaklarla irkildi. Güldü Kemal ve gülerken sıcacık nefesini Hilal’in tenine yaydı. Küçük bir öpücük daha bıraktı.

“Bu kadar düşünme Mavi, batmıyoruz.”

Derin bir nefes alıp verdi. Yaptığı ona göre ne bilmiyordu ama Hilal de yüksek derecede heyecan uyandırmıştı. Çok rahat bir şekilde Kemal başını onun omzuna yasladı. 

“Bilmiyorum Kemal, tek istediğim bir an önce olanı biteni görmek.”

“Korkma, her neyse üstesinden geleceğiz.”

“Umarım dediğin gibidir, ayrıca her bulduğun fırsatta ki burası yeri değil beni öpme lütfen.”

Yüzündeki o hâl çok tatlıydı Hilal’in. “Neden?” diye sordu.

Çok heyecanlanıyorum hatta ölüyorum demeyeceğim… 

“Alışık değilim sanırım biraz utanıyorum,” derken  yüzünü diğer tarafa çevirdi. Yine de göz ucuyla onu süzüyordu Kemal. 

“Alış bence,” derken yine aynı yere dudaklarını bastırdı. Ve kokusunu içine çekti. Kalbi yerinden fırlayabilirdi Hilal’in. Çok hızlı atmaya başladı. “Burası şimdilik en sevdiğim yer,” diyerek devam etti Kemal. Kayışını koparmış düz gidiyor gibiydi. 

Ben öleyim. Yoksa bu adam beni öperek öldürecek zaten.

Etrafına göz gezdirdi. Kalabalık değildi uçak ama yine de bir gören olabilirdi. O, bu tür şeylerden hiç hoşlanmıyordu.

“Kemal yapma!” dedi fısıltıyla. Sonra aşırı gülme isteğiyle doldu. Hafifçe kıkırdadı.

“Ne oldu?”

“Aklıma bir şey geldi.” 

“Ee ne geldi anlat bakalım benimde hoşuma gidebilir.” 

Yüzünü ona çevirdi. “Abim seni böyle görse ne olurdu?”

Yüzü ciddileşti Kemal’in. “Bu hoşuma gitmedi.”

“Benim hoşuma gitti. Görmek isterdim öyle bir sahneyi ama ucu yine bana dayanır görmesem de olur.”

“Güzelim unuttuysan söyleyeyim abin benim kız kardeşimle beraber, hatırlatırım.”

“Ama onlar evli!”

“Ama bir zamanlar değildi. Ve sen belki boş bir vaktimizde bana anlatırsın arkamdan neler yaptıklarını.”

Önüne döndü Hilal. “Sustum,” dedi. Abisi ve Nergis’in çok tatlı ama bir okadar da yasak ilişkileri olmuştu. 

“Sandığımdan fazlası var sanırım?” dedi Kemal. 

“Sen kendine bak lütfen onlar artık karı koca.” 

“Hım… Kulağa hoş geliyor, degil mi?”

“Nedir o hoş gelen?”

Burnunu Hilal’in saçlarının  arasına soktu. Fısıltı eşliğinde, “Karı-koca,” dedi. 

“Hı çok hoş,” dedi. Ama tek istediği biraz uzak durmasıydı. Fena ateş basıyordu. 

“Sen çay kokuyorsun, böyle bir şampuan olduğunu hiç bilmiyordum.” 

“Bence senin benim hakkımda daha bilmediğin çok şey var, canım.”

“Canım!” 

“Evet, canım.”

Önüne dönerek sırıttı Kemal. “Bunu sevdim.”

İçinden ben de seni sevdim diye geçirdi Hilal. Hâlâ bu hallerine inanası gelmiyordu. Alışacağına emindi ama zamanla, ne kadar bir zaman bilmiyordu. Bu işin başında olabilirlerdi ama sonunu burdan kestiremiyordu. Yine de zamanla iyi olacağına inanmak istiyordu. Bir erkek bir kadına böyle güzel jestler yapıyorsa bu sizi seviyor anlamına gelir mi? Bilmiyordu ama ona öyle gelmiyordu. Bu kadar yıldan sonra görmekten ziyade iliklerine kadar hissetmek istiyordu. 

Uçaktan inip onları bekleyen arabaya bindiler. Köye, çaybahcelerine gideceklerdi ilk önce. Murat arayıp İstanbul’a indiklerini birkaç saate Trabzon’da olacaklarını söylemişti. Hem onu hem Nergis’i çok özlemişti Hilal. Bu günün iyi olan tarafıydı onlar. 

