Eylül 2, 2020

2. Kemal Abim

ile payelll

 

Murat,  Nergis’e delici bakışlarını yollasa da tek sözüyle Nergis kendini affettirirdi. Aralarındaki bağ, aşkın kör kütük ya da  bir erkek bir kadını en fazla ne kadar sevebilirin nişanesi gibiydi. 

Aylin’in yüzü sarardı,  Kemal’e kaçak bakışlar attı. Kadının duydukları yüreğine oturmuştu. Hilal, Kemal’in beşik kertmesiydi. Öyle şeylerin hâlâ var olduğuna inanamadı. 

Hilal peçetesiyle dökülen çayı silerken, Kemal de onunla aynı durumdaydı. Göz göze geldiler o an ve hemen bakışlarını kaçırdılar.

Yıllardır herkesin bildiği ama kimsenin üzerine basmadığı gerçeği pat diye söyleyi vermişti Nergis. Evet, Hilal ve Kemal beşik kertmesi denen o adete maruz kalmıştı.  Dedelerinin fikri, babalarının kararıyla gerçekleşmiş ama onlarda hayat bulmamış bir karardı. 

Hilal on sekiz  yaşına bastığında dedesini  babasıyla tartışırken duymuştu. Dedesi, “Bu iş olacak Mehmet bunun kararını yıllar önce verdik,” demişti. Merak ya kapının önünde dinlemeye devam etmişti. 

Babası Mehmet Bey, “Ben kızımı istemediği kişiye vermem baba! Hilal isterse evlenecek istemezse evlenmeyecek beşik kertmesi umrumda bile değil,” demişti. Bu sözler kulağında uzun süre yankı yapıp beyninde yer bulmaya çalışmıştı ama bulamıyordu. 

Hilal’in beşik kertmesi vardı ve dedesi  evlenmesini istiyordu. İçinde tarifi imkansız korku oluşmuştu o gün. Babası dedesinin sözünü kolay kolay çiğnemezdi.

Ağabeyinin sesini duymuştu, o da içerideydi. “Dede zamanı değil, Kemal daha okulunu bitirmedi. Hilal’in yaşı evlenecek kadar büyük değil hem Hilal daha okula gidecek.” 

Kemal! Daha beşikteyken bağlamışlar sözlerini. Girip çıktığı düşünceleri karmakarışık olmuştu. Kapının önünde dinlerken sırtında bir el hissetmişti, arkasını döndüğünde annesini görmüştü. 

Annesine sarılıp ağlamaya başlamıştı. “Anne beni istemediğim birine vermeyeceksiniz, değil mi?”diye sormuştu.

“Tabii ki öyle bir şey olmayacak tatlım,” demişti Hatice Hanım. Kapıdan çıkan ağabeyiyle göz göze gelmişti, sarılma sırası ondaydı.

Kendini ağabeyinin kollarına bırakıp daha çok ağladı. “Ağlama prenses, sen ne istersen o olacak,” demişti Murat.

Gözyaşları zorla evlendireceklerinden akmıyordu. O, Kemal’i çok seviyordu ama o hep başka kızları tercih ediyordu. On sekiz  yaşında olmasa bile belki bir gün düşünebilirdi onunla evlenmeyi ama Kemal ona kardeş gözüyle bakıyordu. O gün karar vermişti, Kemal istemediği sürece bu evlilik gerçekleşmeyecekti. Kimseyi kendine zorla eş edinemezdi. 

Gecenin tadı kaçmıştı, Murat, “Nergis sen benimle biraz dışarı gelir misin?” dediğinde, Nergis ağabeyine baktı. “Beni  korursun değil mi abi?” 

Kemal, Murat’a bakarak, “Boğazını sıkıp göle atabilirsin,” dedi. Murat, Kemal’ e sırıtarak bakıyordu. Kıyabilir miydi o Nergis’e? 

Giden ikilinin ardından Taner, “Hilal, ne mezunusun?” diye sordu. 

