Eylül 4, 2020

16. Hatun

ile payelll

 

 

Mevsimlerden yaz olabilirdi ama onlara bahardı. Aşkın baharı… Kalplerinde yıllarca tomurcuk yaşamış, çiçeklerin açıldığı bahar. Birbirlerinin gönül pencerelerini açmış, baharın kokusuna rengine tutulmuşlardı. Bundan sonra onlara hep bahardı. Ya da onlara öyle geliyordu. Acayip bir halt ettiklerinin ciddi anlamda farkındaydılar. Şikayetçi değillerdi. Kokmaksa hiç yok gibiydi. Lakin içlerinde bir ‘ama’ taşıyorlardı. Ama duysalar çok kötü olur… Ama böyle olmasaydı… Amalar bu günü yaralamasa da, vardı. Yine de bir yerlerde filiz veriyordu bir ‘ama’ daha vardı.

“Ama daha çok erken Kemal, git başımdan.”

Eğilip karısının boyun çukurundan öptü. Doyulacak gibi değildi. Gözleri alabildiğine Hilal’di. “Saat tam onbir nesi erken Mavi?” 

Gözlerini usulca açtı Hilal. “O kadar olmuş mu?”

“Evet. Ama sen kalkmayacağım diyorsan kahvaltıyı ertelenebilir.” Bir öpücük daha bıraktı Kemal.

“Hayır olmaz! Çekil kenara çocuklardan daha betersin.”

“Ooo çabuk bıktın bakıyorumda hatun.”

Kollarını kocasının boynuna doladı Hilal. “O nasıl söz? Kırk elli varsa ömrümüz altmış sene falan bıkmam ben.”

“Çok iddialıyız.”

“Sen değilsin sanırım yoksa beni kullanıp kenara atmayı falan mı düşünüyordun? Kapı gibi cüzdanım var elimde bilesin.”

Kahkası odayı doldurdu Kemal’in. “Sen delisin! Kenara atmak mı… Mümkün olsa seni her hücreme nakşederdim hep yanımda ol diye.”

“Senin içinden ne kadar romantik bir adam çıktı böyle oysa ben seni o..” dedi. Gerisini getirmedi. Getirmedi.

Elinden cekerek kaldırdı karısını. “Kalk güzelim ve sana bana odun, öküz gibi sözleri söylemeni yasaklıyorum.”

Kaşlarını çatarak sordu Hilal. “Nedenmiş her erkek biraz odundur.” 

Didişerek geçirdikleri yarım saat içinde hazırlanıp çıkmışlardı suitten. Arkalarına son kez bakmışlardı. Evlenmiş ve ilk gecelerini bu odada getirmişlerdi. Uzun bir sürede tek gece olacağı kesindi. Kemal istanbul’a dönecekti. Hilal Trabzon’da kalacaktı. Anlaşmaya sadık kalınacaktı. Bir süre tabii ki. İki ay içinde düğün kararı almışlardı. Önlerindeki bir hafta içinde de aileye açıklama kararına varmışlardı. Geri kalan pürüzleri bir şekilde halledeceklerdi. Erdem’in yardımıyla elbette.

Kahvaltı için sözleşmelerdi. Erdem ve Deniz ile burada son saatleriydi yeni çiftin. Gitmeden teşekkür etmek için Kemal’in davetlisi olmuşlardı.

Usul usul akan şelalenin hemen üzerine kurulmuş olan küçük ama sevimli köy lokantasına gelmişlerdi. Masadaki görsel tok olanı bile yedirir cinstendi. Manzara hiç bıkmadan usanmadan izlenirdi. 

“Burası harika bir yermiş. Karadenizliyim ama her görüşte başka tutuluyorum bu görsele.”

Deniz iç çekti derininden. “Ben karadenizli değilim ama inan bu topraklara âşık oldum, seninle aynı fikirdeyim.”

Hilal bilmiyordu Deniz’in buralı olmadığını şaşırmıştı. Yani elbette olmayabilirdi. Ama onu karadenizli sanmıştı. “Sen buralı degil misin?” 

Erdem yanıtladı Hilal’in sorusunu. “Deniz İzmir’li aslında, babası Vali olduğu için burada.” Deniz’e bakarak tamamladı cümlesini. “Ve hep burada kalacak.”

Yanında oturan adama bakmadan omuz silkti Deniz. “Halt etmişsin sen tayin bekliyorum, çıksın değil seni babamı bile tanımam.”

