Eylül 2, 2020

12. İsteğin Bana Emirdir

ile payelll

 

 

Geri çekildi Hilal. “Sen beni günaha davet ediyorsun bayım, hiç doğru değil bu.” 

“Yanlış! Sen benim en güzel sevabımsın güzel hanımefendi. İkimizden başka doğru yok.” 

Başını genç adamın geniş göğsüne yasladı. “Ağzın iyi laf yapıyor Kemal Bey, kaç kızın kabini çaldın bu sözlerle?” 

“Bir tek seninkini çalamadım sanırım,” dedi Kemal. 

Duyduguyla yerinden milim kıpırdamadı Hilal. Onu ne kadar sevdiğini bilmiyordu. Onu sevdiğini bile bilmiyordu. Kemal sevildiğinden bihaberdi. Ona karşılık vermesinden  dahi çıkaramıyordu. Bu iyi mi kötü müydü? Bulunduğu yerde idrak edemiyordu. Ona kalsa ömrü boyunca Kemal’in kollarından ayrılmazdı. Peki benden bunu anlamayan adam ben senden ne anlamalıyım, diye düşündü Hilal.

Geri çekilip Kemal’e baktı. “Şansını dene belki çalarsın.” Kemal’in güzel gülüşüyle ödüllendirildi. 

İki saatlik yol daha vardı ve bu yollar hep aynı gibi geliyordu Hilal’e. Nereyi dönsen yeşil alan, şelalelerle doluydu. 

“Güzel memleketimiz var değil mi? Buraları birinin sevememesi mümkün değil,” dedi Hilal.

“Kesinlikle haklısın, yalnız herkese kendi memleketi güzel gelir bilirsin,” dedi Kemal.

“Bilirim. Daha ne kadar yolumuz var?”

“Çok az kaldı geceyi geçireceğimiz bir otel var, oraya gidelim önce yemek yer sonra bahçelere geçeriz.”

Dediği gibide on beş dakikalık bir yol sonra çok şık bir otelin önünde durdu Kemal. “Sen biraz hava al, ben odamızı ayarlayıp geliyorum.”

“Odamızı mı?” diye şaşkınlıkla sordu Hilal.

Kemal’in aklından geçenler kesinlikle Hilal’in istediği şeyler değildi. Kemal tüm geceyi onunla beraber geçirmeyi planlıyordu. Hilal bilse ona asla izin vermezdi. Ağzından bir anda kaçırdığı sözleri  hemen toplaması gerekiyordu.

“Odalarımız diyecektim yanlış oldu canım, üzgünüm.”

Tabii ki Hilal buna kandı. Bu Kemal’den beklenmeyen bir hareketti. Bir erkeğe ne kadar güvenilir bilmiyordu. Ama Kemal’e sonuna kadar güveniyordu, tüm benliğiyle yanlış yaptığını bilmeden. 

Beş dakika bile sürmemişti Kemal’in gelmesi. Bu sırada Hilal müthiş manzaranın keyfini çıkarmakla meşguldü. Mis gibi Karadeniz havası ve uçsuz bucaksız orman, çay bahçeleri ara ara fındık bahçeleri. Rize de pek fındık üretilmezdi. Geneli çay olurdu. Fındığın ana memleketi Ordu başta olmak üzere Giresun biraz da Trabzon’du. Hilal kollarını geriye doğru açıp gerildi. Araba ne kadar konforlu olursa olsun yolculuk insanı yoruyordu. 

Beline dolanan ellerle çığlık attı.”Sakin ol, benim,” diyen Kemal yine en sevdiği yerden bir öpücük çalmıştı. Korkuyla kasılan Hilal sevdiği adamın dokunuşlarıyla gevşedi.

“Deli misin sen, korkuttun beni yapma bir daha.” Hilal’e kalsa hiç çıkmazdı bu kollardan. Henüz tam teslim olmadan hayatı Kemal’in burnundan getirmeye yeminliydi. Hep o Kemal’i beklemişti. Şimdi biraz şımarmak onun en doğal hakkıydı. Hilal böyle düşünüyordu. Kemal genç kızın kulağının hemen yanına sokuldu. Kokusunu içine çekti.

