Eylül 2, 2020

3. Ney Mavi Ney

ile payelll

 

 

İstanbul’dan döneli beş gün olmuştu. Murat gelmişti ama Kemal yoktu. Sormamıştı Hilal ama bugün gelecekti, duymuştu. O gecenin ardından o konu hiç açılmamıştı. Öfkesi hala tazeydi çünkü ona inanmamıştı. Söyledikleri onu ikna edememişti ve onun için yapacak bir şeyi yoktu. İster inansın ister inanmasın düşüncesini taşıyordu. 

Ama onu deli gibi özlüyordu. Bir hafta beraber, dip dibe yaşamışlardı. Yıllardır bu kadar uzun vakit geçirmemişlerdi. Şimdi görse önce sarılmak sonra içinden geldiği gibi sayıp sövmek istiyordu. O, umutsuz vakanın umutsuz mahkumuydu. 

Onu dualarına bile sığdıramıyordu. Allah’ım beni sevsin bana gelsin, bile diyemiyordu. Kendine yediremiyordu, hani şu halk arasında klişe olan sözü kendine söyleyip duruyordu; Gelirse senindir gelmezse hiç senin olmamıştır. Hilal’in yaptığıma tek açıklama şöyle de  olabilirdi; Armut piş ağızıma düş.  

Kuaför ömrü hayatında böyle kalabalık görmüş müydü? Bir kısım da başka salondaydı. Kınaya hazırlık son sürat devam ediyordu. Elbisesine göz attı, straplez kırmızı balık elbisenin beyaz tenine verdiği hava mükemmeldi. Saatler ilerlerken sırayla  saçları ve makyajları yapılmış, bitmiş elbiselerini  giyiyorlardı. Giyinip ortaya çıktığında salondaki kızların, “O” seslerine maruz kalmıştı. 

Okuldan, aileden genç kızlar vardı. İçlerinden biri, “Cicim o benim aslında, sen yanlış bakıyorsun?” dedi. 

Gülüşme sesleri yükseldi. Gerçekten muhteşem olmuştu Hilal ama gelinle yarışamazdı. Gelinlerin ayrı bir havası olurdu. Nergis nefes kesiyordu, zavallı ağabeyinin kalbine zarar güzellikteydi. 

El çırptı Hilal. “Hazır mıyız kızlar? Birazdan beş araba bizi almaya gelecek.” 

Okuldan arkadaşları olan Figen, “Nergis, yakışıklı ve karizmatik abin gelecek mi bizi almaya?” diye sordu.

“Bilmiyorum ki canım,” dedi Nergis, yandan Hilal’e bakarak. Hilal’in keskin bakışları Figen üzerinde sabitti. 

“Çok sulanma Figen sevgilisi var?” dedi Hilal, aniden. 

Elbisesini savurarak yanına geldi Figen. “Olsun bebeğim, bakmak, konuşmakta mı yasak?” 

Okulun bütün erkeklerini elinden geçiren Figen için uygun bir cümleydi ama kıskanıyordu. 

Kendi kendini yerken telefonunun sesini duydu, Kemal arıyordu. 

“Ne var?”

“Ne mi var? Bu nasıl konuşmak böyle?”

Derin bir nefes aldı, adamın ne suçu vardı ki? “Ne oldu Kemal? Biraz gerginim çabuk söyle!”

“Bir şey yok sizi almaya geldik, çıkın artık.” 

“Ee şey,” derken elbisesi geldi aklına. 

“Ney Mavi ney?” 

Kemal ona Mavi diyince bütün bedeni önce kasılıp sonra gevşiyordu. Mayışmak üzereydi. 

“E, benim elbisem biraz şey de arabayı kapıya biraz yanaştırır mısın? Birde  arabada şal gibi bir şey var mı acaba?”

Kemal’e olan öfkesini unutmuş, hiçbir şey olmamış gibi ricalarda bulunuyordu ve bunu umursamıyordu. 

“Nasıl şey ne giydin? Nasıl Allah’ın belası bir elbise giydin sen?”

“Şimdi burada seninle tartışmak istemiyorum, dediğimi yap yoksa bu şekilde çıkarım dışarı kendin görürsün.” 

“Kapat şunu kapat, başımın belaları! Nergis’de mi o şekilde giyindi?” 

“Yok, onunki yerinde abimin korkusu yetiyor ona.” 

