Eylül 2, 2020

13. Seni İstiyorum

ile payelll

 

 

Yatağa kıyafetleriyle uzanmışlardı. Zaten uykunun delisi olan Hilal’in uykuya dalması hiçte zor olmamıştı. Kemal de ise durum bambaşkaydı. Kollarında uyuyan güzeli seyretmekten bütün gece uykusuz kalacağı kesindi. 

İnanmadığı bir şey varsa o da şuan aynı odada aynı yerde Hilal ile beraber olduğuydu. Yanında olması bile bu düşüncesini değiştirmiyordu. O kadar sene boşa geçmişti. Şimdi onu başka kollara bırakmayacağına göre bunu yıllar öncede yapabilirdi. Zaman akıp gitmişti ve saygı adına verdiği karar boş geçmişti. 

Ve belki şu an yanında uyuyan bu güzel kız onun eşi ve çocuklarının annesi olurdu. Kemal’e göre yine olacaktı. O, ne derse desin bu değişmeyecekti. Belki bencillik ediyordu, belki de etmiyordu. Ona başta bir hak tanımıştı. Ama o yine de buradaydı. Ona hak tanıdığı güne lanet etti. Nasıl o şekilde düşünmüş olabilirdi? Nasıl bir ruh haliyle o karar varmıştı? Bilemedi. 

Uykusunun arasında kıpırdadı Hilal. Kollarını uzatıp sanki her zaman yaptığı bir şeymiş gibi Kemal’e sardı. Onu dikkatle izleyen Kemal’in bu kıza karşı hissettiği her şey daha da körüklendi. Kollarına sardı Hilal’i. Hilal biraz bile uyanık olsa kaçacak delik arardı. Bu şu demekti; kesinlikle derin uykudaydı.

Duymayacağını bile bile, belkide duymadığı için ki her ne kadar Hilal körü körüne Kemal’e gelmiyorsa da Kemal de ona taviz verecek değildi. Bunun yanlış olduğunu biliyor ama yapmaktan da geri durmuyordu.”Seni Seviyorum deniz gözlü güzel…” dedi fısıltıyla. Bir müddet sonra o da derin ve huzurlu bir uykuya daldı sevgidiginin yanında.

Karadenizin kandırıcı bir o kadar da sıcak olan güneşi pencereden içeri sızıyor, direk olarakta Hilal’in göz bebeğine isabet ediyordu. Burnuna dolan erkeksi koku nerede olduğu hatırlattı ona. Gerçirdikleri bu son bir ay içinde fazlaca şey olmuştu. Ama bu en farklı olanıydı. Bunun hayalini çoğu zaman kurmuştu. O zamanlar imkansız gibi gelen şey şu an gerçekti. Bir sabah sevdiği adamın kollarında gözlerini açacak ve ilk gördüğü şey ise onun yeşil gözlerı olacaktı. Gözlerini usulca açtı.

Çoğu insanın hayali gerçek olmaz. Hilal’in ki gerçek olmuştu. Karşısında onu izleyen yeşil gözler. 

Yerinde kıpırdanarak gerildi. “Sen gerçek misin? Yoksa rüya mı görüyorum?” dedi. Esprili ses tonuyla.

“Bilmem, test etmek ister misin?” 

Yatakta doğrulup oturdu Hilal. “Olabilir.” 

Uzanıp Kemal’in o muhteşem gamzesinden öptü.

“Gerçek miyim?” diye sordu Kemal.

“Hem de apaçık bir gerçek,” deyip gülmeye başladı. Onun gülüşüne takılan Kemal Tebessüm etti.

“Neden gülüyorsun sen yine?”

“Bu yaptığımız çok ayıp biliyorsun, abim bizi böyle görse seni öldürmekten beter ederdi.”

“Abin den korkmuyorum.”

“Belli oluyor.”

“Hadi hazırlanıp çıkalım işlerimizi halledelim dönelim artık,” dedi Hilal.

“Ben İstanbul’a döneceğim bu gece,” dedi Kemal.

Hilal’in içinden bir şeyler koparak yer değiştirdi. Elbette gideceğini biliyordu. Ama duymak içini sızlatmıştı. Yüzü düştü düşünceyle.

Üzüldüğünü anlayan Kemal kolundan çekerek yanına yatırdı genç kızı. “Ama bu gün sana aidim ne istersen yapabiliriz.”

Hâlâ biraz çekiniyor olsa da Kemal’e sarıldı.”Sinemaya gidelim mi?” 

“Gidelim.”

