Eylül 2, 2020

11. Mavilerine Yabancı Dokunmasın

ile payelll

 

 

Hilal, Selim’i kendi evinde, kendi toprakları üzerinde görmeyi ömrü hayatı boyunca düşünse aklına getiremezdi. Yeterince üzgündü çay bahçesinin başına gelenlerden dolayı. Şimdi de Kemal kesin Selim’in kim olduğunu soracaktı. Yüzeysel olarak anlatmayı düşünüyordu. Kafasına bardak fırlattığı Selim olduğunu söylemek istemiyordu. Aradan yıllar geçmişti. Çok uzun zaman önceydi şimdi  eskiye dönük olaylar olmayacağını düşünüyordu. Selim ona göre işini yapacak ve gidecekti. Büyütmenin anlamı yoktu.

Eve geçip annesini ve  Sultan annesini gördü. Üzüntüsü geçecek gibi durmuyordu. Odasına çekilip dinlenmek istedi. Bir saate kadar abisi ve Nergiz de gelmiş olurlardı. Onlar gelene kadar biraz dinlense fena olmazdı.

Yatağında uzanmış tam uykuya teslim olacağı anda telefonundan gelen mesaj sesiyle bütün uykusu yerle bir oldu. Tüm öfkesiyle telefonu alıp kimden geldiğine baktı. Tabii ki Kemal.

Kemal; Hamağın yanında seni bekliyorum, özledim.

Telefon ekranına bakan Hilal’in sinirli hali gitmiş. Yerini kelebek kıpırtıları sarmıştı her yanını. Hemen cevap yazdı.

“Hemen geliyorum, özleyen adam.” 

Yerinden fırlayıp kalktı. Aynada üzerine çeki düzen verip saçlarını düzeltti. Koşar adım çıktı odadan.

“Anne ben dolaşacagım biraz, abimler gelmeye gelirim.” Seslenerek kendini evin kapısında buldu.

Annesi Hatice Hanım da ona sesleniyordu. Evin içinden bir yerlerden çınlıyordu sesi. “Tamam kızım, Kendini üzme anneciğim, yine büyürler.” 

Elbette büyürlerdi ama işte can sıkıyordu. Evden çıktı. Hamağın bağlı olduğu elma ve ıhlamur ağacı evden biraz mesafeliydi. Kimse bizi görmez düşüncesi yanaklarının kızarmasına neden olmuştu. Ah Hilal çok ayıp aklından neler geçiyor… Kendi  kendine söylenerek vardı elma ağacının yanına Kemal hamağa uzanmış, gözleri kapalı vaziyette yatıyordu. Uyudumu acaba diye düşündü. Sessizce yaklaşıp baktı, hiç kıpırdamıyordu. 

Hem çağırıyor hem uykuya dalıyor diye içinden söylendi.

İçinden konuşması devam ediyordu çünkü adam çok tatlı görünüyordu. “Çok tatlısın sevdiğim ve seni öpeceğim.”

Sesizce yaklaştı. Tabii ki yanağında, bir erkekte olmaması gereken güzellikte olan gamzesini öpecekti. 

Usulca dudaklarını yaklaştırdı. Dokunmaya milim kala Kemal başını çevirdi ve kadının dudaklarını esir aldı. Hilal neye uğradığını anlayamadan kendini onun kollarında buldu. Hamak şiddetle sallanmıştı. 

Kendini düşecek korkusuyla hızla geri çekti.  “Hainsin sen, ödümü kopardın.” Çırpındı ama Kemal tarafından kıstırıldı. “Bırak beni bu hamak ikimize dar düşeceğiz.”

Kemal’in kahkası yankılanırken gülüşe takılı kaldı Hilal. 

“Sussana! Herkesi başımıza toplayacaksın.”

Kemal başını kaldırıp tekrar genç kızın dudaklarını esir aldı. Bu sefer karşılık veren Hilal oldu çünkü eriyordu. Adam çok hoştu, tutkuluydu. Aşk doluydu. 

Hilal onun kollarında eriyor kendini bilmediği bir huzurun içinde buluyordu. Kemal’in yaptığı tüm bu hoş şeyler onu bilmediği, tatmadığı duygulara sürükluyordu. Bazen sonunu düşünmeden yapıyordu, ne yapıyorsa. Bazende belkilere takılı kalıyordu. Ama şu an teslim bayrağını çekmiş vaziyetteydi. 

