Eylül 2, 2020

4. Deliriyorum

ile payelll

 

 

Ufak tefek tartışmaları sorun etmezdi, bunu çocukluktan bu yana hiçbir şey değiştirmemişti. Kalbini kırdığını hiç hatırlamıyordu. Bu geceye kadar.. Hilal’i evlilik meraklısı olarak görüyordu. Belki onu bu düşünceye Hilal itmişti ama sadece laf olsun diye söylemişti. 

Bu şekilde tepki vereceği aklının ucundan bile geçmezdi. Geçmemişti. Kalbini o kadar çok kırmıştı ki değil yüzünü görmek, adını bile duymak istemiyordu. Nergis yanına gelip birkaç şey söylediyse de onun da canını sıkmamak için normal davranıştı. Ama o gidince tuttuğu gözyaşları saatlerce durmamıştı. Gecenin üçün de ancak uykuya daldı. 

Düğün akşam olacağı için erken kalkması  gerekmiyordu ama bunu evdekilere anlatamayacaktı. Ev yine mahşer yeri gibiydi. Annesi sabahın yedi otuzunda dikilmişti tepesine. Kaçış yok kalk Hilal. 

Nasıl akşam oldu anlamadı, annesi haklıydı. Düğün evi kızım yatılmaz demişti. 

Kuaförü  dert fotoğrafçısı dertti. Akşam olanlar beynini  işgal etsede bugün ağabeyi evleniyordu. Onları üzmeye hakkı yoktu. Bugün kendini üzmeye bile hakkı yoktu. Bu günü hakkıyla yaşayacaktı, bir kere evleniyordu ağabeyi, degil mi? Yüzüne en güzel gülümsemesini takıp elbisesine bir göz attı. Akşamı sabırla bekliyordu.

Kahvaltı faslından sonra gelinliği ve elbisesini alarak birkaç araba yine çünkü kuzenlerle kalabalıklardı, kuaförün yolunu düştüler. Nergis gelinliğin içinde peri kızı gibiydi. Her gelin güzeldir. Gelinliğin öyle bir tılsımı vardır hani kim giyse yakışır, güzelleşir. Nergis’de  muhteşem olmuştu. Murat çok şanslı bir adamdı, seviyor, seviliyordu ve dünya güzeli bir eşi vardı. Nergis’e sıkıca sarılınca, o da Hilal’e sarıldı. 

“Beni aglatırsan bütün makyaj gider biliyorsun degil mi?” 

Gülümsedi Hilal. “Sen ağlayınca çok çirkin oluyorsun,  hiç yeri değil sende bunu biliyorsun değil mi?” dedi Hilal. 

“Ah evet bugün ağlamak yok. Ben çok şanslıyım senin gibi bir kız kardeşe sahibim. ”

“Ben daha çok şanslıyım hem senin gibi kız kardeşim hem de  yengem var artık.” 

“Beni ağlatma hadi git elbiseni giy birazdan gelirler,” dedi Nergis. 

Mavi elbisesini giyerek aynanın karışısında kendine göz attı. Güzel olmakla kalmamış, efsane olmuştu. İnce beli, dolgun hatları ve o mavi gözleriyle bağır çağır güzelim diyordu. 

Gelin arabasının yanında dikilen adama bakmadı, bakmak için atıyordu ama bakmadı. Belki göz ucuyla bakmış olabilirdi. Kendisine olan kısık bakışlarını fark edecek kadar bakmıştı. Çenesini havaya kaldırıp o yokmuş gibi davrandı Hilal. Gelin arabasına, Kemal’in yanına oturdu. 

Fotoğraf işinide halledip salona geçtiler. Hâlâ konuşma geçmemişti Kemal’le aralarında. Mesafeli duruyorlardı. Ne Kemal tek söz ediyordu, ne de Hilal.

Salon dolmuştu, tabii ki kına gecesindeki kızların hepsi oradaydı. Bayağı kalabalıktı, kaç kişinin masasına uğradığını bilmiyordu, yorulmaya başlamıştı. Gelin ve damat hâlâ salona inmemişlerdi ki müzik eşliğinde geldiler. Bundan daha mutlu sahne yaşamış mıydı? Hiç hatırlamıyordu.

Yüreği onlarla beraber atıyordu adeta. Onlar için içinden dua etti. Allah onları hiç ayırmasın çok uzun ve çok mutlu yaşasınlar.

