Eylül 2, 2020

5. Zaman Dursa

ile payelll

 

 

 

Aşkın aptal etmediği insan aşık olmamış demektir. Öyle dalıp dalıp gidersiniz iki göze, iki söze bir bakışa. Etrafınız da yıkım olsa görmezsiniz. Yemek yemeniz gerekir ama siz toksunuzdur. Aşk mutfağında en lezzetli yiyecekleri yemiş gibisinizdir. Ruhunuzda aşk varsa hem de böyle yıllanmış kara bir sevda, sevdalıdan başkası gerekmez size.

 Nereye baksanız o nereye gitseniz o. Yatağınızda izlenilen tavan, sanki tavan dile gelmiş size onu anlatıyormuş gibi saatlerce izlersiniz. Aşkta aşığın şansı eğer karşılık bulursa yeşerir, tomurcuk olur çiçek verir. Ama tam tersiyse yakar kavurur küle çevirir. Ve o hangisi olduğunu bile bilmiyordu. Hangi duyguyla kavrulacağını, hangisiyle yeşereceğini…

Dün gece arabada hiç konuşmadılar. O evine Hilal kendi evine girdi. Evdekilere her zamanki güleç yüzünü takınıp bir iki dakika sohbet edip odasına geçti. Tavan ona, o tavana baka baka sabah etti. 

Sabah da Hilal’i almaya geldiğinde ona kendi arabasıyla gideceğini söyledi. Normal de itiraz etmesi gerekirdi.

“Sen bilirsin,” demişti Kemal. 

 Sözde işte ilk günüydü ama aklı yan odadaydı. Bu halinden kurtulması gerekiyordu, biraz silkelenmeliydi. Sekreterini arayıp çay istedi. Büyük bardakla, Holdinglerde patronlar kahve içer değil mi ?Kahvede güzeldi ama o çaycıydı, çay fabrikaları olan biri başka ne içsindi? 

Elindeki dosyaları okumaya karar verdi. Anlamadan olmazdı. Aslında çok uzak olduğu bir konu değilmiş, okudukça fark ediyordu. O, üretiyordu, onlar satıyorlardı. Kurallar, çayın geçtiği yollar, kurutma aşaması, paket dağıtımı, sevmişti.

Önüne bırakılan büyük cam kupaya baktı. Birde getirene gönlünü yiyen adama. 

“Çok çalışıyorsun.” 

Dosyaları bırakıp çayına uzandı. Tam da  dün gece oldukları yerdeydiler ama abi demek sıkıyordu biraz.

“Beğenirsen maaşıma zam isterim.”

Gülümsedi Kemal. Keşke gülmeseydi. 

“Şirket senin olsun Mavi.” 

“İstemem, Çaykara’yı verin bana burası beni sıkıyor, Kemal şu üzerimdekilere bak; dar ceket etek dar topuklu ayakkabı, saçlar bakımlı bu ben değilim biliyorsun değil mi?” 

Sanki dün hiçbir şey olmamış gibi bugün havadan sudan konuşuyorlardı. Aslında Kemal’le farkları hep buydu. Küsmek nedir hiç bilmemişlerdi. 

“Biliyorum, ayağında çizme, üzerinde şalvar, başında oyalı tülbent olması gerekiyor, sen yeşile aşık bir Karadeniz kızısın.” 

Yeşile aşık niçin diyordu ki? Neden şimdi böyle söyleyip içini kanatıyordu kadının.  Gözlerini kaçırdı ondan.

“Evet, tam da bahsettiğin gibiyim umarım bu üç hafta çabuk geçer, bende evime dönerim.”

Saatine baktı. “Karadenizin güzel kızı abinin imza yetkisi sende olduğu için bunları imzalaman gerekiyor.” 

Dosyaları alıp tek tek imza attı. Bakmak ya da sormak bile aklının ucundan geçmedi.

“Al bakalım, Karadenizin yakışıklı oğlu.” Bilinçli söylemişti. Tepkisini merak etmişti. Yüzü çok tatlı oluyordu hoşuna giden bir şey olduğunda. Ah bu erkekler, egoları çok kıymetlidir.

“Demek beni yakışıklı buluyorsun, buna sevindim.”

“Sende bana güzel dedin. Jest yapayım dedim.”

“Ha yani öylesine söyledin?” 

Ya kadınlar erkeklerin dilinden anlamıyordu ya da onlar kadınları anlamamak için özellikle yaratılmışlardı.

“Kemal geç kalıyorsun az önce saatine bakıyordun.”

“Mavi seninle kimse evlenmez ya, yine de  acıdım o şanslı adama.”