Geri çekilip birbirlerine baktılar. İkisinin de gözlerinden pek çok anlam gelip geçiyordu. Ama şu an ikiside olmak istedikleri yerdeydiler. Başbaşa ve aşkla. 

“Bu sanada garip geliyor mu?” diye sordu Kemal. 

Gülerek yanıt verdi Hilal. “Tahmin bile edemezsin.”

Ufacık bir hamakta yanyana uzanmış. Aşkın en güzel yanlarına şahit oluyorlardı ve bu durum ikisine de yabancı, garip bir o kadar da güzel hissettiriyordu. 

Başını genç adamın göğsüne bıraktı Hilal. Kemal’de ellerini Hilal’in saçlarına bıraktı. Hilal çay bahçelerini, Kemal uçsuz bucaksız gökyüzünü seyretti bir müddet.  Hiç konuşmadılar. Oysa konuşacak çok fazla konuları vardı. Ama ikiside buna pek yanaşmıyordu. Kemal ona kendini tam olarak ifade edemediginin farkındaydı. Bir adım bekliyordu. Ama o adımın ne olduğunu kendiside bilmiyordu. 

Kemal’e kalsa hemen evlenirlerdi. Hilal kimseye duyurmama konusunda kararlıydı. Ve ona söylemeyeceğine dair söz vermişti. Tabii ki sözünü tutacaktı. Yalnız bunu neden istediğini çözemiyordu. Hilal de söylemiyordu. En iyisi zamana bırakmak diye düşündü.

“Benimle dönmeyeceksin, değil mi?” dedi Kemal. 

Başını yasladığı yerden kaldırıp sevdiği adama baktı. “Dönmeyeceğim, burada kalmalıyım sende biliyorsun.”

“Benim dönmem gerekiyor.”

“Benimde kalmam.”

Oysa ne birinin kalmaya ne diğerinin gitmeye niyeti vardı. İkisine de zor geliyordu yeni başlamışken tekrar mesafelere yenik düşmek. Biri kal dese kalacak, diğeri gidelim dese bir dakika bile düşünmeyecekti. Ama ikisi de böyle bir şey talep edemiyordu.

Hilal kalkmak için kıpırdadı. “Hadi gidelim birine yakalanmadan, hem kardeşlerimiz geliyor onlara hiç yaklanmayalım.”

Beraber kalktılar hamaktan. Beraber tatlı tuzlu muhabbet ederek eve geldiler. Akşam olmak üzereydi. Hava soguyordu. O yüzden yemeği çardak yerine yemek odasına kurmuşlardı. Karadenizin güneşine asla aldatılmayacağını elbette biliyorlardı. 

Hilal ve Kemal mutfak kapısında yanyana dikilmiş annelerini izliyorlardı. İki kadın başbaşa vermiş hem dedikodu ediyor hem yemek hazırlıyordu. İkisi de  kapıda onları dinleyen çocuklarından bihaberdi. 

Hatice hanım, “Sultan, ne olacak bu Hilal in hali? Hilal kaşlarını havaya kaldırıp Kemal’e döndü. Kemal gelecek sözleri az çok tahmin ediyordu. Dudaklarını sıkarak gülmemeye çalıştı.

Sultan Hanım, “Ne var bacım Hilal’in halinde, lokum gibi kız?” Hilal kaşıyla Kemal’e işaret yaptı.”Bak,” der gibi. Kemal elini kaldırıp zafer işareti yaptı.

“He lokum evde kalmış lokum, yakında kurtlanacak.” Kadınların ağzından her çıkan söz Hilal’i dehşete düşürüyor, yüzü çeşitli şekillere giriyordu. Bu sefer Kemal kaşıyla işaret etti. “Ya bak,” der gibi. Hilal gözlerini kısıp baktı Kemal’e.

“Deme Hilal’ime öyle şeyler. Hem biri evde kalmışsa bu kesinlikle benim oğlum kazık kadar adam oldu hala bekar, babaanne olamadan ölmesem bari.”

Bu sefer Hilal gülmemek için dudaklarını ısırdı. Kemal’in yüzü asıldı. 

Hilal dayanamayarak gidip iki kadının belinden gıdıkladı. “Sizi gidi hain anneler, çekistirecek başka birilerini bulamadınız mı?” 

İki kadın birbirine bakıp kahkahayı bastı. Neye güldüklerini anca anlayan ikili birbirine bakıp baş işareti yaptılar. 