Bu soru çok iyi gelmişti tam aradığı konu değiştirme taktiğiydi. “Ziraat mühendisliği,” diye cevap verdi. Biraz daha muhabbet edip izin isteyip odasına çıktı. Nergis ve Murat’ın  şu an romantizmin dibine indiklerinden adı gibi emindi. O yüzden en iyisi odasına çıkıp uyumaktı. 

Yatağında bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Gözüne uyku haramdı, Aylin odasından çıkıp Kemal’e diş macunu istemeye gitmiş olabilir miydi? Onu hep sevmişti, kıskandığı da olmuştu ama en yogun kıskançlığı bugün iliklerinde  hissediyordu.

Değişik bir duyguydu, elini tutacak eli kırmak, bakacak gözünü oymak, tatlı sözler söyleyecek dili koparmak istiyordu. Bu tür huylar ona uzak huylardı, kendini aşıyordu galiba. Söz konunusu Kemal olunca kendini hep geri çekiyordu. En ufak hareketinde onu zorlamak ya da  kanına girmek öğrendiklerinden sonra yapacağı en son şey bile değildi.

Kapının önünden sesler geliyordu, ağabeyi kesin Nergis’i bırakacaktı. İkisi bir odada kalacakları için çift yataklı oda istemişlerdi. Eline düşmüştü şimdi,

 Nergis’i kimse kurtaramayacaktı. Yerinden hızla kalkıp kapıya yaklaştı. Dürbünden bakıp sırıttı önce müstehcen bir olayla karşılaşmak istemediği için bakması en iyisiydi ama masum gibiydiler, kapıyı açıp ikiliye baktı.

“Aşk böcekleri, yeter artık.”

“Geldim canım,” dedi Nergis. 

“Gel canım gel, benimde seni beklemekten uyku girmedi gözüme.” 

Nergis, Murat’ın arkasına geçti. “Murat bu kız ciddi gibi, üstüme atlamaz değil mi?”

“Yok, Sultan’ım o işlere sen bakıyorsun,” dedi Murat. Gülmemek için kendini sıkıyordu. 

“Abi bırak kızı içeri girsin, sende git uyu.”

“Hemen gidiyorum bacım hadi size Allah rahatlık versin.” Hızlı adımlarla ayrıldı yanlarından. 

Nergis nişanlısının arkasından sinirle baktı. “Hain müstakbel,” diyerek gözlerini kıstığında içeri çekildiğini geç fark etti. Her yerini sıkmaya başlamıştı Hilal. 

Elinden kaçırınca ne bulduysa Nergis’e fırlattı. Bütün yastıklar yorganlar çarşaflar havada adeta uçuyordu. “Sen deli misin, hiç tanımadığımız insanlara söyledin o aptal hikayeyi?” 

Hilal’in gazabından kurtulmaya çabalıyordu. “Canım valla aklıma o geldi yoksa eve her gün kırmızı gül gönderen çocuğu mu anlatsaydım?” 

Kendini savunma şekli bile değişikti Nergis’in. “Bak hâlâ ne diyor, kızım abim beni kesseydi, orada ödüm koptu ömrümden yıl gitti.” 

Elini beline koydu Nergis. “Aşk olsun kanka, ben izin verir miyim öyle şeye, hem abim seni korurdu ona güvenerek söyledim.” 

Duydukları öyle komik gelmişti ki kahkahalarla gülmeye başladı Hilal. Ağabeyi onu korurmuş… 

Karşısında durmuş Hilal’e bakıyordu. “Ne gülüyorsun be?” 

Susup ciddiyetini geri takındı. “Abisi korurmuş… Abin ateşe odun atıyordu ama hem senin abin beni niye korusun ayrıca oraya geliyorum nasıl söylersin beşik zıkkımı olduğumuzu?” Öfkesi taptaze geri gelmişti, elindeki otele ait terlikle üzerine yürümeye başladı. 

