Eylül 2, 2020

8. Sende Bir Gariplik Var

ile payelll

 

 

Ne tür bir oyun oynadığını bilmiyordu ama Hilal bu oyuna dahil olmaya karar verdi. Kemal ona yürüyorsa o da ona her daim yürürdü. Aklında bir kaç seçenek vardı Kemal’in bu haline. İlk olarak aklındaki şey, birini yıllardır tanırsın da gelip bugün mü birşeyler hissedersin? Bu hem mümkündü, hem de değildi.

Mümkün değil! Abi kardeş diye büyümedik. Zaten belli bir yaştan sonra beşik zımbırtısı olduğumuzu öğrenip alıcı gözle baktık biribirimize. Yani bir duygu oluşsa çok zaman önce oluşurdu. 

Kendi içinde iç savaş başlamıştı. İleri geri durmadan düşünüyordu. Düşünceler dönüyor, uçuşuyor bir yere oturmaya çalışıyordu. 

Mümkün olan, aklına gelen şey, beni evlenilecek biri gibi görüp aklımı çelmeye çalıştığı ama bunu düşününce bile kalbim sızlıyordu. Beni sevmiyor, ama kendine layık bir eş adayı olarak görüyor olabilirdi. İyi kız hoş kız yabana gitmesin durun ben alayım. Kıskançtı zaten kimse dokunmasın beşikten mezara bana ait bu kız kimse dokunamaz havası her daim var gibiydi.  Daha neler neler… Başını sağa soka salladı. O kadar saçma şey olamazdı. Olmamalıydı. 

Niyetini anlamanın tek bir yolu vardı. Oyunu onun aklına göre oynamak o zaman illaki içindekini ortaya dönecekti. İki şekilde de Hilal’in üzüleceği garanti gibi görünüyordu. 

Ben seni hep sevdim senin beni sevmeni bekledim baktım sevmiyorsun sevdireyim dedim. 

Demesi için neler feda etmezdim.

Ama karşısına geçipte, “Canım sana aşık değilim, ama ilerde sevebilirim hani deneriz sonuçta biribirimizi yıllardır tanıyoruz,” derse hiç şaşırmazdı. Kaderizim Allah’ım… 

Zihni bir iyi bir kötü fikirle dolup boşalıyor, onu bir aydınlık bir karanlık odalara savurup duruyordu. Bu birkaç günü iyi değerlendirip buradan gitmeliydi. Hilal onu hep istedi. Hep sevdi. Ama kısa bir süredir yaşanan gelgitler onu hiç iyi yönde etkilemiyordu. Bazen ağlama isteğiyle içi kaynıyor, bazen de karnında kelebekler uçuşuyordu. Bir silkelenip kendime gelmesi lazımdı. Gözlerini kapatıp koltuğuna, daha doğrusu abisinin koltuğuna yaşlandığında bu yana ne kadar zaman geçti hiç bilmiyordu. 

Başına usulca bırakılan bir öpücükle gözlerini kocaman açtı. Bu abisinin bir de babasının yaptığı hareketti.

“Abi?” diye mırıldandı. Koltuğu kendiliğinden döndü aniden. Ve tabi karşısında ne abisi ne babası vardı. Karanlık iç dünyasının, elinde feneri olan adamdı. 

Yüzünde gizlemeyemedigi öfkesiyle tabii ki. 

” Sana, bana abi demeyi yasaklıyorum.” 

Gözlerini devirdi sıkıntıyla. “Ben, sen olduğunu nereden bileyim Kemal, tepemde gözüm mü var? Abim geldi sandım, o öper bu şekilde.” 

İki elini de koltuğa yasladı. Başını bana doğru egdi. “Sana seslendim beni duymadın uyuyorsun sandım.”

Tehh uyuyorum sanmış. Öküz.

“Dalmışım uyumuyordum,” dedi umursamaz bir tavırla. 

Şu pozisyondan kurtulması lazımdı. Hatta canı öyle sıkkındı ki onu  tekmelemek bile istiyordu. 

Ama ne demişti?. Oyunu onun kurallarına göre oynayacaktık değil mi? Nereden böyle bir düşünceye kapıldı ki? Şu an canı hiç istemiyordu. Vazgeç Hilal sen kim oyuna dahil olmak kim kızım sen olduğun gibisin. Rol yeteneğin sıfır hatta eksi sıfır. Eğer içimde bir yerde gizlenmiyorsa.