Araba Çaykara’ya girmiş bahçelere doğru yol almıştı. Kemal dönüp, “Bana söz verdin bu aramızdaki olanları kimseye söylemek yok unutma!” dedi Hilal. 

Yüz ifadesi değişti aniden gerilmişti. “Söz olmasına sözde, neden?”

Dudaklarını büktü.  “Önce seni tanımak istiyorum.”

Şok olmuş haliyle çok komikti Kemal. “Ne yapmak istiyorsun?” 

“Duydun işte.”

“Hilal seninle sen doğduğundan beri tanıyoruz birbirimizi bu neyin tanışması?”

“Evet ama biz seninle hep dost olduk hiç şey olmadık ki.”

“Şey nedir?” 

Ses tonu gergin olduğununu açıkça belli ediyordu. Ama geri adım atmaya hiç niyetim yoktu. Yine de  biraz sakinleşse iyi olurdu. Gizli kapaklı ilişkiyi sevmemişti Kemal. 

Elini onun elinin üzerine koydu Hilal. Biraz zor oldu. Hâlâ çekiniyordu. Dost olmak farklı, sevgili olmak farklıydı ve bir günde alışkanlıklar yer değiştirmiyordu. Bu kesinlikle Hilal’den kaynaklı bir olaydı. Bu kadar ketum olduğunu o da yeni fark ediyordu. Ki henüz ikiside  içini açmış sayılmazdı.

“Lütfen Kemal bir süre, ben hazır değilim. Ailelerimize söylemek için erken hem ne diyeceğiz ki? Biz Kemal’le şey olduk mu, diyeceğiz?” 

“Bir daha şey dersen seni Çaykara’nın orta yerinde öperim kimin göreceği de umurumda olmaz.”

Gözlerini kocaman açtı. Korkmadı değildi. Ses tonu tam da yapabilecek gibi çıkıyordu.

“Ee… Yok, sen öyle şey yapmazsın.”

“Bir dene istersen, sevgilim.”

Ahh kulağa ne kadar hoş geliyor, sevgilim. Bana bunlarla gel kalbimi feth et. Gülümsedi sadece. “Kulağa hoş geliyor doğrusu.”

Güldü Kemal, Hilal’in o hayran olduğu en güzel gülüşüyle.

“Senin aklında ne var bilmiyorum ama beni zorlayacaksın gibi hissediyordum,” dedi Kemal. 

“Olsun o kadar, laz kızıyım ben.”

Karadenizin malum kıvrılan yollarından geçiyorlardı ve Kemal direksiyonda bir yola bir Hilal’e bakmakla meşguldü. En son bakışında yüzünde gördüğü o muzır ifade içinin titremesine neden olmuştu.

“Laz kızı ben de laz erkeğiyim bence sen o güzel ağzını kapat yoksa yolun ortasında duracağım ve başına geleceklerden sorumlu senin o dudakların olacak.”

“Ay yok hayır, sustum vallahi sustum.”

“Aferin uslu sevgilim benim,” derken, boştaki eliyle kadının elini tuttu. 

İçi dışı ona dogru çekiliyordu. Buna engel olamazdı. Olmakta istemiyordu. Bu yüzden onunla şu an  evlenmek gibi bir arzusu yoktu. Önce Kemal, kendine yine yeniden aşık etsin istiyordu. Başaracak gibiydi. 

Uzmanlar onlardan önce varmıştı. Kontrollerini yapıyorlardı. Hilal’in babası, Kemal’in babası da onlarla beraberlerdi. Kemal ve Hilal babalarıyla  görüştükten sonra ayağına çizmelerini geçirdi. Karadenizin güneşi bir varmış bir yokmuş masalıydı. Bir bulut gelir yağmur yüklü. Yükünü on dakikada bırakır ve gider sonra güneş anında yeniden gelirdi. 

Üç kişilik mühendis grubuna uzaktan baktılar. Üstlerinde yağmurluk vardı. Kemal ve Hilal de yaz yağmuru olsa da biraz ıslanmışlardı. Beraber yürüyerek mühendislerin yanına kadar geldiler.

Kemal elini tek tek uzattı. Selamlaştılar. Hilal de selamladı. Ahmet, Şahin ve Selim kısaca tanıttılar. Üç yakışıklı erkeğin gözleri Hilal’e kaymıştı. Güzel kızdı. Bakanı bir kez daha baktıran cinstendi. Hilal beyleri kısa an inceledi. Birinde takılı kaldı. Buna inanaması için beynine kısa bir komut gönderdi. Yanılıyor olamazdı. 

“Selim?” diyebildi sadece.

Selim, Hilal’e kısa tebessümün ardından, “Nasılsın Hilal?” diye sordu.