“Sende biraz korksana.” 

“Kapat Kemal kapat.” 

Kızlara dönüp hazırlanmalarını, birazdan çıkacaklarını açıkladı. Bir anda salon karıştı, herkes ayaklandı. Eşyalarını toplarken telefonuna gelen mesaja baktı.

Kemal: Dışarı çık! 

Şalı verecek galiba diyerek kapıyı açıp çıktı. 

İstanbul’dan yeni geldiği belliydi. Takım elbisesi hâlâ üzerindeydi. O kadar yakışıklı görünüyordu ki Hilal’e, yeniden aşık olduğunu hissediyordu, nefesini kesecek kadar havalıydı Kemal. O, kadın ırkına zararlıydı, Kemal Kurşunlu onun olmalıydı. 

Bakıyordu ama içini deliyordu adamın bakışları ve bundan birhaberdi Kemal. Onu görünce kaşlarını çattı. Elinde şal falan yoktu. 

Ceketini çıkarttı hızla, ” Mavi sen beni kesin katil edeceksin bu elbiseyi yapan tasarımcıyı bulup ona giydireceğim,” dedi. 

Üzerine üzerine geliyordu. Dibinde durdu, ceketini çıkarıp kadının omuzlarına bıraktı. Bunu yaparken kadına sarılıyormuş gibi hissettirdi. Kokusu Hilal’in tüm vücudunda deprem etkisine sebep oldu. Ceket Kemal kokuyordu ve kadının her hücresine naklini gerçekleştiriyordu. Burada sonsuza kadar kalabilirdi. Böyle bir anı hiç yasamamıştı. Bu duyguyu bile yeni tadıyordu ve anladı ki Hilal daha hiçbir şey görmemiş, hissetmemişti. Yanakları alev almıştı. Bu ona fazlaydı, kırık dökük duygu karmaşasına girdi. Kalbi acıdı bir an, ağlama isteğiyle doldu. Kendini geri çektim.

“Ben ben haber vereyim,” diyebildi. İçeri girerken ağabeyi ve diğerlerinin de geldiğini görmüştü.

“Hazırsanız çıkalım hanımlar, arabalar dışarıda.”‘

“Abin ceketi geçirmiş yine ne kıskanç abin var Hilal,” dedi Figen. 

Hilal de onu taklit ederek, “Yok, bebeğim ceket Kemal’in,” dedi. 

Yüzü düştü Figen’in. “Ah, gelmiş mi? Bende bir göreyim,” diye fırladı dışarı.

Figen, Hilal’in elinde kalacaktı, biraz daha bu şekilde devam ederse. Ya sabır çekerek Nergis’in yanına gitti. Eşyalarını alıp çıkmasına yardım etti. 

“Ceketini sana verdiğine göre barıştınız?” dedi Nergis. 

Barışmak! Tamamen unutmuştu Hilal o konuyu, nasılda yönü değişti onu görünce. “Abini bilmez misin, nasıl gıcık biri ve hayır henüz intikamımı almadım ama bunu şimdi burada tartışmayalım hadi kalk kocan seni bekler.” 

Nergis iç çekti. “Kocam…” 

“Kalk kızım hülyalara dalma, iki gece sonra kollarındasın merak etme.” 

“Hilal!”

“Ne Hilal?”

“Ayıp ayıp.”

“He ayıp canım ayıp.” 

Dışarı çıktıklarında Murat,  Nergis’i görünce ağzı açık kaldı. “Kapat abicim o ağzını,” diyerek gülümsedi. 

Kendine dönen ağabeyinin bakışlarıyla adamın çatık kaşlarını fark etti.  “Senin üstündeki ne öyle kimin o ceket hem neden ceket örttün üstüne ne giydin sen?” 

Murat böyle soru sormayı nereden öğrenmişti? Hilal göz devirip cevap vermedi. 

“Bir şey giymemiş abisi, ben bir şey  göremedim üzerine ceketimi vereyim de bir kaza olmasın, dedim,” dedi Kemal. 

“Kesin şunu,” dedi Nergis. “Bugün benim en önemli günüm problem istemiyorum söyleyeceklerinizi sonraya saklayın hem size ne giyerse giyer size mi soracak? Yeter ama.” 

Beylerin sesi kesilince araçlara yerleştiler. Kızları da yerleştirdiler tam beş araba doldu. Figen ne ara yaptıysa kendini Kemal’in arabasına atmıştı. 