“Canım vallahi ben o kızı biraz mors etmek için dedim valla başka niyetim yoktu,” derken geri geri kaçıyordu Nergis. 

Hâlâ üzerine yavaş yavaş ilerliyordu Hilal. “Sana ne abinin aşk hayatından he sana ne? Ben  karışıyor muyum abimin aşk hayatına ama yok karışmalıydım senin gibi bir çatlakla evlenmesine nasıl izin verdim?”

Elindeki terliği isabet alıp fırlatmaya hazırlanıyordu ki Nergis, “Aptalsın sen görmüyorsun değil mi?” dedi. 

“Bana aptal diyene bak, neyi görmüyormuşum ben?

Nergis eline geçirdiği yastığı siper aldı. “Kemal Kurşunlu Hilal Karaçay’a aşık,” dedi Nergis. 

Ruhu bedeninde ayrıldı, meftayı nasıl bilirdiniz sorusuna kafası karışık bilirdik cevabını uygun gördüler. Odaya bir sessizlik hakim oldu. İçindeki ses tekrar ediyordu. “Ne dedi o?” Yine ve yine soruyordu, elindeki terlik havada asılı birkaç dakika kalmış olabilirdi. Duydukları beyninde yankı yapıyordu.

Nergis’in, “Hilal?” demesiyle kendine geldi. 

“Konuşma bitti Nergis, yatalım.” 

“Neden bitiyormuş konuşma, hiç de bitmedi.” 

“Yoruldum ben uykum geldi.”

Nergis daha fazla uzatmadı, hiç iyi görünmüyordu arkadaşı. “Tamam, yatalım ama beni affettiğini duymam lazım yoksa seni sabaha kadar uyutmam.” 

Bu kız dünyada sahip olabileceği en dengesiz ve en sevimli arkadaştı. Yavru köpek şeklini almış yüzü çok komikti. “Affettim ama bir daha yapma rica ediyorum, çok utandım.” 

“Denerim,” derken yüzünü yana çevirdi Nergis. 

“Nergis!” diye bağırıp yatağına girdi. Gecenin dördüydü ve hâlâ bir sağa bir sol dönüyordu. Beyninde aynı söz milyon kere dönmüştü belki de. “Kemal Kurşunlu Hilal Karaçay’a aşık.”

Buna inanmak istese de üzülmemek için inanmamayı tercih ediyordu. Nergis onu  çok sevdiği için bu konuma layık görüyordu. Aklınca yakıştırma yapıyor, arabuluculuğu üstleniyor, inandırmaya çalışıyordu. O cümleyi Kemal’in ağzından duysa bile gözleriyle görmedikçe, hissetmedikçe inanacak değildi. 

O sabah gözlerini zor açmıştı, Nergisin başında uyandırmak için kendini parçalaması görülmeye değerdi. Kahvaltı faslından sonra Trabzon turuna başlayıp akşamın kör karanlığına kadar gezmişlerdi. Aylin kötü birine benzemiyordu, başka şartlar altında tanışsaydılar iyi arkadaş olabilirlerdi. 

Öyle süslü şehir kızları gibi de değildi. Her konuda bir fikri vardı. Aptal biri olmadığı kesindi. Düşmanını küçümsemiyordu. 

Turları Trabzon merkezde son buldu. Anneler de yarın gelecek ve son hazırlıklarla ilgilenecekti. İstanbul’daki hazırlıklar için oraya gidilecekti. Kınayı Trabzon’da düğünü İstanbul’da yapmaya karar verilmişti. Düğün gününü heyecanla bekliyorlardı. 

Misafirleri otele yerleştirip evlerine geçtiler. Kıskanç erkek varsa hayatınızda çok da talihli sayılmazsınız, Hilal böyle düşünüyordu. Taner ve Kerem’den  korumak için her yola başvuruyordu Kemal ve Murat. 