“Hı hı,” dedi.

“Hı ne?” 

“Deli misin diye sordun ya.”

Bu yine uluorta yerde beni öpmeye kalkar korkusuyla fırladı kollarından. Kemal elinden kaçırdığı kızın daha kokusunu tam alamamıştı. Hilal’in bu halleri onun çok hoşuna gidiyor olsa da yapmamasını tercih ederdi.

“Hadi yemek yiyelim ben acıktım.” Kemal”in yüzündeki beliren hınzır gülümseme Hilal’in hiç hoşuna gitmemişti. “Ne bakıyorsun sen öyle?” diye sordu. 

“Ben de açım ama sana,” dedi. Vücudundaki tüm kan yüzüne hücum ediyordu. Yanakları pembeleşti hemen. Elini yüzüne kapattı. “Sen kesin kafayı yedin, söyleme böyle şeyler.”

Kemal daha fazla üzerine gitmenin anlamsız olacağına kanaat getirdi. Utanan bir kadın çok tatlıydı. Bu onun ne kadar mükemmel olduğunun yansımasıdır diye düşündü Kemal. Yüzündeki elini çekip elinin arasına aldı. “Hadi gidelim yemek yiyelim, geç kalmayalım daha işimiz var.”

Yemeklerini yedikten sonra vakit kaybetmeden işlerine koyuldular. Bahçeleri tek tek gezip kontrol ettiler. Buradaki bahçelerle ilgilenen çalışanlarla uzun uzun konuştular. Gün geceye dönmeye başlamıştı. Hilal oldukça yorulmuştu. Kemal ise hiç yorulmamıştı. Arabada Kemal’i beklemeye karar verdi Hilal. Son işlemleri hallediyordu. Uykusu gelmişti. Koltuğunu biraz yatırıp uzandı. Otele nereden baksan bir saat var. Hiç değilse kendime gelirim biraz diye düşündü. Uykuya dalması üç dakikasını bile almadı. 

Kemal arabaya binip ona bakana kadar uyuduğunu sanmıyordu. Düzenli nefesinden anlamıştı uyuduğunu iki elini başının altına koymuş. En masum haliyle karşında duruyordu sevdiği kadın. Uğruna ömrü hayatında kimseye yapmadığı şeyleri yaptıran kadın. Güldü. Eğilip başından öptü canının diğer yarısını. Arabayı sessizce çalıştırıp yola koyuldu. 

Burnuna dolan ona has kokuyla gözlerini açtı Hilal. Kemal’in kokusuydu bu. Daha gözlerini açmadan anlamıştı. Kemal onu uyandırmak için mükemmel bir yöntem seçmiş yanağında dudaklarını gezdiriyordu. Uykulu mahmur sesiyle, “Kes şunu,” dedi genç kız.

“Sanada iyilik yaramıyor cadı sevgilim.”

Hilal içinden tekrar ediyordu. Sevgilim, sevgilim. Gözlerini açıp gülümsedi sevdiği adama. “Bu kelimeyi seviyorum sanırım.”

Başını kaldırıp genç kıza baktı. “Kelimelere takılma senin için uzun cümlelerim de var.”

“Çok uykum var Kemal, yarın kursan olur mu, o cümleleri?” 

Aynı odada kalacaklarını duyduğunda ne yapacağını merakla bekleyen Kemal harekete geçti. “Bana ne kadar güveniyorsun önce onu söyle?” 

Kaşlarını çatan genç kız, “O da ne demek?” diye sordu.

“Öyle işte…”

“Hangisi konuda soruyorsun?”

“Her konuda. ”

Düşünmeden cevap verdi. Düşünmesini gerektiren bir şey görmüyordu. Yanılıyor olabilir miydi? Olabilirdi de olmayabilirdi de. Sonuç olarak Kemal’di. Kısacası hayatının her anı, her şeyi. 