Kemal konuyu degistirmeliydi. Karşısında dişlerini sıkan arkadaşının nasıl acı içinde kıvrandığına şahitlik ediyordu. Heleki kendisi sevdiğine kavuşmanın vermediği mutlulukla onu daha iyi anlıyordu. Eğer kalbinin sahibi yoksa yanında ve yanındayken bile yokmuş gibi yapıyorsa, bu kesinlikle derin bir sızıydı. Üstesinden gelinemez bir duyguydu.

“Biz dönüyoruz Trabzon’a. Yarın sabah ben İstanbul’a geçecegim. Ama Hilal ailesiyle kalacak. Deniz istediğin zaman gel Hilal’in yanına biraz kafan dağılır, ne dersin?” 

Hilal kocasının elini tutup heyecanla, “Evet Deniz, iadeyi ziyaret olsun çok yakında gel lütfen, çok seviniriz. Sonra istanbul’a geçeriz okulun açılmadan biraz gezeriz kafan nasıl dağılır, bilmem ama iyi geleceğini garanti ederim.”

Beklemedigi teklif karşısında şaşırmıştı Deniz. Yeni tanıştığı biriydi Hilal. Ama sanki yıllardır tanıyormuş gibiydi. İçinden Hilal’e karşı sevgi tepeciği bu gidişle dağ olacağa benziyordu. Yüzüne tebessüm taktı. En içten şekilde cevap verdi. “Neden olmasın, düşüneceğim.”

Sessiz kalan Erdem, “Öhö öhö bende buradayım,” diyerek nişanlısı olduğunu ve onu görmezden gelen kadının ilgisini çekmek istedi. 

Kemal güldü. “Sen teklif bekleme kardeşim.”

Deniz, Erdem’e baktı. “Senin ne işin var, ben tek giderim. Kuyruk istemiyorum. ”

“Sen bana kuyruk mu dedin az önce?”

Deniz ağzını açmadan Kemal söze girdi. “Her neyse bekliyoruz yaz bitmeden, istanbul’un tadı başkadır.”

“Geleceğim hiç şüphen olmasın,” dedi Deniz.

“Ben de geleceğim hiç şüphen olmasın,” dedi Erdem Deniz’e hitaben.

Hilal’in merakı her geçen dakika artsada bu mevzuyu kesinlikle Deniz’den dinlemek istiyordu. Birbirini çok seven bu iki insanın nasıl ve neden dört yıldır nişanlı kaldığını delice merak ediyordu. Ve neden hâlâ nişanlı olduğunu bilmeyi çok istiyordu. Bir de hiç bitmeyen didişmelerini… 

Çok yakında görüşmek üzere diyerek ayrıldılar birbirlerinden. Hilal ve Kemal dört saat sürecek yolculuğa başlamış oldu. Gittiklerinde kime nasıl davranmaları konusunda ikisinin de bir fikri yoktu. Normal davranmanın en iyisi olacağına karar vermişlerdi. Ha bir de çok fazla yanyana gelmemeye. 

“Yanlış yaptım daha önce düşünmeliydim.”

Ne demek istediğini anlamaya çalışan Hilal, kaşlarını çatıp baktı kocasına. “Ne saçmalıyorsun sen, neyi yanlış yaptın?” 

Gülmemek için kendini sıktı Kemal. “Gizli evlilik fikri o zaman çok cazipti ama şu an kesinlikle yanılmışım.”

Gözlerini kısıp elini direksiyondan gözünü yoldan ayırmayan kocasına baktı. “Yumruklarını Kemal’in omuzuna geçirdi. “Neymiş neymiş yanlış mıymış?”

Gülüşünü daha fazla saklaymadı Kemal. “Dur deli kadınım dur şaka yaptım.” Hilal’in elini dudaklarına çekip öptü.

“Hain koca yapma böyle şakalar.” Yüzünü cama doğru çevirdi Hilal.

“Eğer bu yaptığımız yanlışsa hayatımda yaptığım en güzel yanlış.”

Hilal’in içi sarhoş olmasında kiminki olsundu? Bir sözüyle yerle bir, bir sözüyle bulutlara yükselebiliyordu Hilal.

Akşam altı sularında Çaykara’nın iki büyük ve görkemli villasının önüne park ettiler arabayı. Son üç günde yaşadıkları hayal perdesi burada kalkıyordu bir müddet. İkisi de evlere doğru baktı.

“Oyun başlıyor mu şimdi? Allah’ım konuşurken iyi de şimdi nasıl bakacağım yüzlerine?” 

“Sakin ol. Umarım anlaşılmaz canım ama kendini bu kadar sıkma yoksa kesin anlaşılır. Kurşunlu ve Karaçay büyükleri bizi çiğ çiğ yiyebilir.”

“Hah sağ ol ya ne güzel de moral veriyorsun.”