Kemal ve Hilal’in merkezdeki evi de tabii ki karşılıklı iki kocaman daireydi. Ailelerinin her şeyi beraber yapma huyu yıllar içinde hiç azalmadan devam ediyordu. Kemal’in babasının erkek kardeşi olmadığı gibi Hilal’in de amcası yoktu. İki eski dost birbirlerini kardeş bilmişlerdi. 

Hilal’in beş tane halası vardı. Hala lazım herkese özellikle de Hilal’inkiler gibi olmalıydı.  Onlarla geçirdiği bir saatte güldüğü kadar belki bir yılda gülmüyordu. Eğlenceli Karadeniz kadınlarıydılar. 

Ertesi sabah istanbul’a gidecekleri için evlerine çekildiler. Murat ve Nergis nereye kayboldu Allah bilirdi ama zaten bunu kimse umursamıyordu. Kemal bu işe bozulsa da yapacak bir şey yoktu. 

Kemal kendi dairesinde, Hilal de kendi dairesindeydi. Allah ona yardım etsindi. Klişe bir söz vardı, elini uzatsa yakalayacak kadar yakın yıldızlar kadar uzak… Bu cümleyi her kim kurmuşsa çok mantıklı bir iş yapmıştı. Açının açılımı gibiydi… 

Eline laptopunu alıp balkona çıktı. Dubleks evin güzellikleri büyük ve ferah bir balkon, denizin tuzlu havası bir fincan kahve ve derbeder bir kadın… 

Düğünde giyeceği kıyafeti seçmeye karar verdi. O site senin bu site benim gezdi durdu. Onun sırtı açık, bunun göğsü, bunun bacak yırtmacı fazla bu çok dar, bu çok bol, bu parlak bu sönük beyni döndü. Evet zengin ve rahat bir hayatı vardı ama çok açık giyindiği hiç olmazdı. Sadece azıcık, çok gerekirse. 

Ama bu sefer biraz farkı olsun istiyordu. Her ne kadar ağabeyi ve babasından ufak çaplı bir fırça yiyecek olsa da en son bir elbisede karar kıldı. Gece mavisi bedenime tam oturan kumaş göğüste bitiyor. Kollar ve omuz aynı renk dantelli bir tül ile kapanıyordu. Azıcık yaka dekoltesi vardı ama kime göre azıcıktı, tartışılırdı. 

“Asla olmaz,” sesiyle fırladı. Bilgisayar kucağından düştü. Çığlık attı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. İdrak etmesi birkaç saniyesini aldı. 

Bitişik balkondan bakan ve çarpıkça sırıtan adamdan aldığı bakışlarını yerdeki artık çalışmayan bilgisayara yöneltti. 

“Delirdin mi sen, ne diye sessiz geliyorsun? Bak ne yaptın!”

“Sana bilgisayar alırım ben yeter ki o elbiseyi giyme.”

Kalbi korkudan hâlâ hızlı atıyordu, henüz geçmiş değildi. “Ne elbisesi, ne saçmalıyorsun sen?”

“O, bilgisayarda derin derin bakıp, bakarken de sırıttığın elbise.” 

Bilgisayarına baktı Hilal, aklı yeni yerine geliyordu. “A, o mu?” Elini beline yerleştirdi. “Neden olmazmış?” 

“Giyemezsin çünkü o elbisenin her yeri açık abinle beni katil etme gibi bir çaban mı var senin?”

Tırnak inceleme sırası Hilal’e gelmişti. “Ah tabii, abim ve sen benim artık yetişkin bir kadın  olduğumu göremiyorsunuz. İstediğimi giyerim aslında acaba giysem mi diye düşünüyordum demek ki giymeliyim.” 

“Giyemezsin”

“Giyerim.” 

“Mavi, sen o elbiseyi giyme!” 

“Kendi işine bak Yeşil, istediğimi giyerim. Yarın ilk işim terziye uğramak olacak.” 

Derin bir nefes alıp verdi. “Peki, giy ama demedi deme sana asılan o dekoltenin içine düşen olursa fena çarparım.” 