“Tabii ki sana güveniyorum, ama neden sordun bunu anlayamadım?” 

Hızlı hareketlerle kızın dudaklarından bir buse çalıp arabanın kapısını açtı Kemal. “Sevgilim, bu gece beraber kalacağız, aynı odada,” deyiverdi.

Gözleri dehşetle açıldı Hilal’in. Tüm uyku hayallerini toprağın altına gömdü. “Ne?” diye bağırdı. Arabanın kapısı çoktan kapanmıştı. Hilal’in kapısına varıp açtı. “Hadi canım uykun kaçmasın seni yatıralım.”

Aradan hışımla fırlayan Hilal ellerini yumruk yapıp Kemal’in göğsüne indirdi bir kaç kez. “Sen aklını mı kaçırdın, şaka yapıyorsun bana degil mi?”

“Hayır şaka değil gayet ciddiyim.” 

“Seninle aynı odada kalacağımı nasıl düşünürsün, ben o kadar basit biri miyim ?”

“Bunu da nereden çıkardın, ne demek basit tabii ki  değilsin.”

“Bu ne peki yaptığın hiç hoş değil. Olmaz! Ben ayrı oda istiyorum.”

“Hani bana her konuda güveniyordun?” diye sorarak can evinden vurdu genç kızı. Bir an duraksadı Hilal. Ellerini beline yerleştirdi.  “Annem erkeklerin bu konuda her zaman güvenilmez olduğunu söylerdi bana ayrıca böyle bir şeyden bahsettiğini bilmiyordum.”

“Ben alalade bir erkek miyim?” Kırılmış gibi duruyordu Kemal. Hilal aslında kalbini değil kafasını kırsa yeri vardı ama kıyamıyordu. 

“Tabii ki değilsin,” dedi, kısık bir sesle.

Kızı kendine doğru yavaşça çekti. Az önce tartışan onlar değilmiş gibi şimdi birbirlerine sarılıyorlardı. “Kabul mü?” diye sordu Kemal.

“Ama şartım var, kabul edersen.” 

“Söyle ederim.”

“Sen söyle bana güveniyor musun?”

“Oo kısasa kısas.  Peki, hangi konuda.”

“Tabii ki her konuda.”

“Ah sen çok fena bir kadınsın, ben senin bu yanını daha önce görmedim?” derken kadının çakmak gibi yanan mavi gözlerine bakıyordu. 

“Kabul mü?” diye üsteledi Hilal.

“Kabul güzelim kabul hadi söyle neymiş şartın?”

“İstanbul’a bensiz döneceksin. Ve ben burada kalacağım.” 

Duyduklarıyla yerinde çakılı kaldı Kemal. Hilal’i tutan kolları gerilmişti. Hilal bunu hissediyordu. 

“Neden istiyorsun bunu?” diye sordu.

Hilal bunu yapmaya mecburdu. Bu ayrılık ne kadar zor olsa da ikisine de iyi geleceğini düşünüyordu. Ayrıca Kemal ona ve sevgisine güvenmeyi öğrenmeliydi. Başına gelecekleri bilseydi bu gece bu teklifi asla yapmazdı. 

“Bana güvenmeyi öğrenmelisin, karşımıza her çıkan erkekten beni kıskanmamalı, dizinin dibine hapsetmemelisin.”

Duydukları her ne kadar mantıklı gelsede içine sinmemişti Kemal’in. Hem gidecek hem onu burada  bırakacak olması içinde filizlenen tarifsiz bir sızıya neden olmuştu. Kabul etmekten başka çaresi yok gibiydi. Onu istemediği bir şeye zorlamayacaktı. Bir şeyleri değiştirebilirdi. Ama zorla değildi.

“Tamam, dediğin gibi olsun.”

“Ee bir şey daha var, onu da anca sen yaparsın.” 