Eve doğru baktı Kemal. “Nikah cüzdanını iyi sakla ve abinle Nergiz bize doğru geliyor.”

Hızla eve döndü Hilal. “Anam şimdi yandık!” 

“Sakin sakin arabadan çık hiçbir şey yok, alnımızda yazmıyor.”

“Kes! Kez!” deyip kapıyı usulca açtı Hilal. Gerginliğini saklamak için derin bir nefes alıp verdi. Saatlerdir yoldaydılar. Kollarını açıp gerildi kibarca. Kendisine doğru gelen ağabeyi ve yengesine baktı. “Nasılsınız aşk böcükleri?” 

Ağabeyi gözlerini Hilal’in üzerine sabitledi. “Biz iyiyiz kurbağa sen nasılsın?”

“Aşk olsun abicik, özlemedin mi sen beni? Prenses kurbağaya mı döndü?” 

Hem ağabeyine hem yengesine sarıldı. Ve sarıldığında vicdanı kendisini sıkıyordu. İçi ezilmisti Hilal’in.

Arabadan indi Kemal. Onlara doğru ilerledi. Murat’ın elini sıktı. Nergiz’i kollarına aldı. “Nasılız bakalım?” 

Nergis, “Biz çok iyiyiz siz ne yaptınız anlatın?”

Çardağa doğru geçip oturdular. “İyi ne olsun çay bahçelerini kontrol ettik. Fabrikaya baktık. Her şey yolundaydı. Arkadaşıma uğradık. Bir gün onlarla takıldık güzeldi.”

Hilal’in yeni aklına gelen şey kanını dondurmuştu. Ne çay bahçesine ne de fabrikaya hiç ugramamışlardı. Bir an ne halt edeceğini bilemedi. Ağabeyi arayıp sorsa içine kuşku düşerdi. Ve bunun peşini bırakmazdı. 

Murat, “Dün aradım Mustafa Bey’i,” dedi. 

Aha Hilal şimdi öldük,” diye düşünürken hem Kemal’e hem kendine küfürler ediyordu. Mustafa Bey Artvin’deki fabrikanın müdürüydü.

“Ben aramadan beş dakika önce ayrılmışsınız.”

İşte bu şok etkisi yaratmıştı Hilal’de. Kemal’e göz ucuyla baktı alacağın olsun, dercesine.

“İstanbul’a sabah mı dönüyoruz?”

“Hayır bu gece dönüyoruz,” diye yanıtladı Murat.

Ayrılık vakti. Hiç hoşuna gitmemişti her ikisinin de. Ama çare yoktu. Bir müddet bu şekilde geçmeliydi. Kemal Hilal’i burada bırakıp dönmeyi hiç istemiyordu. Ona söz vermişti. Gidecekti. Ve Hilal’in burada kalmasını bir şekilde sağlayacaktı. Anlamış olacakki Hilal konuşmaya girdi.

“Abicim ben burada kalacağım müsaadenle?” 

Kaşlarını çattı Murat, Kemal’e baktı. İtiraz etmiyordu Kemal. Oysa ki etmesi gerekiyordu. Rize’ye gitmeden önce tam da burada ikisi de hem fikirdi Hilal’in İstanbul’a gelmesi konusunda.

“Hayır geleceksin!” dedi Murat bir çırpıda.

Derin bir nefes alıp verdi Hilal. “Abim lütfen çok değil bir hafta on gün sonra zaten geleceğim. Ama şimdi burada kalmalıyım.”

Kemal hâlâ bir şey dememişti. Elindeki anahtarı evirip çeviriyordu. Kemal’de kalmasını istemiyordu hem de karısı olmuşken. Ama söz sözdü. 

“Sen bir şey söylemeyecek misin Kemal? Sen sustuguna göre seni ikna etmiş olmalı yoksa kavga mı ettiniz? Nedir bu sakinliğin?” 

Kemal anahtardan başını kaldırdı. “Hayır kavga etmedik. Ama ikna ettiği doğru!” 

Murat elini çenesine dayadı. Konu ilginç olmaya başlıyor diye geçirdi içinden. “Ee nasıl ikna etti anlat bakalım?” 

Hilal’in gözleri bir Kemal’e bir ağabeyine yer değiştirip durdu. Konuyu sessizce dinlemeyi seçti Nergis, o da Hilal’i gözlemliyordu. Daha ilk dakikadan bir farklılık sezmişti. Ne olduğuna anlam vermeye çalışıyordu.

“Biz sadece konuştuk ve anlaştık.”