Hilal, ağabeyi ve Nergis’le fotoğrafçıya geçti. Salona çok yakındı, fotoğrafçının hemen yanındaki tuhafiyeden üzerine uygun bir şal aldı. Kemal’in ceketi tansiyonunu yükseltiyordu. On beş dakika sonra fotoğrafçının kapısında Kemal’i gördü. Misafirleri  bırakıp dönmüştü.

 Murat ile Nergis hala içerideydi. Hilal de bekleme bölümünde oturuyordu. Elindeki Kemal’in ceketini sıkı sıkı tutmuştu. Onu görünce yana bıraktı. Gelip yanına oturdu Kemal. Hiç konuşmadılar, bir süre sessizce oturdular. 

“Özür dilerim,” dedi Kemal. 

Beklemiyordu doğrusu bu güne kadar sayısız kavgaları olmuştu ama hiç birbirlerinden özür dilememişlerdi. 

“Anlamadım?” 

“Üzgünüm Mavi, seni o şekilde suçlamamalıydım.” 

“Evet haklısın, boş yere bana bir dünya laf saydın hiç hak etmemiştim.” 

“Biliyorum.” 

“Nasıl emin oldun? Sen benden özür dilemezdin, ne oldu da haklılığımı kabul ettin?” Bedeniyle Kemal’e döndü. Hem çok yakındı hem de çok yakışıklı. 

“Ertesi gün gönderen çiçekçiye gittim.” 

O kadar şaşırmıştı ki Hilal, açılan dudaklarına bakıyordu Kemal. 

“Ne yaptın ne yaptın?”

O kadar güzel bir kadındı ki gülümsemek istedi. “Çiçekçiye gittim ve bil bakalım çiçekleri kim yollamış?” 

Şok olmuş gözlerle izliyordu onu, nasıl bir adamdı Kemal,  üşenmemiş araştırmıştı? 

“Kimmiş gönderen? Doğrusu şu ana kadar hiç merak etmemiştim.” 

Güldü. “Gülme Kemal kimmiş, söylesene.” Merakla kıpırdadı yerinde.  

Gözleriyle Murat’la ile Nergis’in olduğu odayı işaret etti. Önce anlamadı o tarafa döndü Hilal, yine anlamadı. Kemal’e dönerken beyninde şimşekler çakıyordu. Gözleri kocaman açılmış olabilirdi çünkü gerçek anlamda şaşırmıştı.

“Yanlışın olmasın?”

“Hayır, faturayı gördüm.” 

“Ama neden?”

Birden eski ciddi haline döndü Kemal. Duvara baktı. “Bilemiyorum.” 

Hilal de kendi düşüncelerine geri döndü. Sebebi çok belliydi. Saf gibi soruyordu. Kemal’in ona olan tepkisini ölçmek için, kıskandırmak için, olmayan duygularını dışarı vurması içindi. Ama pek de işe yaramamıştı. Yani kıskançlık zaten Kemal de olan bir şeydi. Bundan bir şey çıkaramazdı. Şu hali de bunu açıklıyordu. Bunu şimdi söz konusu etmeyecek ama düğünden sonra hesabını soracaktı. 

“Düğünden sonra ne yapacaksın?” diye sordu Kemal. 

“Buraya geri döneceğim. Hasat zamanına az kaldı.” 

“Hemen dönmesen.”

“Neden, İstanbul’da yapacak bir işim kalmıyor ben yeşillerimi özlerim bilirsin.”

“Abin on beş günlük balayı programı ayarladı ve ben on beş gün şirkette yalnız olacağım. Bana yardım etmeni istiyorum, abinle bu konuyu görüştüm. Onun aklına yattı.” 

“Ama ben… yapabilir miyim?”

“Yaparsın, birkaç günde alışırsın.” 

Kemal’le on beş gün tek başına istanbul?  Onun yanında olmak istese de pek akıllıca gelmiyordu. Daha fazla alışacaktı. 

“Biraz düşünmeliyim Kemal, bilemiyorum daha önce şirkette çalışmadım biliyorsun.”

“Tamam, iyi haberini bekliyorum ama.” 

Kısa süre sonra Hilal ve Kemal de kardeşlerine katıldı. Dördü beraber fotoğraf çekimine katıldılar. Hava kararmıştı. Salonda herkes onları bekliyordu. Elinden geldiği kadar ağabeyi  ile Kemal’i kızlardan uzak tuttu. 