” O nedir?” Her an farklı bir kadın daha beliriyordu karşısında. Bu kez gelecek olanı beklemeye başladı. 

“Abimi sen ikna edeceksin, beni dinlemez biliyorsun.”

Arabayı kilitleyip Hilal’in elini tuttu. “Ona da tamam hadi gidip önce yemek yiyelim sonra yatalım.” 

El ele odaya girdiklerinde Hilal kendini kötü hissetmişti. Daha önce Kemal de olsa başına gelmiş bir şey değildi. Ne yapacağını bilmiyordu. Elini nereye koysa adımını nereye atsa… Ona sonsuz güveni vardı Hilal’in. Elbette kendisini üzecek bir davranışta bulunmayacaktı. Genç kızın ürkekligini anlıyordu Kemal. “Korkma bu kadar, benim Kemal,” dedi.

“Korktuğumdan değil de tuhaf bir duygu kendimi garip hissettirdi.”

Hilal’in avucunda olan elini dudaklarına götürdü Kemal. “Sen benim için değerlisin lütfen garip şeyler hissetme.”

Demesi kolaydı. Erkeklere basit geliyor olmalıydı. Bu tür şeyler Hilal gibi genç kızların benimseyebileceği şeyler değildi. Yine de kendini güvende hissediyordu. Derin nefes alıp verdi. Aklındaki şeyi sorması şarttı. Nedense Kemal karşısında çok rahattı. Elini Kemal’den kurtarıp odadaki iki kişilik koltuga oturdu. Ellerini cebine soktu Kemal. Karşısındaki duru güzelliğe baktı.

“Söylesene Kemal kaç kızla gönül maceran oldu?”

Kaşları çatılan adama bu soruyu asla beklemiyordu. Nereden gelmişti şimdi Hilal’in aklına?  “Neden sordun?” 

Arkasına sakince yaslandı Hilal. “Karşımda çok sakin ve normal duruyorsun sanki bu tür şeylere alışkın gibisin.”

“Yok denecek kadar az. Düşündüğün gibi bir ilişkim olmadı,” dedi, gerçekleri söyleyerek.

“O kadar çok yani? Ben kesinlikle aptalım o zaman. Yeme beni şimdi.” 

“Hayır sen o şey değilsin bunu nereden çıkardın şimdi?” 

“Benim hiç sevgilim olmadı da ondan.” Bunu söylerken hiç gocunmamıştı Hilal. Ona göre bu çok güzel bir olaydı. Kimseye sevgi gösterisi yapmamış,  kimsenin elini tutup, basit ilişkiler yaşamamıştı. 

Duyduğu sözler Kemal’in aslında bilmediği şeyler değildi. Aklında amalar vardı. Şuan hepsi tuzla buz olmuştu. Yüzünde kocaman gülümsemeyle sevdiği kadının yanına oturdu.

“Sen aptal değil, cesur bir kadınsın ve benim  de hayattaki en büyük ödülümsün.”

“Ödül?” diye sordu Hilal.

“Evet ödül. Ama Allah’a ne kadar şükretsem az gelir ki bana senin gibi birini nasip etti.”

“Yavaş gel Kemal efendi. Henüz öyle nasip falan yok.”

Kemal ondan gelen bu türlü sözleri çok ciddiye almıyordu. Yine almamıştı. Kollarını Hilal’e dolayıp kendine çekti.

“Sen bu gece benimle uyuyacaksın bundan sonraki sabahlarda da hep aynısını isteyeceksin.”

Hilal’e komik gelen bu sözler onun kahkaha atmasına neden oldu. “Bu ne özgüven böyle?” 

“Dur bitmedi,” derken gülümsüyordu. Hilal’e giden her yolu kestirmeden yürüyordu. “Sen bu gece benimle uyuyacaksın ve ben sonra seni kendi haline mi bırakacağım sanıyorsun?”