“Kemal, git uyu yorgunluktan saçmalıyorsun, lisede değiliz bana asılan olursa ben kendim hallederim kimseyi öldürmenize gerek yok.” Lise ikinci sınıfta peşinde dolaşan birkaç kişiyi hırpalamıştı Kemal. 

“Hep inat çok inatsın ama ben sana sözümü söyledim sonra demedi demezsin.” Söylenerek eve girdiğinde, Hilal eğilip  kırık bilgisayarını topladı. Gözü gibi baktığı bilgisayarıyla yolları ayrılıyor gibiydi. Kemal’e olan kızgınlığından söylenerek eve girip kapıyı çarptı. 

“Giyerim, giyeceğim.” 

İstanbul’a inmiş, eve doğru ilerliyorlardı. Aynı arabadaydı, Kemal, Hilal, Nergis ve Murat.

 “Hilal, masanın üstünde bilgisayarın iki parça duruyordu hayırdır sakarlığın mı tuttu?” Dün gece fark etmiş ama sormaya fırsatı olmamıştı Murat’ın. 

Tabii ki konuyu anlatacak değildi. “Yok abicim uyuya kalmışım, rüyamda öküz çarptı bana korkuyla fırladım kucağımdan düştü.” 

“Bana öküz deyip durma,” dedi Kemal, ön koltuktan. 

Murat kaşlarını çatmıştı orta aynadan Hilal’e bakıyordu, ardından Kemal’e döndü. “Seninle ne alakası var Kemal?” 

Kemal bir çırpıda her şeyi anlattı Murat’a,  tabii çokça basite alarak.

“Hilal o elbiseyi görmek istiyorum,” dedi Murat. “Sen kendine yakışanı giyerdin, ne bu heves?”

“Abisi evleniyor, farklı olmak istemesi normal, abartıyorsunuz,” dedi Nergis. “Hem göreceksin de ne olacak?” 

“Bakacağım,” dedi Murat. “Sadece merak ettim.”  

“Bakma Murat bakma, rahat bırakın kızı ne isterse onu giyecek.” Nergis, Hilal’e dönerek göz kırptığında iki kadın birbirine gülümsedi. 

“Murat sen tam bir kılıbıksın hem de en iyisinden,” dedi Kemal, başını iki yana sallarken gülümsüyordu. Kızlar da kendini sesli gülümsemekten alamamıştı. 

“Gül sen gül, seni de göreceğim ben, sen ne tür bir kılıbık olacaksın bakalım,” dedi Murat, hiç şikayetçi değildi sözlerden. 

“Hiç öyle bir niyetim yok,” dedi Kemal.

“Niyetle olmuyor o işler haberin olsun.” 

“İşine bak Murat, beni şirkete bırak oradan ne haliniz varsa görün,” dedi ama  ses tonu ciddiye binmişti.

Murat kızları eve bırakıp şirkete dönmüştü. Kızlar biraz sere serpe dinlenip alışveriş için dışarı çıkmıştı. Nergis ve Murat’ın İstanbul’daki evlerine uğramışlardı. Mobilyalar döşenmiş, perdeler asılmış, çeyiz yerli yerine düzenle döşenmişti. Hilal ve Nergis Ankara’dayken hiç boş durmamıştı anneleri. Birkaç eksik tespit ettiler, onları almak için dışarı çıktılar.

Nergis yıllardır yanından hiç ayrılmamıştı ama düğünden sonra onu eskisi gibi görmeyecekti. Bir tek buna içerliyordu, yalnız kalacaktı. Gelinlikçi de son provalar gerçekleşiyordu. Gelinliği Ankara’da diktirmişti ama bazı yerlerini değiştirmek istemişti daha sonradan. Birkaç yerine dantel ve taş döşetiyordu şimdi. Yarı kabarıktı. Göğsünden eteklerine ışıl ışıl taşlar iniyordu. 