“Canım, sen kafanı yorma her kör satıcının bir kör alıcısı vardır, bilmez misin?”

Saatine tekrar baktı. “Çıkmam lazım geç kalıyorum bunu unutmuyorum, hatırlatırım sana.”‘

“Bekleriz Kemal Bey, buralardayım.”

O kadına, Hilal ona gülümsedi. Atışmayı bile seviyorlardı. Biraz iyi gelmişti Hilal’e. Bir anda kötü olabiliyorken, yine de bir anda çok iyi olabilen başka insanlar var mıydı? Merak etti Hilal. 

Aileleri birkaç gün daha kalıp dönmüşlerdi. Murat’la Nergis her gün arıyordu, keyifleri çok iyiydi. Sesleri çok mutlu geliyordu. İtalya turu bitmiş, İngiltere’ye geçmişlerdi. Bu ikinci hafta oluyordu. Onlar gün sayıyor muydu, bilinmez ama Hilal sayıyordu. İşi öğrenmişti, hızlı bir tempoda çalışmak güzeldi. Oturmak hiç tercihi değildi.

Şimdi iki yan yana dairede tek başlarına kalıyordulardı. Hilal işten sonra eve dönüyordu. Aradan yarım saat geçmiyor, Kemal’in geldiğini kapı sesinden anlıyordu. Yalnız bir erkek, akşamın altısında eve gelip hiç çıkmıyorsa bunun bir sebebi olmalıydı.Tabii ki ben, diyordu Hilal. 

Ona göre yalnızdı, her an bir şeye ihtiyacı olur ya da başına bir şey gelir diye evden hiç ayrılmıyordu. Bu korumacı tavrı hoşuna gidiyordu. 

Kalkıp kapısını çalmak yapabileceği türden bir şey değildi. O da Hilal’e gelmiyordu. Kemal de onunla aynı fikirde olmalıydı.

Koltuğunda geriye yaslandı. Dosya okumaktan her yeri tutulmuştu. Bu gece iş yemeği vardı. Kemal’le birlikte gideceklerdi. Elbisesini şirkete getirmişti. Odasının bir köşesine asmıştı. 

Kapıyı tıklatıp içeri girdi Kemal. “Mavi?”  diye gülerek girdi içeri. Hilal de ona gülümseyerek karşılık verdi. “Kemal?” 

“Bir saat sonra çıkmamız gerekiyor hazır mısın?” 

“Hayır, değilim ama kıyafetim burada çok sürmez hazır olurum.”

“Tamam ama benim dışarıda kısa sürecek bir işim var. Seninle restoranda buluşalım mı?”

“Buluşalım tam sekizde oradayım geç kalma, kiminle ne konuşacağımı hiç bilmiyorum.”

Ayağa kalktı. “Kemal gitmeden kıyafetime bir bakar mısın? Böyle gecelerde nasıl giyiniliyor bilmediğimden ezbere getirdim.” Kenardaki askıya astığı elbisesini eline aldı. 

“Aslında sevdiğim bir iş değil modacılık ama söz konusu sen olunca bir bakayım diyorum.”

“Sen ne komik adamsın öyle.” Bir anda kendini tutamadı, kahkaha attı. 

“Ne gülüyorsun sen?” dedi Kemal. 

“Seni bir an modacı olarak hayal ettim de çok komik göründü gözüme.”

“Hayalci hanımefendi, geç kalıyorum göster şunu.”

“Ah pardon hemen sevgili modacım.”

Kabından çıkardı kıyafeti. Mavi, düz diz altı dekoltesi olmayan bir elbiseydi.

Elini çenesine koydu düşündü. “Hım, rengi mavi olması dışında gayet iyi.” 

“Neden, renkte ne var?” 

Kadına yaklaşarak kömür siyahı saçından bir bukleye taktı parmağını. Hilal’in gözlerinin içine bakarak, “Mavi, seni çok çekici gösteriyor ve ben bunu kimsenin görmesini istemiyorum.”

Çekici dedi. Hilal’e dedi. İçinde kendi kendine bunu tekrar ediyordu. Çok şaşırmıştı. Bir erkekten hiç böyle bir kelime duymamıştı. Kemal’den hayal bile etmemişti. Çok temiz bir sevgiydi onunki.

“Ama ben yanında olacağım, sorun yok. Merak etme erken geleceğim, seni kurtlar sofrasında yalnız bırakabileceğimi aklından bile geçirme!” dedi Kemal. 

Ve odadan ışık hızıyla ayrıldı, yine arkasında şaşkın bir Hilal bırakarak. 