Sıra dansa geldi. Kimse onu kaldırmasın diye dualarını tekrar edip kendini masalar arasına gizliyordu. En son Figen’in masasında kaldı. Yedi içti Kemal dedi, Hilal bir ara dilini koparmayı bile düşündü Figen’in. Kalbini kırmış olabilirdi ama onu hâlâ seviyor olduğu gerçeği değişmiyordu. Göz devirirken Murat’a çarptı bakışları. Yanına çağırıyordu, bunu fırsat bilerek kalktı masadan. Figen’in katili olmamalıydı, kalkıp gitmeliydi. Yavaşça yürüdüm yanlarına.

“Abiciğim?” 

Kemal de hemen yanlarında belirmişti. Bakma bakma! Çok karizmatik, çok yakışıklı ve çok sevilesi bakma Hilal. İç dünyası depar atarken ağabeyine döndü. 

“Kardeşlerimizle dans edelim dedik,” dedi Murat. 

Reverans yaparak gülümsedi. “Benim için zevktir yakışıklı beyefendi.” 

Kemal, Nergis’le, Hilal de ağabeyiyle dans etmeye başladı.”

“Bu gece çok şıksın ama fark etmedim zannetme güzel kız,” dedi Murat. 

“Abim evleniyor daha azı kurtarmazdı,” dedi Hilal gülümseyerek. “Bence güzel oldum.” 

“Benim bacıma ne giyse yakışır.”

Ağabeyine sarılıp bir süre dans ettikten sonra durup eşini elinden tutan Murat, Hilal’i Kemal’e teslim etti. Tam anlamıyla ayaküstü oyuna gelmişti ve nasıl olduğunu bile anlamamıştı. Ortada sap gibi dikilelemeyeceğine göre kendine gülümseyen adama surat yaparak elini verdi. Beline dolanan sıcacık teması unutmaya çalışması boşunaydı. Bedenleri çok yakındı, oldukça yakın hatta ilk kez bu kadar yakın. 

Başını yana çevirdi, konuşmasa da olurdu. Figen’in kıskanç bakışlarını görüyordu, ona inat olsun diye biraz daha sokuldu Kemal’e, onun bunu nasıl anlayacağını hesap etmeden hem de.

“Hilal?” 

“Ben seninle konuşmuyorum.”

“Saçmalama çocuk musun sen? Ne demek seninle konuşmuyorum?” 

“Çocuk mu, koskoca kadınım ben unuttun mu evlilik meraklısı olan hani.” 

Aklına gelince yine yeniden sinirleniyordu ve yine gerilmeye başlamıştı. Kemal’e hiç bakmıyordu ama belinde usulca kıpırdayan parmaklar çok acayip hisler bırakıyordu. 

“Özür dilerim.”

“Özrünü kendine sakla bunu çok sık yapamaya başladın, korkarım sende alışkanlık haline geliyor. Hayır derdini de anlamıyorum ki neyse abim bakıyor bitirelim mi dansı?” 

“Hayır,” dedi Kemal, keskin ve emin bir sesle. Hilal onu bırakmak için hareket ettiğinde adamın tüy gibi olan eli sırtına battı. 

“Düğün deyiz Kemal farkında mısın?” 

“Tabii ki farkındayım.” 

“Tamam sakin olalım,” dedi Hilal. 

“Bu elbiseyi sana giyme demiştim.”

“Bende sana giyeceğim demiştim.”

“Neden hiç söz dinlemiyorsun Mavi?” 

Bakışları içine işliyordu, ne gülüyordu ne de kızgın gibiydi Kemal, gayet ciddi duruyordu.

“Kemal bak Figen’in görüyor musun?” Git onunla ilgilen diyecekti öfkesinden. 

Figen’in tarafına bakmadı bile Kemal. “Figen’le  ilgilenmiyorum sende biraz beni korusan olmaz mı? O kızdan hoşlanmıyorum.”

“Aslında bir sevgilin olduğunu söyledim ama çok umurunda olmadı, ona erkek lazım o evlilik meraklısı değil.” Aklına  gelmişti yine o an. “Ben biraz misafirlerle ilgileneyim,” diyerek aceleyle ayrıldı yanından.

Düğün tüm hızıyla devam ediyordu. Ayakta kalmaktan öyle yorulmuştu ki topuklu işi çok pis bir işti. Mazoşist ruhu taşıyordu bu ayakkabılar, hem acı verir hem sevilir.