“Lunaparka.” 

“Gidelim.”

Otamatige bağlanmış gibi cevap veriyordu, baktığında kendi burada ama aklı başka yerdeymiş hissi verdi genç kıza.

“Sonra bir camiye gidelim mi?”

Kemal’in aklı İstanbul’a gideceği için karmakarışıktı. Hilal’i duyuyor itiraz etmiyordu çünkü sorgulamıyordu.

“Gidelim,” diye cevap verdi Kemal. Bunu oyuna çevirmek istedi Hilal. Oyunun başına patlayacağını bilemezdi.

“Bir imam iki şahit bulup evlenelim mi?”

“Olur, evlenelim,” dedi Kemal. Kahkahayı basan Hilal’in sesiyle kendine geldi.

“Senin aklın nerede Kemal?” diye kahkahanın arasından laf yetiştiriyordu.

Ne duymuştu? Kulaklarında yankılanan sözler… “Bir imam iki şahit evlenelim.” Kaşlarını havaya kaldırdı Kemal. Yüzü aydınlanmıştı.

“Ne dedin sen?” 

Kemal’in yüzündeki gördükleri hiç hoşuna gitmemişti. Birkaç saniye idrak etmeye çalıştı. Gülüşü yüzünde donmuştu. 

Oturduğu yerden doğrulup dizlerinin üzerine çöktü. Kemal’de harekete geçip hemen önüne diz çöktü.

“Ben ne dedim?” 

“Evlenelim dedin.”

“Şaka yaptım, sen öyle her şeye evet diyince şaka olsun diye söyledim,” dedi, en şaşkın haliyle.

Kemal uzanıp ellerini tuttu. Heyecan her yanını sarmıştı. Onun aklına gelmemişti. Gelseydi kesinlikle yapardı.

“Evlenelim, eğer istersen resmisinide kıyarım hemen bugün.” Adamın yeşil gözleri heyecanla parlıyordu. Şımarık tutkular kıvılcım gibi saçılıyordu her yöne. 

Hilal ellerini çekip kurtuldu. Ayaga kalkıp karşısına geçti.

“Sen delirdin mi? Evet, kesin delirdin yoksa bunu nasıl söylerdin?” 

Kemal kelimeleri doğru seçemezse bu iş olamazdı. Bu kızın inadını asla yenemezdi.

Kalkıp yanına vardı Hilal’in.

“Bak bu zaten bir gün olacak ha şimdi ha sonra ne fark eder?” 

“Nereden biliyorsun? Neye dayanarak söylüyorsun bunu? Gece seninle uyudum diye mi bu düşüncen?  Bu öz güven nereden geliyor Kemal bey?” diye çıkıştı Hilal.

Hilal onunla tabii ki evlenmek istiyordu. Ama bu şekilde değil. Daha Kemal’in kendisine karşı tam olarak ne hissettiğini bile bilmiyordu. Şu ana kadar yaptığı şeyleri bir erkeğin bir kadına çekimi olarak görüyordu.

Kendisi de onu çılgın gibi sevdiğinden sadece bekliyor, ona yol açıyordu. Nereden söyledim böyle bir şeyi diye içinden hayıflandı.

“Senin sorunun ne? Aklında ne var bana da söyler misin Mavi?”

Parmağını genç adamın göğsüne bastırdı.”Beni geçte senin aklında ne var onu söyle sen bana.”

Kemal ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. “Açık konuşur musun, anlamıyorum.”

Tabii ki de kalkıp sen beni seviyor musun ki benimle evlenmek istiyorsun diye bir soru sormayacaktı. 

“Peki açık konuşalım.” Biraz duraksadı. Nefes alıp verdi sözlerini topladı. “Sen benimle neden evlenmek istiyorsun?” 

Kemal güldü. “Ne?” 

“Ne, ne sordum işte. Bu alev almalarının bir anlamı vardır sanıyorum. Sence de biraz tuhaf değil misin?” Biz seninle beşikten beri beraberiz ve şu kısa zamana az kaldı torun torba sahibi olacakmışız gibi hissediyorum. Bu acele neden?” 

“Bu mu yani seni engelleyen? Acele ediyor oluşum mu?” 

“Tabii ki de değil ama sen buradan başla!”

“Hım,” dedi saçma bir gülüşle kadını öfkeye sevk ederken. “Bir düşüneyim.” Elinin tekini çenesine yaslayıp diğerini de cebine attı. Kadına alttan bakışlar atarken bile sinsice sırıtıyordu. 