Kemal kendi annesini Hilal kendi annesini gözlerinden yaş gelene kadar gıdıkladı. Arada söylenmeyi ihmal etmeden.

“Demek ben kazık kadar oldum? Birde evde kaldım ha, gel buraya,” diye sıkıştırdı kadını Kemal. 

“Hele sen anne insan kızına evde kalmış der mi? Birde kurtlu lokum… Sen kaşındın anam, sen.

Hilal’i belinden yakalayıp havaya kaldıran kişinin  Kemal olmaması gerekiyordu. E Kemal karşısında onun beline sarılan Nergiz.

“Abi!” diye çığlık attı Hilal.

Kardeşini yere indirip sarıldı Murat. “Abi ya gel küçük cadı seni çok özledim. 

“Ya ben? Bırak bırak sen unuttun beni hatunu bulunca.”

“Ask olsun, bana sarılmak yok mu?”  dedi Nergis. 

“Abine zamk gibi yapışmışsın, beni gözün mü görüyor hain gelin?” 

Abisini bırakan Nergis ve yine abisini bırakan Hilal ortada buluşup sarıldılar. Hilal başını kaldırmadan “Nergis, sen aglıyor musun?”

“Evet, sen bana hain dedin.” Geri çekilen Hilal, kadına şaşkın şaşkın bakıyorum. “Saçmalama kızım, şaka yaptım!”

Nergis haince sırıttı.  “İyi, bende sana şaka yaptım ödeştik.”

Ev birden bayram havasına dönmüştü. Her yerden ses geliyordu. Konuşanlar gülüşmeler, ev dediğin böyle olmalı diye geçirdi aklından Hilal. Yemekler uzun ve şık masaya dizilmiş. Dedeler babaanneler babalar anneler ve evlatlar olmak üzere kocaman ve mutlu bir aile olmuşlardı her zamanki gibi. Masada herkes yerini almıştı. Kenan’ın nerde olduğunu soran Hilal, onun arkadaşlarıyla egeye tatile gittiğini öğrenmişti. Bir tek o yoktu. Yemekte konuşulan çay bahçelerinin durumu olmuştu.

Kemal, Murat’a bugün mühendislerden duyduğu ne varsa Hilal ile beraber aktarmıştı. 

“Mühendislerden biri Hilal’in okul arkadaşı çıktı,” dedi Kemal

Hilal gözlerini kocaman açtı. 

 “O zaman benimde arkadaşımdır, ismi ne?” diye sordu Nergis. 

“Selim Gürbüz,” dedi Kemal.

Nergiz tüm hayret dolu sesini bugüne saklamış gibi yüksek sesle “Selim Gürbüz mü?” 

Ve gözleri Hilal’i buldu. Tüm gözler bir anda Hilal’e çevrildi. Hilal ise yerin yarılıp içine nasıl girildigini planlıyordu. Tüm gözler önüne üzerinde ama yanlızca Kemal’e baktı. Kemal, şaşkın ve soru dolu bakışlarını üzerinden çekmeden Nergize sordu. “Kimmiş bu Selim Gürbüz? ” diye en otoriter ses tonuyla sordu. 

Nergis kırdığı potu geç fark etti ama olan olmuştu. Ne dese ne abisini ne kocasını kandıramazdı. “Eee şey…” diye kıvrandı olduğu yerde. Babalar ve dedeler bile cevap bekliyordu. Anneler kaşları havada asılı şekilde kim ne diyecek diye merakla bekliyordu. 

Murat “Hanginiz söyleyecek?” dedi. 

Hilal kimseye yanmıyor, Kemal’in nasıl karşılayacağını korkarak bekliyordu. Başını önüne eğip, yemeğine odaklandı. “Söyleyecek bir şey yok abi, eski bir arkadaş. Sadece eski ya ondan şaşırdı Nergis.” 

“Evet, çok eski, okuldan olaylı ayrılmıştı hayret nasıl mühendis olmuş…. Derslerine çok düşkün biri değildi. Ondan şaşırdım ben,” dedi Nergis.

Başını kaldırıp yine Kemal’e baktı. Şaşıran gözler gitmiş yerine öfke cereyan etmişti Kemal’in.

Yemek tekrar eski halini alınca huzurla yediler yemeklerini. Ama Hilal mi yemeği yedi yemek mi Hilal’i yedi bilinmezdi. Kemal ona bakıyor, tek laf bile etmiyordu.