Araçtan inerek çantasını aldığında Kemal’in sesiyle durdu. 

“Mavi?” 

“Efendim?” 

“O şalı dışarıda çıkarma.” 

Gözlerimi kısıp baktı. “Kaybol Kemal,” dedi kapıyı kapatırken ama Kemal’in gülümsemeni görmüştü. 

Ömrü hayatında ki fazla bir ömrü olmadı, bu kadar oynadığını eğlendiğini  hatırlamıyordu. Ayakları şişmişti. Kadınların vazgeçilmez topuk merakı başa belaydı. Nergis ağlamak şöyle dursun kahkaha atmasın diye kısa tutmuştu kına yakılan bölümü. Nereye giderse gitsin yan evden diğerine gireceği için pek baba evi özlemi duymayacaktı.  Zaten ağlayan bir tip değildi. Kulağına eğilip, “Yalandan ağla yoksa kınayı yakmazlar sende abime zor varırsın,” dedi Hilal. 

Yalandan, onu nasıl yaptı sonra soracaktı ya neyse zorla ağlamıştı. Sonrası ver coşkuyu saat on ikiye gelirken misafirlerin çoğu gitmişti. Arkadaşlarının tamamını otele yerleştirmişlerdi. Araçlar  grup halinde otele bırakıyorlardı. Bu kızlar Hilal’i öldürecekti, Kenan’a sulanan bile vardı. Ama Kenan da yakışıklıydı. Abisine de çok benziyordu. Bu kızları bir an önce göndermeliydim buradan. 

Anneler de eve gitmek için arabalara yerleştiler. Kemal onları bırakacaktı. Bugün bayağı yorulmuşlardı. Murat ona geri gelmemesini kalanını halledeceğini söyledi. 

Odasına girip ayakkabılarını göremeyeceği bir köşeye fırlattı. İnim inim inliyordu. “Anne ben ölüyorum galiba bir şeyler yap.”

Annesi hiç istifini bozmadan, “Ölmezsin  ölmezsin ama ben sana su kaynatayım ayaklarını koy içine iyi gelir,” dedi. 

“Annem annem, canım annem ama yapma ben duşa gireceğim saçlarım da bir ton sprey var.” 

“Tamam ben yatıyorum.” 

“Tamam anacım iyi geceler.”

Annesi arkasını dönüp giderken aklına gelen şey ile geri döndü. “Hilal sana görücü çıktı bilmeni isterim.”

“Ne?” diyerek anlık tepkisini vermişti. 

“Evet, doğru duydun.” 

Başını yastığa gömerken, “Salla anne istemiyorum görücü falan ben,” diye mırıldandı. 

“Zaten salladım, Kemal tanıyormuş ve hiç uygun olmadığını söyledi.” 

Başını gömdüğü yerden anında kaldırdı.

“Kemal ne alaka ona mı soruyorsun?”

“Sultan annene söylemişler o da gelirken arabada bana söyledi, Kemal de yanımızdaydı.” 

Sinirle yerinden kalkıp, banyoya girdi. Hemen uyumalıydı, bu, en iyisi olacaktı.

Kemal, Kemal, Kemal her yer o olmuş. Hilal’e zindan bu hayat bundan sonra uzaktan sevmek daha kolaydı. Vardı biri  gönlünde, ince usul seviyordu kimse sana karışmıyor, onu hatırlatmıyordu. Bir yerlerde hep var oluyordu. 

Eski bir şarkı, “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli…” Ve hak vermeye başlamıştı. Yeterince içi sızlıyordu. Fazlasını kaldırabilir miydi,  bilmiyordu. Sevmek kolaydı ama o kişinin gönlü senin değilse sadece acıdan, üzüntüden ibaretti. Tıpkı Hilal gibi. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmak çok zordu. Gittikçe de zorlaşıyordu. Düğünden sonra Trabzon’a geri dönmeliydi. 

Ertesi sabah uçakla yine cümbür cemaat İstanbul’a geldiler. Bugün dinleneceklerdi, düğün yarın akşamdı. Bütün gün evde pineklemeyi istese de düğün evinde çok zordu. Her iki dairede ağzına kadar doluydu.