“Nergis muhteşemsin…” 

“Hadi canım, laf olsun diye söylemiyorsun değil mi? Abin beğenir mi sence?”

“Sen deli misin abim sana yeniden aşık olacak.” 

Aynada kendini inceledi bir müddet. “Olmuş olmuş,” dedi keyifle. 

“Çıkarayım da döşesinler taşını falan bitince alırız, çıkalım sonra senin elbiseni ayarlayalım.” 

“Tamam git değiş bekliyorum,” dedi Hilal.

Kına için son derece açık ve göz alıcı bir elbise aldı Hilal. Sonuçta bu kına kadınlar arasında yapılan bir gelenekti. Nergis de kına kıyafetini açık ve göz alıcı seçmişti. Gelin görümce gecenin yıldızı olmaya karar vermişlerdi. Neredeyse Türkiye’nin her yerinden arkadaşları gelecekti. Akrabalar olarak zaten kalabalıklardı, Trabzon’un en büyük mekanını tutmuşlardı ve deli gibi heyecanlıydılar.

Bir mağazanın önünden geçerken gördüğü elbiseyle kısa süreli bir şok yaşadı Hilal. 

“Çok mu beğendin? E, hadi girip alalım,” dedi Nergis. 

“Bu elbise Kemal’in beğenmediği elbise,” dedi şokla. 

Nergis dudaklarını büzüp, “O zaman kesin alıyoruz,” dedi. 

Hilal’i çekerek mağazanın kapısından içeri sokup hemen elbiseyi istedi. Bilgisayarda göründüğünden çok çok daha güzeldi. Kumaşı göz alıyordu, ne mat ne parlak karışımı tülü çok kaliteli duruyordu. Göz rengiyle eş sayılırdı. Hemen giyip çıktığında, Nergis ıslık çaldı. “Kızım sen neymişsin, mükemmel oldu.” 

Mağazadaki çalışan kızlar da hayran hayran bakıyordu. “Alıyorum,” dedi gülümseyerek. “Çok sevdim. Abim bir şey derse sana bırakıyorum.” 

Göz kırptı Nergis. “Sen onu bana bırak.” 

“Bıraktım, senin olsun,” derken küçük bir kahkaha bıraktı. 

Birkaç şey eksik kalsada fazlasıyla yorulmuşlardı. Kalanları yarın halletmeye karar verdiklerinde araba  tıka basa dolduydu. Sözde birkaç eksik için çıkmışlardı. Eve geçip yemekleri hazırlayıp ağabeylerini beklemeye başladılar. Uzun köşe koltuğun bir tarafında Nergis, diğer tarafında Hilal uzanırken günün verdiği yorgunlukla uykuya daldılar.

Hilal rüyasında ağabeyinin sesini işitiyordu. “Şunların haline bak Kemal.” Ayak sesleri gelip dibinde durdu. “Uyuyan cadılar,” dedi Kemal.

Zihni hâlâ uyuyordu ve rüyasında dahi olsa o cevabı vermeliydi. “Kes sesini Kemal, cadı senin kardeşindir.”

Hilal başına isabet edilen yastıkla yerinden sıçradı. Bunu beklemiyordu, gülse mi kızsa mı, bilemedi. Etrafına bakınınca elini alnına vurdu. 

Nergis uykulu gözleriyle, “Sensin cadı,” diyerek yerine yerleşiyordu. “Ne kadar tatlı uyuyordum, neden geldiniz?” 

Sakince çöktü yerine. “Aman ya…  ben rüya görüyorum sandımdı.” 

Bir anda herkes gülmeye başladı, Hilal de dahil. 

Tam bir haftayı koşturmacayla  tamamlayıp Trabzon’a dönme vakitleri gelmişti. Bir hafta sonra düğün vardı. Düğün için aldığı elbiseyi tabii ki kimseye göstermemişti. Oradaki hazırlıklar tamamdı, sıra Trabzon’da olandı.  