İki dakika kuaföre bile uğradı, saçını  basit bir şeyler yaptırdı. Restorana geldi ama Kemal yoktu. Birde kadınların geç kaldığı söylenir külliyen yalandı, diye düşündü. Gerçi misafirlerde henüz gelmemişti. Ama her an gelebilirlerdi ve Kemal yok. Korkma Hilal ne olabilir ki? Alt tarafı sohbet edeceksin. Ah Kemal seni bulunca boğmaya planlıyorum. Durduk yere gerilmişti. Telefonu alıp tekrar aradı. Çalıyor ama açmıyordu. “Hangi cehennemdesin be adam aç sana şu lanet makinayı.” 

Garson eşliğinde masaya doğru dört tane adam yaklaşıyordu. Hah şimdi öldüm ben. Hadi gayret elimden geleni yapabilirim sanırım.

Ayağa kalktı garsonun, “Burası efendim buyurun,” demesini izledi. 

Önce gelen tiplere baktı. Hepsi de genç ve yakışıklı tiplerdi. Kurtlar sofrası bu olsa gerek ne dediğini o an anlamamıştı Kemal’in. Sen geç kaldın benim suçum yok şimdi ben top modellerle biraz havamı bulayım, olmaz mı?” Bazen çok fena biri olabiliyormuş, farkına varmıştı. 

Tek tek el sıkışıp, tanıştılar. Yerlerlerine  oturup birbirlerine gülümsediler. Esmer  olanın adı Can, bir diğer esmer olanın adı ki bunun gözleri siyahtı Nejat’tı. Sarışın olan Yusuf, içlerinde en yakışıklı olanların  adı ise Emir’di. “Allahım ben nereye düştüm. Umutsuz bir aşkın pençesindeyim. Bu adamlar yemin bozdurur insana o derece karizmatikler.” 

Nejat Bey, “Kemal nerede?” dedi.

“Biraz gecikti farkındayım trafiğe takılmış olmalı,” dedi, sahte bir tebessümle. Kemal’i bulduğunda neler olacaktı, kestirmedi. Kendini hiçbir şey bilmez, gibi hissediyordu. 

Emir Bey girdi söze. “Nejat, Hilal Hanım da bize iyi ev sahipliği yapıyor.”

Gözleri Emir’in üzerindeydi. O da Hilal’i inceliyordu. 

“Umarım Emir Bey, Kemal birazdan gelir diye düşünüyorum yine de kusura bakmayın.”

“Hayır, önemli değil, biz gayet iyiyiz biraz gevşeyin lütfen.” 

Gülümsedi Hilal, cidden gergindi ve bu demek ki dışarıdan belli oluyordu.

“Ben yeni başladım şirkette çalışmaya, abimin yerine çalışıyorum; abim balayında o gelince kendi işime döneceğim o yüzden bu gece beni idare edin beyler,” dedi gülümseyerek. 

Sonrasında hoş sohbet muhabbetle kendine gelmişti. Çok komik insanlardı. Espriler havada uçuyordu. Kemal’i tamamen unutmuştu, omuzunu sıkan elini hissedene kadar.

Başımı çevirdi hızla. Gözlerinden gözlerine ateş topları fırlatıyordu. Hilal ne yapmıştı ki?

“Kemal, gelmişsin.” 

“Gelmememi mi isterdin?” dedi Kemal, fısıltı gibi çıkan sesiyle. Masadakileri dönerek selamlayıp yerine geçti. Hilal de onu izliyordu. 

Fısıltılı sözlerin aldığı neşesini geri takındı. Biraz daha sohbetten sonra iş konuşmaya başladılar. Lojistik firması olan bu beylerle ürünleri, nerden nereye nasıl güvenli bir şekilde taşıyacaklar, bir saat kadar konuştular. 

Hilal bu işi sevmeye başlıyordu. Her şey konuşulmuş halledilmişti. Gecenin sonuna gelmişlerdi. Kahvelerini bitirip kalkmalıydılar, gecenin on biri olmuştu saat. Keyifli bir gece olmuştu. Emir’in  bakışlarını her seferinde yakalıyordu Hilal. Geri çekmiyor, daha derin bakıyordu. Kemal’in yanında geriliyordu, gecenin olaysız bitmesini diledi.  

Konuklarıyla vedalaşıp ayrıldılar. Kemal ile arabalarını beklemeye başladılar. Kemal, Hilal ile hiç konuşmuyordu, Hilal konuşayım diye düşündü. 

“Korktuğum gibi olmadı, güzel geçti yemek değil mi?” 

Yüzünü kadına çevirdi. Gözleriyle öldürecek gibi bakıyordu. “Ben gelene kadar çok eğlendin mi?” 