Masa toplanmış çaylar hazırlanmıştı. Aile yine hoş sohbet geceyi sürdürüyorlardı. Elindeki tepsiyi mutfağa bırakmak için gittiğinde tezgaha dayanmış bekleyen Kemal’in tam da istediği kişi girmişti  mutfağa. Yanına usulca yaklaşıp tepsiyi tezgaha bıraktı Hilal. 

Kısık bir sesle konuştu Kemal. “Tek soru tek cevap, Mavi.” 

Hilal ona döndü, kaçacak bir yeri yoktu. “Hadi sor o zaman,” diye yanıtladı.

“Bu adı geçen Selim o, Selim mi?”

Hilal derin bir nefes verdi. “Evet, o Selim.”

“Ve sen bana bunu söylemeyi düşünmüyordun.”

“Hayır, düşünmüyordum.”

“Neden?”

“Bir nedeni yok, yıllar önce olmuş ve kapanmış bir konu lütfen büyütmeyelim.”

Olduğu yerde doğruldu Kemal. Bulunduğu yeri hatırlayarak sessizce konuştu oysa şu an avazı çıktığı kadar bağırıp sinirini çıkarmak istiyordu. 

“Etrafımda benim olanı isteyen biri var ve ben bunu büyütmeyecegim öyle mi?”

Hilal’de sinirlenmeye başlamıştı.  “Senin olan nedir, ben mi?” 

“Sen benim ne demek istediğimi anladın.”

“Hayır, anlamadım.”

Kapıya doğru yürüdü Kemal. “Yarın görüşürüz. Bu konu kapanmadı, yine konuşacağız, Mavi.” 

Şimdi avazı çıktığı kadar bağırmak isteyen Hilal’di. Bu adam kendini ne sanıyordu? Sinirle mutfak dolabına tekmeyi bastı Hilal. Kemal çoktan gitmişti. Dolap kapağı açılıp kapandı.Ayağı da acımıştı. Acısını bastırıp salona döndü ama Kemal’i göremedi. Evine gitmiş olacağı açıktı. 

Tüm gece sağ sol ölçümü yaptı Hilal. Sabah ezanına yakın daldı uykuya. Hem kızıyor, hem seviyor, hem de onu tekmelemek istiyordu. Sonra deli gibi sarılıp hiçbir şey olamamış gibi davranmak arasında tüm geceyi bocalayarak geçirmişti. Sabah dokuzda kapısına dikilen Nergis olmasa tüm öğleni uyuyarak geçirirdi.

“Hilal kalk!” diye yorganı çekiştirip duruyordu Nergis. “Bırak beni uyumak istiyorum,” diye çırpınan Hilal yorganı başına çekti.

“Hilal ben bir halt ettim. Abin çok sıkıştırdı. Üzerime geldi. Söylemek zorunda kaldım Selim’i.” 

Yorganı başından hızla attı Hilal. “Ne yaptın?” diye cırladı. 

Elini beline koyan Nergis, “Ne yapayım, söylemek zorunda kaldım,” dedi. Bıkkınlıkla yanına çöktü arkadaşının. “Özür dilerim Hilal, olan olmuştu ne desem ikna olmayacaktı.”

Hilal kendini yatağa geri bıraktı. “Of, ne dedi peki ?”

“İki şart koştu ya biri ya diğeri.”

Kaşlarını catıp baktı Nergis’e.  “Neymiş onlar?”

“Ya bizimle İstanbul’a geleceksin onlar buradan gidene kadar…” 

“Ee başka…” diye çıkıştı Hilal.

“Başkası da, abim burda kalacak.” 

Yorganı kafasına tekrar çekti. Nergiz durmuş onu izliyordu. “Kalksana kızım.” 

İki genç adam dışarıda, çardakta oturmuş malum konuyu konuşuyordu. Murat,”Hilal’den yana korkum yok eğer o adamı sevseydi isteseydi zamanında karşılık verirdi,” diye devam etti. 

Yüzü gerilen Kemal, “Bu, şu an olmayacak bir durum değil ya onu etkilemeye çalışırsa? Ya yıllar önce yapamadığını şimdi yaparsa?” dedi. Tüm geceyi uykusuz geçirmişti. 