Gerçi çoğunu anneleri halletmişti. Hilal, Nergis’le dönecekti. Ağabeyleri iki gün kala geleceklerdi. Yüreğini orada bırakıyordu, onu her gördüğünde daha fazla bağlanıyordu. Yakınında olmak, her ne kadar aralarında bir şey olmasa da onu mutlu ediyordu. Çaresiz platonik olup çıkmıştı. İçindeki acı onu isyana çağırıyordu. 

“Hadi hanımlar geç kalıyoruz, ne bitmez hazırlık bu?” diye söylenen Murat volta atıyordu salonun orta yerinde.

Yarın sabah gidiyorlardı, bu akşamda dışarı çıkmaya karar vermişlerdi. Biraz güzel olalım diyen hanımlar vaktin geçtiğini anlamıyorlardı. Aynaya son kez baktı.

“Ben güzel miyim Nergis ?”diye sordu, duymak istercesine. Son zamanlarda kendinden şüphe etmeye başlamıştı. İlgilendiği biri vardı ve onu görmüyordu, git gide içe kapanıyordu benliği.  

“Sorumu kız o?” Yaklaşıp  omuzlarından tuttu Nergis. “Sen peri kızları gibisin.” 

Dudak büktü. “Son zamanlarda kendimi kötü gibi hissediyorum.”

“Kuzum ben senin yarın kadar güzelim şakamı ediyorsun? Hem neden öyle düşünüyorsun?” 

Gerçeği söyleyemediği için farklı yollar tercih etti. “Baksana yirmi üç  yaşındayım ve hiç beğenenim, talibim yok bir sevgilim bile yok.” 

“Sen istedinde olmadı mı, sen istemiyorsun şekerim.” 

“He zaten etrafım erkek kaynıyor.” 

“Sen etrafına alıcı gözle bakmıyorsun ki.”

“Çenen düştü, abim bağırıp duruyor yürü hadi Murat’ın sultanı.” 

Bol eteğini biraz daha çekiştirip bluzuna çeki düzen verdi.”Fena değilim aslında.”

“Sen yürüyen felaketsin geçtiğin yerler sallanıyor canım ama hanımefendi utanmasa kraliçenin aynasına soracak, bize inandığı yok.” 

Yürü hadi yürü, gevezelik de üzerine yok.” 

İtişe kakışa salona girdiklerinde ağabeyleri  dikilmiş ikisine bakıyorlardı. 

“Murat evde mi yeseydik yemeği?” dedi Kemal.

“Olabilir, tost falan iyi giderdi doğrusu,” diye yanıt verirken güzel nişanlısını süzüyordu. 

“Allah’ım neydi benim günahım, kıskanç abinin elinden kurtuldum derken ultra kıskancına tosladım.” Ellerini havaya açıp kapattı. “Yürüyün beyler, ya bizi yemeğe götürsünüz ya da ben başınızın etini yer doyarım.” 

Arabayı park edip asansörle en üst kata çıktılar. Hilal’in evinin önünde bir şey vardı. İlk bakışta kavrayamamıştı ama dört kişi durmuş kapıdaki beyaz lalelere bakıyordu. İlk hareket Kemal’den geldi. Eğilip yerdeki büyük bir demet laleyi eline aldı. Üçü de durmuş onu izliyordu.

Sağına soluna baktı. Sonra içinden bir not çıkardı ve sesli bir şekilde okumaya başladı.

“Seni seviyorum Karadenizin mavi gözlü kızı.” 

Çiçek Hilal’e gelmişti öyle mi? Ağızı bir karış açık bakıyordu. Bir tek onun gözü maviydi, Nergis olamazdı, onunki de Kemal gibi yeşil tonlarıydı. Şoktan kurtulmaya uğraştı, bir elinde çiçek bir elinde not, yüzü azılı katilleri bile kıskandıran sertlikle Kemal ona bakıyordu. Murat, Kemal’in elindeki notu alıp baktı.