İş sektöründen birkaç kişiyle tanıştırdı Murat, Hilal’i. Düğün düğün değil, top model yarışı gibiydi.  Ağabeyinin arkadaşları ve onların eşleri, sevgilileri nişanlıları mükemmel derecede güzel ve yakışıklılardı. Kemal ise sürekli olarak Hilal’in sağında solunda bir yerdeydi. 

Yorgunlukla oturduğu masada arkasındaki masadan konuşmaları duyabiliyordu. Halalarının yanına oturup dinleneyim, biraz da o hoş sohbetlerine katılayım diye, düşünmüştü. Yüzlerini göremiyordu ama sesleri net geliyordu.

“Murat’ın kız kardeşini gördünüz mü beyler bir afet afet?” dedi içlerinden biri.

Diğeri, “Görülmeyecek gibi değil ki bu zamana kadar hiç bahsetmedi kız kardeşi olduğundan,” dedi. 

Tanıdık bir ses geldi içlerinden. “Sulanmayın, Murat ya da Kemal duymasın bu dediklerinizi sonunuzu düşünemiyorum yoksa,” dedi. Taner’di bu.

Bir diğer tanıdığı Kerem’in sesini duydu. “Bence de  özellikle Kemal duymasın.” 

Kulağı onlarda kendi diğer masada çakılı kaldı yerinde, halası bir şeyler anlatıyordu ama aklı diğer masadaydı. 

Tanımadığı bir erkek sesi,  “Murat tamam da Kemal ne oluyor?” dedi. 

Bak işte tanımadığı kişi bile anlıyordu Hilal’i. Kulak kabarttı cevaba. 

“Kız Kemal’in nişanlısı gibi bir şey oluyor,” dedi Taner. 

Bir diğer tanımadığı genç erkek sesi,  “O  ne demek, sevgilisi mi?” dedi. 

“Eski adetlerden yola çıkarsak o kız Kemal’in beşik kertmesi,” dedi Kerem. 

Masada sessizlik oldu. Allah cezanı vermesin Nergis senin yüzünden hep bunlar tanımadığın insanlara anlatırsan onlarda gider başkasına anlatır. Sonra bir güzel reklam oluruz. İç sesiyle öfkelenip yerinden hızla kalkıp onların önünden geçti. 

Birkaçıyla göz göze geldi. Taner ile Kerem’e başıyla selam verip uzaklaştı. Sonunda adım çıkacak dokuza inmeyecek sekize Kemal gününü gün edecek ben kertmesi olarak kalacağım ve öleceğim. Düşündükçe öfkeleniyordu. 

Artık sona gelmişlerdi. Misafirler birer ikişer ayrıldı,  çok kalabalık aile üyeleri hariç. Öyle çok ağlamsı  sahneler olmadı tabii ki. Sultan Hanım,  Ahmet Bey hariç. Mutluluk gözyaşları olsa gerekti, aynı sofraya oturan iki aile olarak kızlarının iyi biriyle evlendiğini biliyorlardı. 

Vedalardan sonra  muhteşem dörtlü olarak arabalara binip Murat’ın yeni evinin yolunu tuttular. Üzerlerini değiştirip onları havaalanına götüreceklerdi. Arabayı park ettiler. Murat ve Nergis evlerine çıktılar. Hazırlanıp geleceklerdi. Uçakları iki saat sonra kalkacaktı. Kemal’le Hilal arabada bekliyordu. Onunla yalnız kalmak Hilal’e iyi gelsede sonunda hep tartışma çıkıyordu. Duyduklarından sonra kızgındı, aslında ona kızgın değildi ama ondan çıkarabilirdi.

Arkasına yaslanıp gözlerini kapattı. Yanyana oturuyorlardı. Ve ciddi anlamda yorulmuştu. Gece yarısı olmuştu, uyku da hafiften yokluyordu genç kadını.

Kemal de arkasına yaslandı. Bir süre hiç konuşmadılar. Ayaklarının ağrısına dayanamayıp  ayakkabılarını çıkardı Hilal. 

“Ayaklarım isyan bayrağını çekti bir hafta ağrır artık,” dedi. Konuşulacak konuları buymuş gibi havadan sudan girdi konuya.

Başını çeviren Kemal, kadına baktı. “Güzel olacağım diye çektiğin çileye değdi mi?”

Keyifle ayaklarını ovaladı. “Değdi, değmez mi? Arkadaşların bana bayıldı biliyor musun? Hakkımda konuşurken duydum onları.” Bunu bilinçli söylemişti. Hırsını alabilirdi ondan. 