Beynindeki düşüncelerden biri başına tavayla vurdu. Yürü be! Tembel kimmiş de, o neymiş. Hep senin bu pasifligin yüzünden bu hallerdeyiz,” diye söylendi. Ne zamandır aklında böyle eli tavalı düşünceler vardı? Gözlerini kırpıştırdı adama bakarken. 

Kimyamı bozdu bu öküz benim. Hadi bakalım Hilal nasıl biriymişim bir görelim ya Bismillah. 

“Neyin var hasta mısın?” 

Yüreğinde mehteran davulları çalıyordu. Yüzüne baktı. Bakışlarını yüzünün her yerinde gezdirdi. O da Hilal’i izliyordu kaşları çatık halde. Sol elini Kemal’in yüzündeki gamzeye götürdü Hilal. Bir erkeğe fazlaydi bu gamzenin güzelliği, diye düşündü. Ona kendi isteğiyle dokunmak hem de o gamzeye inanılmaz bir histi. Kalp atışları yükseliyordu. Ama durmak yoktu, nefes aldı. Sakin davranması gerekiyordu.

Şaşkın şaşkın baktı. Anlamaya çalışıyordu. Hilal’den böyle bir hareket beklemiyordu.

“Sadece sıkıldım sanırım, yoruldum da,” dedi. 

Eli hâlâ yüzündeydi. Milim bile kıpırdamadan gözlerinin içine bakıyordu, Hilal de onun çay yeşili gözlerine.

Aniden yüzündeki eli tutup indirdi ve kadını yerinden  kaldırdı Kemal. “Hadi gidiyoruz,” dedi. 

Şaşırma sırası Hilal’e geçti. “Dur be adam nereye gidiyoruz?” dedi ama hala çekiliyordu. Kapıya gelince, “Çantam, telefonum,” diye söylendi. 

Elini bırakmadan geri döndü Kemal. Hilal’in telefonunu çantasını kavradı hemen. 

O Hilal’i çekiyordu, Hilal onu. “Kemal dursana ben yorgunum vallahi bak eve gitmek istiyorum,” diye söylendi. 

“Yürü Mavi uslu bir kız ol ve söz dinle!”

Sekreterin manyak bakışları eşliğinde asansöre bindiler. Sekretere “biz çıkıyoruz,” demişti.

Kız şaşırmıştı. Ağzı bir karış açık. “Peki  efe…” diyemedi bile.

Elini belinde hissettiği adama döndü. “Nereye, söyler misin?” 

“Sıkıldım demedin mi? Sana heyecan yaşatmaya gidiyoruz.”

Kaşlarını çattı. “O ne demek? Ne heyecanı?” diye sordu Hilal. 

Üzerine doğru eğildi Kemal. “Sen bu kadar geveze miydin, yoksa bu yeni huylarından mı?” 

Cesaret Hilal cesaret ama ya hiç benlik degil. Kendimle savaş veriyorum. Ama kazanmam lazım.

Ona biraz daha yaklaştı ve gülümsedi. “Hoşuna gitmedi mi? Evet yeni huyum,” dedi hafif çenesi yukarıda, gözleri kısık ama tutkulu. 

Sertçe yutkundu Kemal. “Senin dilinde uzadı küçük hanım.” 

Ah ha doğru yoldayım Kemal rayından sapmak üzere.

Tam ağızını açacaktı ki asansör durdu ve kapı açıldı. Elinden tutup arabaya doğru çekiştirdi kadını. 

“Ayağımda topuklu ayakkabı var! Yürüyemiyorum, ama sen koşturuyorsun.”

“Bak bir de bu var önce sana uygun kıyafet için bir yere gidelim, bu şekilde olmaz.”

Kadını resmen arabaya tıktı. Yolda bir yere telefon açtı. Havanın nasıl olduğunu sordu. İstemsiz başını  gökyüzüne çevirdi Hilal. Hava güzeldi yani sıcak bir temmuz günü işte anlamamıştı Hilal.  Buna da neyse…

Sonra, “Ben geliyorum. Hayır tandem olacak,” dedi Kemal. 

Tandem ne acaba daha çok merak etti. Çatlardı o gidene kadar.

“Sen hazırla ben yarım saate oradayım,” deyip kapattı Kemal telefonu. 