Ağabeyi notu okuyup Hilal’e döndü. “Hilal, bana söylemen gereken bir şey var mı?” diye sordu.

Şok geçti ama şimdi korku sardı genç kızı.  “Abi ben, benim bir ilgim yok bununla.”

“Peki bu ne Hilal?” diye gürledi Kemal.

Ne dese, nasıl inandırsa bilmiyordu. “Kemal gerçekten bilmiyorum, biri şaka yapmıştır ben gerçekten bilmiyorum.” 

“Bacım sen öyle diyorsan öyledir,” dedi Murat. 

Kemal’in kafasında dumanlar çıkabilirdi, öfkeden kızarmaya başlamıştı. “Ne demek öyle diyorsa öyledir? Murat bu çiçeğin bir anlamı ve bir sahibi olmalı.” 

“Uzatma Kemal, bir sahibi varsa bile kardeşime değer verdiğini gösterir.” 

Ağabeyinin sözleri Kemal’i hiç tatmin etmedi. “Ya sen söyle ya da ben bulur onu tanınmaz hale getirim,” diyerek Hilal’e doğru bir adım attı. 

“Bilmiyorum diyorum, aptal mısın? Git kimi buluyorsan bul.” 

“Kemal o bir genç kız, bunlar normal bunun için Hilal’i suçlayamayız,” dedi Murat. 

Bazen bu senin abin benim abim muhabbeti kabak tadı veriyordu, hayır Hilal’in ağabeyi vardı. Gerekirse onu korurdu, tamam Kemal de korurdu ama bu biraz fazla değil miydi? 

“Sen ne demeye çalışıyorsun?” diye diklendi.

“Ne demeliyim sen söyle?” 

“Bana kimse çiçek gönderemez mi? Pekala gönderir bak hem de en sevdiğim çiçekler.” 

Ama gerçekten çok merak etmişti, onu çok iyi tanıyanlar bilirdi beyaz lale sevdiğini.

“Bunu mu anladın o kadar sözden?”

“Evet, ben birini gözüme kestirdim hem de dedim ki benim iki abim var, evimin kapısına çiçek bırak hem de beyaz lale olsun ve abilerim çileden çıkıp beni öldürsünler diye de özellikle tembih ettim,” diye hafif sert bağırdı. 

Artık sinir katsayısı artmıştı, ne dese ikna olamayacaktı. Üzgündü, ona abi demesinden ne kadar nefret ettiğini biliyordu Hilal. ‘Bana abi deme,’ diye az fırçasını yememişti. Nedenini sorduğunda, ‘Arkadaşınmışım gibi düşün,’ demişti.”

Nergis neden susuyordu? Her zaman riv riv konuşan kız şimdi ağzını bile açmıyordu.

Kemal elindeki çiçekleri Hilal’in göğsüne bastırdı. “Sen ona deki benim Kemal abim adam öldürmeye çok meyilli bir daha bana çiçek yollarsan en yakın ezana selan verilecekmiş.” 

Çiçekler kucağında kaldı, Kemal seri şekilde kapısını açıp evine girdi. Arkasından da Nergis girdi. Kapıyı kapatmadan, “Canım, yarın konuşuruz abime bakayım fazla abarttı,” dedi, Murat’a göz kırpıp kapıyı kapattı.

“Hâlâ aşk seremonisi sergiliyorsunuz karşımda. Ben gidiyorum yatmaya, uyuyabilirsem bu sinirle artık,” diye çemkirip odasına ulaştı.

Sabaha karşı zar zor uykuya dalmıştı. Uçağa yetişmek için erken kalkıp hazırlandı. Murat bıraktı havaalanına, Kemal yoktu. Hâlâ öfkeliydi ona, tanımaz bilmezmiş gibi suçlamıştı. O ki erkekleri bardak ve kalemlerle kovalamış kızdı. Çok iyi olmuştu, gidiyordu acı yerine kalbinde öfke taşıyarak, öfke insanı dinç tutuyordu. Buna kanaat getirmişti.