Olduğu yerde dikeldi, gözlerinden ateş çıkıyordu resmen. Hilal bir an hata yaptığını hissederek paniğe kapıldı, hâli tekin görünmüyordu. 

“Hangi arkadaşlarım çabuk söyle?” Bağırırken kadının bileğini yakalayıp sıktı.

Canı acımıştı ama hiç belli etmedi. “Ne yapıyorsun Kemal, bırak bileğimi ne var bunda?” 

“Ne demek ne var, çok hoşuna gidiyor değil mi başka erkeklerin seni beğenmesi, kim söyle?” 

“Kemal bırak! Abartmıyor musun? Sonuçta ben yetişkin biriyim bunlar normal değil mi? Pişman ettin konuştuğuma, seni yakın gördüğüm için anlattım,” dediğinde Hilal, bu onu daha da alevlendirdi.

“Hilal söyle dedim,” diye bağırdı bir anda. Şu ana kadar çekmediği bileğini bir anda çekti.Boş bulunup bıraktı Kemal. 

“Bilmiyorum, çoğunu tanımıyorum ama içlerinde Taner’le Kerem de vardı. Ama kızmana lüzum yok Taner ve Kerem; bana fazla sulanmamalarını çünkü senin nişanlın gibi bir şey olduğumu da eklediler şimdi benim de sana kızmam gerekir mi ?”  

Rahatlamış şekilde arkasına yaslandı. Hilal öfkeyle ağızını tekrar açıyordu ki arabanın kapısı açıldı. Yeni evli çift neşeyle konuşarak bindi. Öndekilerden ses çıkmayınca Nergis, “Ne oldu size? Boş bırakmaya gelmiyorsunuz, ne çok tartışır oldunuz,” diyerek çıkıştı. 

“Sende evlendin çenen bir karış daha düştü. Bir şey yok,” dedi Kemal, gaza sonuna kadar bastı.

Havaalanında onları bırakıp dönüyorlardı. Murat tekrar tekrar, “Hilal sana emanet ben gelene kadar, ona benim yerime de bak,” diye tembih etmişti. Hilal delirecekti, sanki kendine bakamıyordu. Yıllarca yalnız yaşamış biriydi ama onlara anlatmak ne mümkündü. Dönüş yolunun yarısına kadar hiç konuşmadılar.  Yarısından sonra ilk söze giren Kemal oldu.

“Mavi, başka erkeklerin seni beğenmesi ve bunu hiç çekinmeden söylemen benim hiç hoşuma gitmiyor.” 

İşte bunu beklemiyordu. “Üzgünüm, bir daha olmaz seni arkadaşım sanmıştım abimin yandaşı olduğunu unuttum Kemal abi.” 

Direksiyonu daha sıkı kavradı Kemal. Gerilmişti.

“Ben senin abin değilim, Hilal.”

“Öyleymişsin gibi davranıyorsun.”

“Amacım sadece seni korumak, abilik yapmak değil.”

“Ben kendimi korurum Kemal, sen kendi işlerin ve ilişkilerinle ilgilen.” 

Sonrasında tek kelime bile söylemedi Kemal. O kendi evine Hilal kendi evine giriyordu. “Yarın dinleniriz, pazartesi sabah sekizde hazır olursun beraber gideriz şirkete.” 

“Olur patron iyi geceler,” dileyerek evine girdi Hilal. 

Ertesi gün onu görmedi. Ev hala kalabalık sayılırdı. Dedeler, babalar, halalar… Biraz bile dinlenemiyordu. Vücudundan çok ruh hali yorgun gibi hissediyordu. Her geçen gün fazlasıyla karışıyordu.

Hilal’i korumak istiyor, açık şekilde bunu belli ediyor, kıskanıyor ve bir sürü aptalca şeyler söylüyordu. Başka bir erkekten bahsedince küplere biniyor, sonrada kalkıp ben senin değilim diyordu. Ağabeyi değilse neyiydi peki? Hilal git gide karışıyordu. 

Aklına gelen düşünceyle yerinden fırladı. Hemen odasına gitmek için yürüdü. Arkasından halasının, “Noldi deli uşak?” diye bağırdığını duydu ama aklı şu an onu terk etmişti. Yan daireye doğru yola çıkmıştı. 

Kalbi kelebeğin kanadı gibi titriyordu. Yüzünü ateş bastı. Heyecandan olabilir miydi? Gerçekten Kemal ona karşı bir şey hissediyor olabilir miydi?