Konuştuğuna bin pişman olmuştu. Derin bir nefes alıp verdi. “Bana kızmaya hakkın var mı?” 

“Yok tabii, ben senin neyinim?”

Erkekler her şeyi istediği gibi anlar diye boşuna dememişlerdi. Sinir kat sayısı artıyordu. “Hakikaten sen benim neyimsin Kemal? Ama ben sana neyim olduğunu sormadan önce neden geç kaldığını sormuştum.”

Arabası gelmişti. Onun cevap vermesini beklemeden binip, gaza bastı. Biraz da sen kal arkada düşün bakalım, Kemal efendi.

Evin önüne geldiğimde merdivenlerde oturuyordu. Onun Hilal’den önce gelmesi hiç de şaşılacak şey değildi. İstanbul’da yolunu zor buluyordu. Niyeti hiç konuşmadan eve girmekti. Anahtarını  çoktan çıkarmıştı çantasından. 

Ayağa kalktı. “Üzgünüm,” dedi.

Onun o pişman ve özür dileyen gözlerine baktı kadın. O, bu adama hayrandı. Ve istediği anda Hilal’i muma çevirme özelliği vardı. Ama bundan pek haberdar değildi.

“Neden?”

“Geç kaldım ama haklı sebeplerim var.”

İlgisini çekti doğrusu. “Neymiş o, beni  kurtlar sofrasında yalnız bırakacak kadar önemli olan sebepler?” 

“Trafiğe takılmamak için ara yollardan geçeyim dedim, yol kenarında bir kadın fenalaşmıştı. Hamileymiş, doğum zamanı gelmiş, arabada bulamamışlar; o esnada onları hastaneye bıraktım ve hemen döndüm.”

İçi bir hoş olmuştu. Hilal de o gelmediği için ona sayıp sövüyordu. O ise hayat kurtarma telaşındaymış. Kahkahasını tutamadı. 

“Ne gülüyorsun sen?” diye çıkıştı.

“Kemal sen gelene kadar sana içimden ne kadar sayıp sövdüğümü bir bilsen meğer sen nelerle meşgulmüşsün.”

“Gülme!”

“Gülerim, çocuğun adını da Kemal koydular de tam olsun.” 

“Mavi gülmeyi kes!”

Gülüşünü bastırdı. “Tamam sustum.”

“Evine gir, artık geç oldu.” 

Saatine baktı. “Hım, evet on iki olmuş. Önemli değil yemek yedik kahve içtik gel sana bir bardak sıcak süt ikram edeyim hem de organik annem dondurucuya neler atmış bir bilsen.”

“Doğru olmaz bu,” dedi Kemal. 

Kemal’in dürüstlük anlayışı Hilal’i  her gün yeniden aşık ediyordu.

“Saçmalama Kemal, zaten her zaman beraberiz. Sen bana bu dünyada zarar vermeyecek tek insansın, ailem beni sana güvenerek bıraktı. Lütfen bir daha böyle bir şey söyleme!” 

Biraz düşündükten sonra, “Peki, kabul,” dedi. 

İçeri girip direkt mutfağa gitti. Sabah buzluktan aşağı dolap bölümüne bırakmıştı sütü, buzu çözülmüş olmalıydı. Evet çözülmüştü.  Beş dakika da kaynatıp iki bardağa doldurup, salona geçti. 

Salonda yoktu, balkon kapısı açıktı. Oraya yöneldi. Ayakta durmuş, İstanbul manzarasını izliyordu. Yanına geçip sütü ona uzattı. 

“Afiyet olsun, iç rahat rahat uyursun.”

Süte baktı, Hilal’e baktı, alıp dudaklarına götürdü.

“Uzun zamandır geceleri uyuyamıyorum.”

“Neden? Sen uykuya düşkünsündür. Sağlık sorunun yok değil mi ?”

“Aklım rahat değil. Çok düşünür oldum,  aklımdan çıkmayan şeyler var ve beni uyutmuyor.”

“Özel değilse sorabilir miyim, nedir aklındaki?” 

“Neyse ben sana başka bir şey diyeceğim,” dedi, konuyu değiştirmek istercesine.  

“Nedir?” 

“Bu gece Emir’in sana olan bakışlarını hiç beğenmedim.”

Hayda yine başlıyoruz, diye düşünüp göz devirdi Hilal. “İnsanların gözüne bir şey yapamam Kemal, nereye isterse baksın.”

“Ha yani senin için sorun değil?” 

“Ben öyle bir şey demedim, saptırma.” 

“Şirkete gelip gittiği zamanlarda senin onun yanında olmanı istemiyorum.”