“Adamdaki pişkinlik diz boyu defol git Kemal,” diyerek arkasını döndü. Hızla iki adım da kapıya vardı. Çıkıp hava almak ve sağlıklı düşünmek istiyordu. Bir şakası tüm sabahı mahvetmişti. Kapıyı açacağı sırada belinde hissettiği kollarla kendini havada bulması bir oldu.

“Nereye güzel kız?” 

“Bırak beni! Sana mı soracağım nereye gideceğimi?” diyerek çırpındı. Kemal kendisinden iki kat belki daha fazla iri yapılı ve güçlüydü. Elinden kurtulması pek mümkün değildi. Çırpınması hiçbir şeyi değiştirmesede sinir sistemine büyük faydası vardı.

Odanın ortasına bıraktı yavaşça kızı. Hilal ona dönmedi. Ellerini saçlarına geçirip düzeltti.

“Senin merak ettiğin şey seni sevip sevmediğim mi?” diye olduğu gibi düz bir sesle sordu.

Hâlâ arkası dönüktu Hilal’in. Kalbine bir ok saplanmış gibi hissetti. Alacağı cevap onu ya mutlu edecek ya da sonsuza kadar acı içinde bırakacaktı.

Nefesini tazeleyip ona dönmeden, “Evet,” dedi. Dönmek istemiyordu. O dudaklardan çıkacak her söz onun için önem taşıyordu. Kötü bir şey çıkarsa o yüze bakmak istemiyordu Hilal.

” Özür dilerim,” dedi Kemal.

Şimdi Hilal’in kalbindeki okun saplandığı yerden kan sızıyordu. Her damla ateş olup gözlerine hücum ediyordu. Olmaz burada aglayamam diye düşünsede ağlamak öyle mekana has bir şey değildi. Onuda biliyordu. Neyin özrü olduğunu düşündü. Özür dilerim sana aşık değilim. Ya da özür dilerim seni sevemem. Bunlar daha fazla kırılmasına neden oluyordu.

“Neden özür diliyorsun?”

Kemal usulca yaklaşıp, kollarını arkasından beline doladı. Geri çekilmek istedi Hilal. Kemal daha sıkı sarılarak kımıldamasına engel oldu. Kulağına fısıldadı.

“Özür dilerim çünkü daha önce seni sevdiğimi söylemedim.”

Kulağından beynine hücum eden sözler yankı yaparak tekrar kalbinin ritmini bozuyor, nefes  almasını engelliyordu. Bir özrün ardından bunu duymayı hiç beklemiyordu. Gözleri kocaman açılmış nefes almayı unutmuştu. Öylece içinde yankılanan kelimeleri dinliyordu.

Seni seviyorum…

Bu hayallerinden çok farklıydı. Hayal hayaldi. Olmasını isterdi, aklından gelir geçerdi ama gerçek bambaşkaydı. Hilal mefta… Hilal’e bir Fatiha… Nasıl bilirdik sorusuna Kemal’e âşık bilirdik… 

“Hilal?” diye seslendi Kemal.

O an dünyaya döndü Hilal.

“Ha, eefendim,” diyebildi sadece. Şok hâlâ üzerindeydi. Afalladığını anlayan Kemal onu kendine çevirdi. Şimdi yüz yüzeydiler. Hilal başını kaldırıp bakmıyordu. Böyle mi oluyordu ki? Bu anlarda ne yapılırdı. Ah aklı bin takla atıyordu kafatası içinde. Boynuna sarılıp bende seni seviyorum demesi gerekiyordu.

“Hilal bana bakar mısın?”

Zorlada olsa başını kaldırıp derin yeşillere baktı Hilal.

“Ben senin her şeyini seviyorum, her zaman da sevdim. Sana bunu söylemediğim için beni affet, senin beni anlamış olabileceğin fikrine kapıldım sanırım bilmiyorum es geçmiş olabilirim. Yani biz erkekler bilirsin bu konularda biraz ketum olabiliyoruz. Seni sevmek uzun süreli bir eylem benim için dike dökmek… Unuttum sanırım.” 

Yüreğine takla attıran ama aynı anda da sinirlendiren sözlere göz devirmeden edemedi. 

“Beni sadece bir kadın olarak gördüğünü düşündüm. Herhangi biri nasıl anlamamı bekliyordun davranışlar farklı, sözler farklı.” 

“Ah, siz kadınlar aklında hep aykırı bir düşünce oluyor, değil mi?” 