Ah, düşüncesi bile genç kadının kalbini tekletti.  Gerçek olsa ne olurdu, bilemiyordu. Umutları çay bahçeleri gibiydi şimdi. 

Odasının ortasında bir sağa bir sola dolanıp duruyordu. Aklından milyon tane olumlu olumsuz şey gelip geçiyordu. Bir yanı tünelin sonunda ışık görse de bir yanı çölde serap görmüşsündür diyordu. Bir işaret lazımdı ona, bir şeyler yapması, bir adım atmam için. Niçin o adım atıyordu ki? O  gelsindi. Ölecekti bu dertten, umutsuz vakaydı. 

Bir saattir elinde çevirdiği telefona bakıyordu. Bir bahane bulup mesaj attı.” 

Kemal ‘e:Yeşil 

Mavi ‘ye :Mavi

Kemal ‘e: Ben abimi özledim.

Mavi ‘ye : Ben Nergis’i hiç özlemedim.

Kemal : Erkekler ruhsuz olur ondandır.

Mavi: Kadınlar da huysuz olur şu an yaptığın gibi.

Kemal: Abim olsaydı beni dışarı çıkarırdı. Evdeki kalabalık yoruyor beni, bugün abilik yapar mısın bana Kemal abi? 

Telefona kilitlendi. Cevabı bekliyordu, biraz şımarıklık oldu ama olsun, diye mırıldandı. Aşkta her şey mubahtır değil mi? İki dakika sonra geldi cevap.

Kemal: Sen hazırlan, on dakika sonra sizdeyim. Kemal abin seni biraz eğlendirsin madem canın sıkıldı. 

Cevap vermek yerine elinden telefonu attığı gibi dolabının önüne geçti. Beyaz kumaş bol pantolonunu ve üzerine mavi ince sıfır kol bir gömlek seçti. Gür ve dalgalı olan saçlarını iki dakikada düzleştirdi. Kadınlar duruma göre bazen iki saat bazende iki dakikada hazırlanma rekorunu hep elinde tutardı. Ve hazırdı, odasının kapısı tıklandı. “Gir,” dedi. 

 “Kemal geldi seni bekliyor, şirkete gidecekmişsiniz.” 

Bugün pazar ne şirketi diyecekti ki yalanın ballısı böyle olur dişiye düşünerek vazgeçti. Az değilsin Kemal, hadi birazda benden olsun.

“Haberim var annem bazı işlerin nasıl yürüdüğünü gösterecek bana.” 

Annesi gözlerine derin derin baktı.

“Öyle diyorsan öyledir tatlım.” 

Yemedi ya kadın ama kızdığını da düşünmüyordu. Kemal’e sonsuz güveniyorlardı. Tıpkı Sultan annesininde ağabeyine güvendiği gibi.

Kapıyı kapatırken, “Gençsiniz yavrum, gezin eğlenin,” dedi Hatice Hanım. Anneler yemez yutmaz su götürmez bir gerçekti.

Kemal’le beraber asansöre binince derin bir, “Oh,” çekti. Kemal gülmeden edemedi. “Gülme, beynimi yiyorlar evde, dedem, babam, halalarım seni çare olarak gördüm.” 

Kaşlarını havaya kaldırdı. “Kullanılıyorum galiba.” 

“Deme öyle sen sıkılmadın mı evde?”

“Aslına bakarsan ben çıkmak üzereydim. Mesajınla yön değiştirdim.” 

“Ciddi misin? Ben sana engel oldum. İşin varsa sen beni bir yerde bırak ben kendim dolaşırım hem biraz alışveriş yaparım.” Tek nefeste söyledi bu kadar kelimeyi ve hepsi düzmeceydi. 

“Olmaz, seni bırakamam,” dedi Kemal, hem de kadının gözlerinin içine bakarak.

Yutkundu. “Ama senin işin vardı.” 

“Konuşma kapandı Mavi beraber gidiyoruz. Beraber döneceğiz. Sinemaya ne dersin?” 

“Harika derim,” dedi Hilal, kocaman gülümseyerek. 

“Ama bir ara şirkete uğramamız gerekiyor.” 

“Neden?” 

“Yalan söylediğimi düşünmüyorsun değil mi? ”

“Evet, düşünüyorum.”

“Sen beni hiç tanımamışsın o zaman.”

“Seni kendimi bildim bileli tanıyorum ama bunu atlamış olabilirim.” 