Halaları, kuzenleri, teyzelerinin içine attı kendini az biraz neşesi gelsindi. Bu kadınlar çok edepsiz çok, konuşmalar hep belden aşağıydı. Şu anki dertleri Murat ile Nergis’in  zifaf gecesiydi. Bu sohbeti kaçırsa da olurdu. Odayı terk etti sessizce. Onları o şekilde değilde birbirini seven iki insan olarak hayal etmekle kalsa çok iyi olurdu, sonuçta ağabeyiydi.

Ara sıra Kemal’i görüyor sonra geri gözden kaçırıyordu. Bir de  dinleneceklerdi, Hadi Hilal neyseydi de Nergis nasıl dinlensin? Kemal’e mesaj attı. 

Mavi : Çok kalabalık.

Kemal :Farkındayım.

Mavi : Kemal bizi kaçırsana!

Kemal :Anlamadım? 

Mavi: Bu kalabalıktan diyorum, Nergis’le beni kaçırsana, kafam kocaman oldu ne tarafa dönsem insan lütfen lütfen. 

Kemal : Nergis’i al, arabanın yanında bekleyin.

Mavi : Hemen, beş dakikaya gel, ben Nergis’i alıp ışınlanıyorum.

Kemal :Tamam. 

Nergis’in Hilal’e ettiği dualar cennete sokmasa da kapısına getirecek gibiydi. Sen görümcelerin prensesisin Allah ne istiyorsan onu versin, deyip şapur şupur öptü Hilal’i. 

Kemal yürüdükçe yıkılan karizmasıyla kendini gözüne soka soka geldi. Murat da arkasından tabii, anneleri yokluklarını fark edene kadar çoktan kendilerini sakin bir restoranda bulmuşlardı.  Yedikleri fırçalar eve  gidince terlik olarak geri dönecekti. Evet, kaç yaşında hangi konumda olursanız olun anne terliği gibi bir gerçek vardı. 

“Oh be huzurla doldum şu an, neydi o curcuna?” dedi Hilal. 

“Sen bir de bana sor, sözde dinlenecekti. Başımda milyon tane akraba,” dedi Nergis. 

“Yarından sonra İtalya’ya gidiyoruz bol bol dinleneceğiz,” dedi Murat. 

“Evet, sen gezeceksin ben on beş gün koşturacağım, reva gibi durmuyor gel şunu bir hafta yapalım,” dedi Kemal. 

“Bir değişiklik yaptım zaten,” dedi Murat. 

“Nasıl değişiklik yaptın?” 

“Üç hafta ya çıkardım.” 

Kemal’in gözleri büyüdü birden.  “Sen, hayır olmaz dostum unut bunu.” 

“Biliyorum, biraz zor olacak ama yaparsın sen. ”

Aynı zamanda iki ayrı yerlerde olamam Murat, benim için fazla.” 

Murat yüzünde hınzır gülümsemesiyle, “Sen beni üç hafta idare et, sen evlendiğinde benden sana bir ay tatil ne dersin?” 

Hilal’in tatlısını boğazına dizdiler. Onun evleneceğiyle ilgili bir söz beklemiyordu. Çatalı elinden düşürdü, tüm gözleri üzerime çekti. “Sakarlığım tuttu yine.” Zorla  konuşmuştum. 

Onun başka biriyle evlendiğini düşünmek ölüm gibiydi. Tamam, onun değildi ama şu an başka birinin de değildi. Bu yüreğine su  serpse de bir gün başkasıyla evlenecek ve o su bile ateşe karışacaktı. Çıkmaz sokakta gibiydi. Kemal’in sesi ile kendine geldi.

“Tek şartla kabul ederim, biliyorsun Hilal bana burada yardım edecek,” dedi Kemal. 

Kaşlarını çatıp cevap verdi Hilal.  “Emrin olur, başka?” 

“Son sözüm bu yoksa bir hafta sonra buradasın.” Kemal, Murat’a hitaben konuşup arkasına yaslandı. 

Murat ve Nergis yalvaran gözlerle bakıyordu Hilal’e. Nergis terbiyeden olsa gerek bu konuda söz söylemedi.

 “Prensesim, ne dersin olmaz mı, beni idare et üç haftacık?” 

“Abi ben ne anlarım senin işinden hiçbir şey bilmiyorum. Bu güne kadar sana ziyaretten başka gelmişliğim bile yok şirkete, batırırım ben sizi o üç haftada.” 