Kemal ne olup bittiğine anlam vermek istiyorcasına bir Hilal’e bir de Selim’e bakıyordu. Her ne oluyorsa hiç hoşuna gitmemişti. Aklına türlü hikayeler akın ediyordu. Sonra Kemal onları geri iteliyordu.

Hilal yüz ifadesini ve aklını toparladı.  “Seni burada görmek çok ilginç şaşırdım bir an.”

Hilal’in gözleri Kemal’e kaydı. Yüzünün gergin olduğu belliydi. Hemen bir kendisine bakan bu iki erkeği tanıştırsamı yoksa hiç üzerine uğramasamı bilemedi.

Kemal, “Selim Bey’le tanışıyorsunuz anlaşılan,” dedi. Ses tonu sertti.

Selim söz alarak, “Biz aynı fakültedeydik,” dedi. Kemal biraz rahatlar gibi olsa da bu onu hiç ikna etmemişti. Ama sonra görüşülecekti bu konu. 

Konuyu değiştirmek adına girişimde bulundu Hilal. “Evet, sorun nedir diye sormak istiyorum aşağıdan yukarı çıkana kadar gözlemledim. Sanırım siz de benimle aynı fikirdesiniz?” 

Ahmet eline aldığı çay yaprağını parmaklarında evirip çevirdi. “Kıvrılma, deforme, kırmızı lekeler ölü ve kuru çay yaprakları,” diye anlatırken Hilal lafını keserek,

“Çay sineği,” dedi.

Şahin, “Evet, çay sinegi olduğu açık ve net ama şu an ortada görünmüyorlar.”

“Çünkü yağmur yağıyor muhtemel olarak yaprakların altında gizleniyorlar,” diye karşılık verdi Hilal.

Hilal’in gözlerinin içine bakarak konuştu Selim. “Bunun neden olduğunu biliyorsun o hâlde?

Hilal bıkkın bir soluk verip yanlarında konuşmaları dinleyen sevdiceğine bakarak söyledi. “Evet, elbette, mahsulü toplamak için geç kaldık.” Sonra Selim’e döndü. “Bu da organizmaları yuvalarından çıkarıp büyüttü ve sineklenmeye mecbur etti.”

Kemal, beylere döndü. “Peki, sonuç ne olacak ve ne kadar bir alandan bahsediyoruz?”

Hilal’in tüm neşesi kaçmıştı. Bu olanlar kendisinin suçuydu. Eğer burada olsaydı bunlar olmayabilirdi . Hilal her şeyle ilgilenebilirdi. İstanbul ona Kemal’i vermiş ama bir çok mahsulü çöpe atmıştı.

Selim, “Yaklaşık olarak seksen beş dönüm kadar bir alanda saptadık. Sonuç ise seksen beş dönüm çay çöpe gidecekti. Ama yine de bu mahsulün kalkması şart yani hem toplanacak hem atılacak. Bir müddet buradayız gübreleme ve ilaçlama kısmında bizzat kontrol edeceğiz.”

Ahmet, Selim’e destek olarak, “Bu geçici bir durum, biraz zarar da olabilirsiniz ama üç ay sonraki hasatta daha çok verim alacaksınız,” dedi. 

Kemal parmaklarıyla burun kemerini ovuşturdu. Zarar büyüktü  ama üstesinden gelinemeyecek gibi değildi. Sonuçta büyük bir şirketti onlarınki seksen beş  dönüm onları batırmazdı. Başını kaldırdığı an Hilal’in üzgün yüzünü gördü. ‘Eminim şu an kendini suçluyordur,’ diye geçirdi içinden. Aşağı baktı babaları orada değildi. Hemen uzanıp ellerini tuttu. 

“Mavi kendine gelir misin, lütfen?” 

Hilal üzgün gözlerini ona çevirdi.  “Nasıl geleyim Kemal? Zarar çok büyük, hepsi benim yüzümden,” diye karşılık verdi. 

Selim iki metre ötesindeki kalbinin hâlâ yanan ve hiç sönmeyecek gibi duran koruna baktı. Eskisinden daha güzel daha alımlı görünüyordu. Buraya gelmek aslında onun işi değildi. Ama buranın Hilal’in evi yurdu olduğunu biliyordu. Onu görmek nasıl olduğunu bilmek için gelmişti. 

Ama şu an sevdiği kadının ellerini başka biri tutuyordu. Bu görüntü kalbindeki koru söndürmek yerine üfleyerek harlanmasına neden oluyordu. Yıllarca hakkında az çok bilgi sahibi olmuştu. Ama bir erkek yoktu bunların içinde. Kesinlikle umutsuz vaka olduğunu düşündü.