“Aykırı olan senin unutmuş olman, kütük müsün sen? İlla seni seviyorum diye seninle evlenecek değilim, sevilmek istiyor olamaz mıyım?” 

Hilal ne dediğini idrak edene kadar Kemal çoktan alacağını almıştı. Hilal beşikten beri kaderi olan, kendini bildiğinden bu yana deli gibi sevdiği kadın da onu seviyordu. 

“Ne dedin, duyamadım?” derken kulağını kadına çevirdi. İçi kaynıyordu. Mutluluktan takla atmakla kadını öpmek arasındaydı. 

“Ne dedim ki?” derken düşündü Hilal. 

Kendine çekti genç kadını. Kollarını bedenine doladı. Hiç itiraz etmedi Hilal. Olmak istediği yerde ve şekildeydi. Bu güne kadar hiç olmamış gibi, her  an onsuz eksikmiş gibi.

“İlla seni seviyorum diye…” dedi ve gerisini getirmedi Kemal.

Elini ağzına kapattı Hilal. Demişti. Akıl onu terk etmişti. Kesin öyleydi. Yoksa bu iki kelimenin ondan çıkması zaman alırdı. Gözlerini kocaman açılmıştı. Nutku tutulmuştu ve yıllardır sakladığı duygularını öylesine söylemişti. 

“Dedim mi ben onu?” dedi hayretle.

Kahkahasını serbest bıraktı Kemal. “Dedin dedin. Gel buraya,” diyerek sevdiği kadını en içten en samimi haliyle göğsüne yasladı Kemal.

“Şimdi evlenebilir miyiz?”

“Hayır!” Yüzünü yasladığı göğüslere sokulmuştu.

“Evet, bence de evlenebiliriz.”

“Hayır!” 

“Kesinlikle evleniriz.”

“Hayır!” 

Genç kızı mis gibi çay kokan saçlarından öptü.

“Benimle evlenir misin?”

“Evet,” dedi. Kemal tam da istediği şeyi yapmıştı. Evet hayır oyunu her zaman işe yarıyordu. 

Adamın göğsüne yumruk attı Hilal. “Kes şunu beni oyuna getirdin bu sayılmaz.”

“Sayılır prenses evet evettir.”

“Anlamıyorsun, aileme bunu yapamam çok utanç verici duyarlarsa çok kızarlar hem senin ailende çok kızar biliyorsun. Abimi söylemedim bile bak. Bu çok anlamsız.” 

Anlamsızdı. Kemal bunu biliyordu ama gidecekti ve o arkasında kalacaktı. Tamamen onun olmalı, tamamen aklını almalıydı. Hilal onun olmalıydı. 

“Bilmek zorunda değiller.”

“Yalan mı söyleyeceğiz?” 

“Hayır, hiç birşey söylemeyeceğiz.”

“Bilemiyorum, neden bu acele?” 

Kollarındaki kadını içine sokarcasına sarıldı. 

“Çok uzun zamandır bekliyorum bu anı. Yıllardır benim, bana ait olmanı… Seni yastığından bile kıskanıyorum, yıllarca başkasına kapılacaksın korkusuyla yaşadım. Seni tahminin ötesinde seviyorum. Ve şu saatten sonra bir saniye bile boş geçmemeli.”

Hilal’in kalbi bayram yeri gibiydi. Herkes eline bir bayrak almış aşk aşk diye sallıyordu. 

“Tamam işte yakında evleniriz.”

“Kesinlikle beni anlamadın.”

Neyi anlamadığını düşündü kısa bir an Hilal

 Başını kaldırıp Kemal’e baktı.

“Neyi anlamadım?”

Ellerini genç kızın saçlarında gezdirdi. Yüzünün her yerini inceledi. Dudaklarında takılı kaldı. Tutkudan katılaşmış bir sesle “Seni istiyorum. Seni hissetmek, benim olduğunu bilmek, sende hüküm sürmek ve bende mühürlenmek ve mühürlenmek istiyorum.”

Vücudunu saran tatlımsı bir ürperti gelip geçti Hilal’in teninden. Bu onu Kemal’e doğru itiyordu. Engel olunacak gibi değildi. Akıl ve kalp yollarını ayırmıştı. İkisi farklı yöne gidiyordu. Hilal hangisini seçmeli hangisinin peşinden gitmeli biliyordu. Kesinlikle kalbini seçecekti. 

Kalbinin tek sahibine benliğini verecek hükmüne sabit mührünü sadık kalacaktı.

Tek nefeste söylediği söz, “Evlenelim.” oldu.