Hilal de meraklısı değildi ama Kemal fazla oluyordu. “Kemal bana bir bakar mısın? Yirmi dört yaşına geldim, kiminle yan yana olacağımı veya olmayacağımı bilecek yaştayım.”

Hiç istifini bozmadı. Bardak elinde kapıya yöneldi. Arkası dönük söyledi.

“Ne diyorsam onu yap Mavi,” dedi. 

Hilal küplere bindi, az sonra inecekti.

“Bardağı götürüyorum sonra veririm,” diye ekledi.

İki elini beline yerleştirdi Hilal. “Emrin olur Kemal abiciğim.”

Dediği anda elini ağzına  kapattı. Olamaz ne dedim ben. Bir anda çıktı ağzımdan. Aptalsın kızım sen! 

Olduğu yerde kaldı. Eli ağızında onun sırtına bakıyordu. Hâlâ arkası dönüktü. Dönerek elindeki bardağı pencerenin önüne bıraktı.

Hilal hâlâ olduğu gibiydi. Gözleri gözlerini buldu. Kadının geçen sefer gördüğü ışıltı yine orada duruyordu. Hilal’e doğru yavaş adımlarla gelmeye başladı.

“Ne dedin sen?” 

Sesi yine o tınıyı tanınmıştı. Yumuşak narin ama bir o kadarda sert. “Be…ben,” diye kekeledi. Başı üzerinde lamba yandı aniden. Kemal bana ne yapabilir ki?

Tabii ki hiç bir şey… Kendini eski güçlü haline çevirdi.

“Kemal, abi sana çok yakışıyor biliyor musun? Yani  abi kelimesi.”

Son adamıyla sıfır mesafede durdu Kemal. Uzun boyluydu, Hilal ondan bayağı kısaydı. Başını kaldırıp ona baktı.

“Bu gece çok cesursun güzel hanımefendi.”

“Senden neden korkayım, söyler misin?”

Olabilecek en hızlı şekilde kadını kendine çekti. Kollarının arasında sıkıştı Hilal. O kadar sert bastırıyordu ki canının acıdığını hissediyordu.” 

Çırpınmak gibi bir girişimde bulunmadı. Yine tam olmak istediği yerdeydi çünkü.

Önce bulunduğu yere sonrada başını kaldırıp ona baktı. 

“Bir daha söylesene.” 

Sertçe yutkundu. Buna kesinlikle kendi kaşınmıştı. Sıkıyorsa söyle hadi. Bu yoldan geri dönüş yok battı Hilal yan gider.

Ürkek bir sesle fısıldadı. “Abi, Kemal a..”

Sözlerini tamamlayamadan dudakları üzerini kendininkilerle kapattı Kemal.  Ayakları yerden kesildi. Kalbi kelimeyi şehadet getiriyordu. O kadar hızlı atıyordu ki tenini parçalayıp dışarı çıkacak gibiydi. Aklı, bedeninden ayrılalı biraz olmuştu.

 Öylece kaldı, ne ileri ne geri. O kadar narin ve yavaş bir şekilde öpüyordu ki  muhteşem bir duyguydu. Anlatılmaz yaşanır denilen şeylerdendi. Karşılık vermek istese de, cesareti yoktu. Tecrübe mi? Bu ilk yani o da sıfır ederdi. Hilal  her şeyini ona saklamıştı. Çok doğru bir karar olduğunu görüyordum şu an. 

Beni hiç bırakmasa, burada yaşlansak olmaz mıydı? Zaman dursa, bir biz kalsak.

 Dizlerini hissetmiyordu. Bıraksa düşebilirdi. Bu duygular çok değişik şeylerdi. İnsanın benliğini bir anda tepe takla attırabiliyordu.

Gözleri kapalı bu anın bitmemesini istiyordu. Ama yavaşça geri çekildi Kemal. Birkaç saniye öylece durdu ama bırakmadı Hilal’i. 

Gözlerini araladı genç kadın. Onu izliyordu. Gözlerinde ki ışıltıya baktı. Bu daha farklı bir ışıktı. Ona kalsa o ışıltıdan binlerce anlam çıkarırdı ama çıkarmamak en iyisiydi. Kadın erkek çekimi olarak düşünmeliydi. 

“Abiler kardeşlerini bu şekilde öpmezler.”

Bir şeyler söylemesi gerekiyor ama ne diyeceğini bilemiyordu. 

Ellerini sırtından çekip, kadını serbest bıraktı.

Hilal ağızını bile açamadan, “Süt için teşekkür ederim Mavi, yarın görüşürüz,” diyerek çıkıp gitti. 

Bu sefer ağlayan bir Hilal bıraktı ardında.