“Onun abisi benim ve benimle anlaşması gerekiyor,” dedi Murat en otoriter sesiyle. Ortam gerilemeye yüz tutmuştu. Hilal yerinden kalkıp ağabeyinin yanına oturdu. Elini omzuna dolayıp, “Abicim bunda kızacak ne var? Hem ben bu odunu ikna falan etmedim. Kabul etmek ya da etmemek gibi bir seçeneği mi var onun? Tabii ki benim abim sensin, Kemal’e de söyledim sana da söylüyorum ikinizde bana güvenmek zorundasınız bunun için de burada kalacağım.” 

Cümlelerini bitirdiğinde göz ucuylayla kocasına baktı Hilal. Kemal’in gözleri ateş saçıyordu. Hilal ağabeyinin gönlünü ederken Kemal’i fazla harcanmıştı. Tam da şu an anladı ne kadar ağır konuştuğunu. Ama Kemal bilmeliydi sadece ağabeyini ikna için bu şekilde konuştuğunu. Hilal’e hiç öyle gelmiyordu. Bildiğin üzerine alınmıştı. Ya da Hilal’e öyle geliyordu. 

Masadan hışımla kalktı Kemal. “Bu konuşmadan anlıyorum ki Kemal hiç kimse!” 

Masadakiler Kemal’in kırıldığını fark etmişlerdi. Hem Murat hem Hilal bir şekilde kırmıştı Kemal’i. Sessizliğini hâlâ koruyan Nergiz susmaktan vazgeçti.

“Abicim yanlış anladın.” Ayağa kalktı ama gözleri Murat’i esir almıştı. Ve en öldürücü bakışları ok niyetine kocasına fırlatıyordu.

“Otur yerine Kemal! “diye çıkıştı Murat. Kemal ömrü hayatında Murat’a hiç saygısızlık yapmamıştı. Murat’ın bu yaptığı da ilkti. Murat’a bunu yaptıran içindeki ağabey kıskançlığı ve aklını kurcalayan şeylerdi. Selim zaten başlı başına dertti Murat için.

Kemal ne oturuyor ne de adım atıyordu. Başını boşluğa çevirmişti.

Hilal ise kocasının kalbini numaradan söylediği sözlerle bile olsa kırmanın üzüntüsünü yaşıyordu. Hiç konuşmadı.

“Otur dedim. Özür dilerim ben biraz gerginim yoksa bilirsin böyle konuşmak bize göre değil.”

Sessiz ve sakin bir sesle konuşmuştu Murat. Kemal usulca yerine geri oturdu. Çekip gidebilirdi ama sonrası daha büyük bir saygısızlıktı. Bunu gayet iyi biliyordu. 

Hilal en mahcup haliyle, “Özür dilerim Kemal, inan öyle demek istemedim,” dedi. 

Kemal hâlâ ne ikisine bakıyor ne de tek kelime ediyordu.

“On gün değil. Bir hafta ve tek şart!” dedi Murat. Hilal’e dönerek.

“Başımla…”

“Nergis burada kalacak senin yanında ve bir an olsun ayrılmayacak yanından.”

Nergis’e döndü Murat. “Saat başı bana ya da Kemal’e rapor edeceksin.”

Hilal kendini bıraksa şu söylenene kahkahalarla gülerdi. Bir tarafı gülerken bir tarafı sinirle dolmuştu.

“Oldu, başka? Askeriyeden birde yüzbaşı dikin başıma tam olsun bu mu bana güvenmek?” 

Kemal’den gelen tepki Hilal’in son damlası oldu. Kemal en sert sesiyle “Olmaz, yüzbaşı erkek.”

Hilal iki adama da kısık gözlerle baktı. “İkinizide canı c…….” diyemedi. “Ben burada kalıyorum benim babam da var dedemde siz kimsiniz beyler ayrıca ben aptal mıyım? Basit biri miyim? Bu neyin koruması? Vazgeçtim! Canım ne zaman isterse o zaman döneceğim istanbul’a,” dedi ve hızlı adımlarla eve girdi. 

Arkasından Nergis yavaş adımlarla onu takip ediyordu. Geri dönüp parmağını iki adama dikti.

“Siz ikiniz kocaman bir aptalsınız ayrıca Murat efendi sen gidebilirsin bende Hilal ne zaman isterse o zaman döneceğim ve yine ayrıca sana rapor falan vermeyeceğim,” dedi ve o da eve girdi.

İki küs eş, iki hatunu elinden kaçıran koca başbaşa kaldılar.

Murat, Kemal’e döndü. “Tüh ya küsmeden bir bardak çay getirselerdi. ”

“Boş ver ben getireyim şimdi onların nazı mı çekilir…” dedi Kemal.

Deselerde bu iki adamın içi içini yiyordu. Biri de kalkıp ayranım ekşi demiyordu, demeyi de düşünmüyorlardı.