Hepsi gülmeye başladı, Hilal hariç. “Senin canın sağ olsun bacım,” dedi Murat. 

“Ben sana öğretirim yapman gerekenleri,  abinin koltuğunda oturup birkaç kağıt imzalayıp birkaç yemeğe katılmak, bunun gibi şeyler zor değil ama benim tek başıma üç hafta idare etmem zor, şehir dışına çıkmam gerekiyor bazen o zaman kime emanet ederiz şirketi?” dedi Kemal. 

“Bilmiyorum, düşünmem gerekiyor bugün haziranın otuzu, çay toplama işlemine on beş gün var uzun zamandır katılmıyorum bu işleme ve deli gibi özledim hem ayrıca orada da bana ihtiyaç var, babamlar beni bekler, yeni mühendis gelecekti. Devletten çayı kontrole geleceklerdi. Bunlar bana daha cazip geliyor.” 

“Tamam, sen düşün ama düşünürken bu zavallı iki gencin balayı hayallerini yıktığını unutma, sen kalmazsan bir hafta sonra buradalar,” dedi Kemal. 

“Nereye gitmeyi planlıyorsunuz? “diye sordu Hilal, iki zavallı gence. 

Nergis konuştu hemen. “Önce İtalya sonra Fransa daha sonra İngiltere,” dedi. Gözlerini heyecanla açıp kapatıyordu.

“Ama bir hafta da gelirsek sadece İtalya ile kalacağız,” dedi Murat, üzgün bir suretle. “Bu, hiç adil değil farkındasın  değil mi, Kemal?” 

Yüzünde hain sırıtışla, “Biliyorum,” dedi Kemal. 

Zavallı gençlere baktı Hilal. Kıyamadı sevdiklerine. “Tek şartım var yoksa kimseyi takmam bilesiniz.” 

Üçü de dikkat kesildi, Hilal’in dudaklarından çıkacak söze odaklandılar.

“Bugün otuz haziran olduğuna göre gelecek sene bu tarihte kucağımda bana benzeyen mavi gözlü bir bebek istiyorum, ne de olsa kız halaya çeker degil mi?” 

Nergis yerin dibine girerken Hilal hiç oralı olmadı. 

“Sen halaların en güzeli olacaksın,” dedi Murat. “Allah büyük inşAllah.” 

Masanın altından dizine yediği tekmeyi Nergis’e ödetecekti ama sonra. Seviyordu ben bu zavallıları. Ağabeyinden fazlasıyla utanmıştı Nergis. 

Murat keyifle arkasına yaslandı. Emeline ulaşmıştı. 

“Neden sana benziyor, hem nereden biliyorsun kız olacak belki erkek olacak dayısına yani bana benzeyecek?” dedi Kemal. 

Kendini tutamayıp kahkaha attı. “Senin yegeninde benim amcam mı olacak Kemal efendi? Kız olacak halasına benzeyecek.”  

“Erkek.”

“Kız.” 

Burada durmuş doğmamış ama rahmine düşmüş bir bebeğin cinsiyet tartışmasını yapıyorlardı ve de oldukça ciddiydiler. 

Murat’la Nergis’in  kahkahasını duyunca sustular. Kemal ona o Kemal’e sertçe baktı. Murat ve Nergis o kadar çok  gülüyordu ki onlarda birbirimize bakıp gülmeye başladı. Hilal’e gülümseyerek bakması, kadının içinde volkan etkisi bırakıyordu. 

Hilal, Kemal’e  her gün yeniden tutuluyordu. Bu da her geçen gün daha fazla üzülmesine yol açıyordu. Sorsalar bugüne kadar ne acısı çektin? Vallahi ölüm acısı bile görmedim hissetmedim ama aşk acısı yeter mi? diye sorardı. 

Eve gittiklerinde en güzelinden fırçalar onları karşıladı. Nergis annesi ve kayınvalidesinin ortasına oturdu, “Ya  annelerim ne olacak bir yemek yiyip geri döndük,” dedi. 

 “Kızım, yanındaki kayınvaliden var bari ondan utan ne bu böyle sırnaşık hareketler, sözler,” dedi annesi, Sultan Hanım. 

“Ben kayınvalide göremiyorum sen görüyor musun, Hilal?” diye sordu Nergis. 

“Kayınvalide göremiyorum ama çatlak biri var ortada,” dedi Hilal, gülümseme eşliğinde. 