Kemal gülümseyerek konuşuyor, kadının aklını tamamen aşka buluyordu. 

Önce sinemaya gittiler. Komedi filmi izleyip çok  eğlendiler. Arada tatlı sert atışmayı ihmal etmediler. Hilal’in kalbinde kelebekler uçuyordu. Sadece yanında o var diye… 

Daha sonra yemek yediler. Eve gitmeyi hiç istemiyordu Hilal. İstanbul’da yaz akşamları ayrı güzel oluyordu. Buraya her zaman gelmiyordu. Ama İstanbul’u sevmemek imkansızdı. Denizi zaten seven biriydi, bu yeterde artardı. Şirkete de uğradılar, Hilal’e odasını ve neyi nerede yapacağını, nasıl üstesinden geleceğini anlattı Kemal. Onu can kulağıyla dinledi, yanlış yapmak hiç ona göre değildi. İşi ne olursa olsun tam yapmalıydı. Bir saatten fazla şirkette kaldılar.

“Hadi çıkalım, yorulmadın mı eve gidelim istersen?” diye sordu Kemal. 

“Aslına bakarsan yorulmadım son bir şey istesem olur mu Kemal abi?” dedi en sevimli haliyle. 

Neşeli adam gitti yerine taş gibi bir surat geldi. “Bunu bir daha tekrar edersen sonucuna katlanırsın.” Kemal ciddi ve sert ifadeyle konuşmuştu ama Hilal’in tam olarak istediği buydu, umursamadı. 

“Neyi anlamadım Kemal abi?” 

Elindeki dosyayı masaya bırakıp derin bir nefes aldığında Hilal onu dikkatle onu izliyordu. Masanın diğer tarafında koltukta rahat bir şekilde oturmuştu.

Yavaş adımlarla yanına geldi. Gözlerini kadının   gözlerine dikmişti, ne yapacağını merak ediyordu Hilal. Bakışlarındaki hain pırıltıları daha önce gördüğünü hiç sanmıyordu Hilal. Yaklaştıkça kalbi tekliyordu. Korkmaya başlıyordu ama neyin korkusuydu, bilmiyordu. 

Çok yavaş hareket ediyordu, Hilal anlamakta güçlük çekiyordu. Kızın dibinde durdu, elini uzatıp Hilal’in elini tuttu. Hâlâ ne yapamaya çalışıyor anlamış değildi Hilal, elini itirazsız uzattı. Elleri ateş gibiydi, kadının elini yakıyordu. Çok üstüne gittim olacağı buydu. Aptalsın Hilal aptal. Düşünceleri onu yalnız bırakırsa nefes alacaktı. 

Bir anda ne olduğunu anlamadan, vücudu beynine  komut bile gönderemeden kendini Kemal’in kollarında buldu. Tek eliyle belini sıkıca sarmıştı. Diğer eliyle de arkadan ellerini tutuyordu kızın. Hilal’in elleri bileklerinden sıkıca kavranmış arkasında duruyordu. Hilal şimdi karışısında tutuklu gibiydi. Şok olmuştu, beklemek değil hayal bile etmemişti bu anı.

“Kemal delirdin mi?” diyebildi. 

“Sen bana o kelimeyi söylediğinde deliriyorum.” Dişleri birbirine girmiş adamın, bakışları kadının dudaklarındaydı. 

Sesinden aşk akıyordu, tınısı bile nefesini kesmeye yetmişti. Midesinden yukarı ılık bir şeyler çıkıyordu. Bayılmasına az kalmıştı, ruhu çıktı çıkacaktı. Ellerimi oynatmaya çalıştı ama yersizdi. 

“Kemal bırak lütfen şaka yapıyordum sadece.”

Bir an elini bırakır gibi oldu. Kollarından çıkmak için geri çekildim Hilal ama o bırakmak yerine kendine daha sıkı çekti.

“O kelimeyi bir daha kullanırsan bu kadar kolay affedilmeyeceksin güzel kadın.” 

Yavaşça serbest bıraktı kadını. Şu duruma kızsa mı? Gülse mi? bilemedi. Bu adam ona kesinlikle ağabey değildi. Aradığı işaret buradan gelmişti.  Tünelin sonunda ışık var Hilal kızım koş,’ diyordu iç sesi. 

Arkasını dönüp kapıya yürüdü Kemal. “Bugünlük yeter Mavi eve gidiyoruz.”

Kadını aklında bin tane soru işaretiyle arkasında bırakarak odadan çıkmıştı.