Konuşma hiç iyi yöne gitmiyordu. Kemal aklındakilerle Hilal’e meydan okuyordu. Hilal her ne kadar hoşuna giden şeyler olsa da kendini ona pisipisine teslim etmeyi düşünmüyordu. Yanından kalkıp karşına geçti.

“Sen beni tehdit mi ediyorsun? Bundan önce yapmamış olabilirim ama bu yapmayacağım anlamına gelmiyor. Beni bu odada kaldığım için pişman etmeye çalışıyorsan, emin ol başarıyorsun.”

Kemal karşısındakinin kolay lokma olmadığını elbette biliyordu. Onu çocukluğundan beri tanıyordu. İki söze kanmayacagını ise çok daha iyi biliyordu. Ama hiç istifini bozmadı. Elinden yakaladığı kızı kendine çekti. Koltukta oturan Kemal’in üzerine boylu boyunca uzanan Hilal onunla burun buruna geldi.

“Ne olarak algılarsan artık.”

Olduğu yerde çakılı kaldı Hilal. Ne ileri ne geri gidebildi. Bu kadar yakın temas hiç iyi değildi. Her an güveni yerle bir olabilirdi. Hilal bir erkeğin neler hissettirebilecegini bilmiyordu. Kemal de bilmiyordu. Hilal’e dokunmanın nasıl bir duygu olduğunu merak ediyordu. Deliriyordu ve bu odada bu gece aklını kaçırmamayı diliyordu. 

Güç bela soluğunu geri alıp verdi Hilal. “Ben sana ait herhangi bir obje değilim sana muhtaçta değilim beni zorlayamazsın.” 

Nefesleri birbirine karışıyordu. O derece yakında bile kafa tutuyordu Hilal. Kemal’in ise aklında sadece ona sahip olma tutkusu vardı. Bunu yapmayacaktı elbette ama istese yapabilirdi. Hilal’in de ona çok fazla direnebilecegini sanmıyordu. Fakat güvene leke sürdürmek istemiyordu. 

“Üzerimdeki etkini görmeyecek kadar kör olmazsın Mavi?” 

Hilal’in kalbi zaten davul çalıyordu bu derece yakın mesafeden dolayı. Birde üzerine bu sözler halaya kaldırıyordu kalbini. Böyle söylediği zaman kalbinin tüm yelkenleri suya iniyordu.

“Nasıl bir etkiymiş bu?” 

Dudaklarını genç kızın yanaklarında gezdirmeye başladı Kemal. Küçük dokunuşlar bırakıyordu. Hilal bundan fazlasıyla hoşnuttu. Ama titremesi dışında hiç fark ettirmiyordu veya öyle sanıyordu. 

“Sende beni sana çeken bir büyü var. Seni görmediğim zaman aklımı kaçırıyor gibi oluyorum. Gördüğüm zaman aklım beni terk etmiş oluyor. Deli oluyorum. Ve hep seni kollarıma almayı,” derken duraksadı. Genç kızın dudaklarına yaklaştı.  “Seni  öpmek istiyorum.” 

Hilal öldü. Kesin cennette. Kemal o kadar huriyi bırakıp Hilal’e geldi. Bundan daha hoş bir an hatırlamıyordu Hilal. Kalbinde milyon tane kelebek kanat çırpıyordu. Fısıltıyla konuşarak ona uzandı. “Öp o zaman,” diyerek adım atmış oldu.

Dudakları tebessümle yukarı kıvrıldı Kemal’in.

“İsteğin bana emirdir.”

Zaman mekan kavramı yoktur aşkın. Bir seven bir de sevilen vardır. Seven zaten sevilen. Sevilen de zaten sevendir. Bu iki kavramı benliklerine kadar hisseden aşıklar her şeyi sözde ararlar. Özüne inseler bile duymak bazen en etkili ilaç olsa da, dokunmak iki kelimenin dışında kalan milyonlarca gerçeği haykırır insana. Siz yine de söyleyin dokunmaya fırsatınız olmayabilir.