Hilal’in duygularına inanmıyordu, güvenmiyordu Kemal.  Kendisi Hilal’i etkisi altına alabildiyse pekala bir başkası da bunu yapabilirdi. Hilal’in ağzından henüz ne hissettiğine dair tek kelime çıkmamıştı. Bu da onu kızdırıyor kırıyordu. Evet, kendisi de  söylememişti. En azından elinden geleni yapıyor, onu kazanmak için her şansı değerlendiriyordu. 

“Evet, bunun olma ihtimali de var. Nergis ile başımıza gelmişti biliyorsun.” Bahçedeki masaya kahvaltılıkları yerleştiren karısına baktı Murat. “Eğer onu o zaman kendi haline bıraksaydım bugün burada bizimle olmazdı. Benim eşim hiç olmazdı.”

Murat’ın yüzünü inceleyen Kemal, ona sonuna kadar hak veriyordu. Kardeşini bu denli seven biriyle evli olduğunu bilmek ona müthiş huzur veriyor. Ama diğer yandan kendi haline acıyordu. Kararlıydı Hilal’i kendi haline asla bırakmayacaktı. 

Ben bugün Rize’ye gideceğim. Orayı uzun zamandır ihmal ettik. İzin verirsen Hilal’i de götürmek istiyorum,” dedi Kemal.

“Aslında iyi fikir buralarda olmaması en iyisi. Bu tür işlerde insanların ekmeğiyle oynamak bize göre değil. O yüzden Hilal’i uzaklaştırmak iyi olabilir.” 

“Nereye kadar Murat?” 

Murat masadan kalktı. Ellerini cebine sokup Kemal’e doğru eğildi. Fısıltı gibi sesle, “Sen ve o, aklınızı başınıza toplayana kadar Kemal,” dedi. 

Kemal başını ev tarafına çevirdi. Kapıda gördüğü güzellikle içi titredi. Her hali başka güzeldi bu kızın giydiği şalvar, başına taktığı yemeni… 

“Benim aklım başımda dostum hiç merak etme sen!”

Yerinden kalkıp masaya doğru yavaş adımlarla ilerledi. Murat arkasından bakıyordu. Yüksek sesle Kemal’e doğru konuştu. “Bu dediğini anlamadım ama umarım iyi bir şeydir.”

Sese doğru dönen Nergis ve Hilal merak kesilmişti. Birbirilerine soru dolu bakış attılar. Hilal’in içi kaynıyordu. Ne demiş olabilirdi ki abisi böyle bir şey  söylemişti? 

Masanın etrafına toplanan aile huzurla kahvaltı ediyorlardı. Babalar yoktu ama gerisi masadaydı. 

“Kemal Rize’ye gidecek bugün, yarın dönecek,” dedi Murat. 

Hilal bakışlarını Kemal’e çevirdi. Hiç hoşuna gitmemişti. Henüz hesabını kesmemişti Hilal. Kemal onun tarafına dahi bakmıyor, yokmuş gibi davranıyordu.

“Hilal?” Başını abisine çevirdi. “Efendim abi?””

“Sen de Kemal ile Rizeye gideceksin.” 

Çatalı elinde sıkabildigi kadar sıktı. Bu iki adam onu hâlâ çocuk sanıyor olmalıydı. Sert bir ses tonuyla, “O neden?” dedi.

“Sen mühendis değil misin?” diye sordu Murat. 

“Şüphen mi var?”

“Yok, o yüzden gideceksin!”

Avazı çıktığı kadar bağırmak isteği her geçen gün artıyordu. En son nerede çıkar çığlığı bilemiyordu Hilal.

“Peki öyle olsun, ne zaman gideceğiz?” 

Cevap bunca zamandır sessiz kalan Kemal’den geldi. Derin bakışları eşliğinde, “Yarım saat içinde,” dedi. 

Dün geceden beri ilk defa göz göze geliyorlardı. Ve iki göz birbirine tehdit dolu bakışları fırlatıyordu. Bütün iştahı kaçan Hilal müsade isteyip kalktı masadan. “Gidip çantamı hazırlamalıyım.” 

Tam bir saattir aynı arabada yanyana oturuyorlardı ama ikisinden de çıt çıkmıyordu. Başını cama yaslamış şekilde akıp giden yolu izliyordu Hilal. Arabanın toprak yola girdiğini bile fark etmemişti. Araba durunca kendine geldi.

Kemal’e döndü.  “Neden durdun?” diye sordu. 