Hatice Hanım terliği çıkarıp Hilal’e  fırlatırken arkasındaki Kemal’e sığındı.

“Ama anne sende beni gömdün iyice, iyi ki bir gelin sahibi oldun ohh valla benim pabucum nerde hangi kuyuya attın?” 

Terlik Kemal’in kolunu sıyırıp geçti.

“Senin pabucunu atacağım ben, hele bir evlen,” diyerek yalandan çıkıştı annesi. 

Kemal öylece durmuş bu resitalin bitmesini bekliyordu.

Dudaklarını büktü, biraz nazdan ne olur değil mi? “Sultan anne dün gece beni sormuşlar sana, kimse yolla da istesinler beni baksana annem beni istemiyor,” dedi Hilal. 

Nergis ayağa fırladı. “Ne? Kim sormuş niye sormuş, benim niçin haberim yok bundan?” Hatice annesine dönüp, “Anacığım öteki terliği bana verir misin,”dedi.

Hatice Hanım da beklermiş gibi ayağından çıkarıp uzattı. “Al evladım.” 

Kemal ve Hilal’e doğru usulca yürüdü. “Neden söylemedin bana,  gel buraya gel, seni lime lime edeceğim?” 

Refleks olarak Kemal’in arkadan kollarına tutunup geri geri gitti Hilal. “Kemal koru beni,” dediğinde Kemal de onunla geriliyordu.

“Abi çekil!” 

“Çekilirim de bırakmıyor.” 

“Kemal beni koru yoksa senden alırım hıncımı,” diyerek sindi yerine Hilal. 

“Ah bir olsa iyi belki on kişi sordu, on ayrı yalan uydurdum. Kimine staj yapıyor kimi ne çalışıyor kimine de evlenmek istemiyor,  daha neler ben bile hatırlamıyorum.  Bir kaçına da sorarım söylerim dedim,” dedi Sultan Hanım. 

Avuçlarında Kemal’in teni vardı. Biraz geç fark etti ve  annesinin her sözünde geriliyor, kasılıyordu Kemal. Onun teni ateşten bir parça gibiydi. Hilal hızla geri çekti ellerimi,  çıktı Kemal’in arkasından. 

“Niçin öyle diyorsun Sultan anne, belki ben birini beğeneceğim,” dedi Hilal, öylesine sadece laf olsun diye. 

“Kim veriyor seni pardon?” dedi Nergis. 

“Ahah senden izin mi alacağım? Saçmalama kızım, gönül benim gönlüm.” 

“Hilal bunu seninle yalnız konuşacağız ben sana uygun olanı bulurum, ” dedi Nergis.

Hiç sesini çıkarmayan Kemal’in gür sesi yankılandı odada. “Bu konu burada kapanmıştır. Kimse kimseyle bir daha konuşmayacak.” 

Bu ses tonunu da böyle bir cümleyide beklemiyordu, yüreği ağzına geldi o an Hilal’in. Kendini Hilal’in ağabeyi gibi görmesi çok olmaya başlamıştı artık, onun bir ağabeyi vardı. 

Annelerine dönerek, “Bir daha size böyle bir konuyla gelen olursa, ilgilendiği var dersiniz.” 

Buna hakkı yoktu. “Ne?” dedi şaşkınlıkla ve hızla. 

Hilal’e baktı Kemal. “Ne, ne?” 

“Ne demek ilgilendiği var, neden adımı kirleteyim amacın ne senin?” Sesini yükseltmek istemiyordu, içeride dedeleri, babaları vardı. 

Yüzü öfkeden kasılıyordu Kemal’in. “Ne  kadar meraklıymışsın evlenmeye.”

Odada olanlar çıt bile çıkarmıyordu. İkisi birbirlerine öldürecek gibi bakıyordu.

“Kemal… sen… sen…” Aklından geçenleri dışarı dökmek istese de bir türlü çıkmıyordu dudaklarından. İçi yanıyordu. Ona evlilik meraklısı demişti. Oysa ki  kimseyle hayalini bile kurmamıştı, ondan başka bir erkeği tanımak bile istememişti. Ağlamak istiyordu ama burada onun yanında değildi. 

Yanından hızla geçip giderken, “Ben yatıyorum size iyi geceler,” dedi. 

Ardından duyduğu tek şey Nergis’in, “Abi ne yaptın sen?” demesiydi.