“Yoruldum, biraz hava alalım.” Kemerini çözüp aşağı indi. 

Hilal başını iki yana sallayarak göz devirdi.  “Bir saatte ne yorgunluğu, bu bende yedim,” diye mırıldandı. Kemal bunu duymadı. O da aşağı indi, arabanın önüne yaslanıp, on on beş metre ileri giden Kemal’i izledi. 

Hilal yıllarca sessizce sevmiş, her derdini içine atmıştı. Şimdi yine çok hatta daha çok nasıl sevilir bilmiyor halde seviyordu Kemal’i. Kızgındı. Kırgındı. Artık içine atmayı düşünmüyordu. İçindeki inatçı kızı dışarı çıkaracak Kemal’e yenilmeyecekti.

“Ihlamur kokuyor değil mi?” diye sordu Hilal.

Genç adamın tek istediği onu tam şu an kollarına almak, kokusunu içine çekmekti. Bunu Hilal’i her gördüğünde istiyordu. Şu an ikisinden başka kimse yoktu, bu engelde yok demekti. Hızlı adımlarla yürüdü. 

Hilal’in kaşları çatılmış onun ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Üzerine doğru hızlı adımlarla gelen adamın amacını düşünemeden, Kemal hızla onu kendine çekti.

“Ne yapıyorsun?”

“İçimden geçenleri…”

“Bırak, yol ortasında delirdin mi?” dedi Hilal. Kendini geri çekti ama Kemal onu bu sefer daha sert bastırdı kendine.  

“Anlamıyorsun sen beni, sana deli oluyorum.”

Hilal bunu beklemiyordu işte. Yelkenleri suya indirme vakti Hilal için. Kemal onun tüm sistemleriyle oynuyor, bozuyor sonra en güzel şekilde yine yerli yerine bırakıyordu. 

“Üzgünüm ben ziraat okudum, odundan anlamak için orman mühendisliği okunmasını gerekiyordu.”

“Asıl odun olan sensin, sana deli oluyorum diyorum sen bana odun diyorsun bu kollarda olmak isteyen ne kadar kadın var bilemezsin.”

Kurtulmak için hamle yaptıysa da hiç işe yaramadı. Kemal onu çok sıkı tutuyordu. 

“Aptalsın sen! Bana deli oluyor, başka kadınlardan söz ediyorsun. Bırak beni! Bana deli olan başkaları da var sende bunu bilmezsin.”

Kemal’in tebessümü kahkahaya döndü. “Sen aklını kaçırmışsın Mavi, bende seni başkasına yar edecek göz var mı sence? Hem ben onca kadının içinden seni seçtim.”

“Aman ne lütuf kollarına mı atlamalıyım?”

“Hiç fena fikir değil.”

Başını yan tarafına çevirdi Hilal. Gücü kalmamıştı direnecek. Birkaç saniye sessizlik oldu aralarında. Kemal bu kıza deli gibi aşıktı. Onu hep yanında istiyor, başka biri fikrine aklını kaçıracak gibi oluyordu. Hilal onu seviyor mu bilmiyordu ama öyle değilse bile kendine aşık ederdi. 

“Farkında değilsin ama sen benim için çok değerlisin! Ben seni hep yanımda istiyorum. Mavilerine yabancı dokunmasın, hep bana baksın istiyorum.” Başını yavaşça sevdiği adama dönen Hilal. Onun dudaklarından çıkan her sözü zihnine kayıt ediyor, kalbine de mühür basıyordu. Hafifçe tebessüm etti. 

“Hım,demek bana deli oluyorsun o nasıl bir şey açıklar mısın?” 

“İşte böyle bir şey,” dedi. En tutkulu haliyle genç kızın dudaklarına uzandı. İtiraz etmek yerine kollarını Kemal’in boynuna doladı genç kız.

Aşk bütün duygulardan arınmış farklı bir dünyaydı. Yaşamak için bu duyguya kesinlikle ihtiyaçları vardı. Tutku, şehvet, özlem, heyecan ve saf sevgiyle birbirlerine karşılık vermişlerdi. Konuşulmamış, üstüne basılmamış konuları vardı. Ama aceleleri yoktu. Ne Kemal Hilal’den ne Hilal Kemal’den gidemezdi. Ama şu an bunun farkında değillerdi. İki ateş, iki beden yanan bir bütün kalp bundan da bihaberlerdi.