Hiçbir şey sormadı. Ama Deli gibide merak ediyordu. Yolda bir AVM’ nin önünde durup park etti. “Hadi güzel kız gidiyoruz sana kot pantolon spor ayakkabı birde uzun kollu bir kıyafet alıyoruz.”

 “Nereye Kemal, pikniğe mi gidiyoruz? Anlamıyorum seni.” 

 Hilal’i konuşturmadı. Önlerine ilk gelen mağazaya girdi ve söylediği şeyleri giydi. Esyalarını torbaya koyup aldı. Yarım saatten fazladır yoldalardı, atışmak dışında bir şey yapmadılar. Denizi görünce gözleri parladı. Deniz kıyısına getirmişti onu. İstanbul’da deniz görmek elbetteki çok kolaydı. Ama alabildiğine deniz ve küçük daglar biribirini tamamlıyordu. Ayrıca şehrin ortasında deniz hiç tat vermiyordu ona. 

Böyle sessiz olacak sadece deniz ve Hilal. Buraya hiç gelmemişti. Gözlerimi camdan ayırmadan sordu.

“Burası neresi?” 

“Burası ormanlı.”

“Hiç duymamıştım.”

“Çatalca desem daha doğru olur.”

“Hım, İstanbul’un ne çok bilmediğim yeri varmış.”

“Beğendin mi?” diye sordu. Egosunu kaldırmamak adına, “Eh fena değil,” dedi. Aslında deli olmuştu ayağını kumlarla buluşturduğunda daha mutlu olacaktı.

Arabayı yüksek bir tepeye park etti Kemal. İnip etrafına baktı. Restorana benzeyen bir yer vardı. Biraz da kalabalıktı. İçeride ve dışarıda insanlar oturuyordu.

Aracın etrafını dönerek Hilal’in yanına geldi. Derin koyu yeşil gözlerı ışıl ışıldı.

“Sana hayatının en büyük adrenalini yaşatacağım hazır mısın?” 

Bu sefer anlamak için baktı ama anlayamıyordu. Neden sonra başını yana çevirdi. Gördüğü şeyle dudakları aralandı. Kemal’e döndü hemen. 

“Sen beni o şeye bindirmeyeceksin değil mi?” 

Başını aşağı yukarı salladı. Eğleniyordu Hilal’le, gülüşünden belliydi.

“Unut bunu Kurşunlu ben o şeye asla binmem.”

“O şeyin adı paraşüt.” 

“Bana ne, neyse ne binmem.”

Bu kadar yolu onu yamaç paraşütüne binmek için getirmişti. 

Aklını yemiş bu adam! Ben dördüncü kattan bile bakamam. Tamam uçağa biniyorum. Ama cam kenarına hiç oturmam. Uçak başka paraşüt başka şeydi. Değil miydi? 

Arkasını dönüp yürümeye başladı. “Sen gidip binebilirsin. Ben seni beklerim.”

Hızlı yürüyordu. Onu arkasında bıraktı. Dönüp bakmadı. Hem yürüyor hem söyleniyordum. 

“Delirmişsin sen! Beni bu kadar yolu bu dev kelebeğe bindirmek için mi getirdin? İnsan bir sorar ya! Hilal sen bunu yapabilir misin, diye. Ne düşüncesiz adamsın sen. 

Hilal’i belimden yakalayıp havaya kaldırdı. Beklemediği bu hareket karşında çığlık attı genç kadın. 

“Ne yapıyorsun sen?”

“Ne yapıyor muşum ben?”

“İndir beni Kemal!” 

Dudaklarını kadının kulağına değdirdi. Çırpınan bedeni aniden durdu. Hilal dur demedi bedenine. O kendiliğinden durdu. Kilitlenmiş gibiydi. 

“Sen korkuyor musun?” 

Korku mu? O neydi? Sen bana dokununca ben ölüyorum.

“Evet korkuyorum.” Ama sesi bile onu terk etmişti. Mırıldanır gibi çıkmıştı dudaklarından.

“Şimdi, birlikte gidiyoruz ve gökyüzüne tırmanıyoruz. İndiğinde bir kez daha bu konuyu konuşacağız ve korkma ben hep yanındayım, sana bir şey olmasına da asla izin vermem.”

Ve onun sıcak nefesini her hissettiğinde olduğu gibi kendinden uzaklaştı. Sanki beyninin içine komutu o gönderiyordu, Hilal değil. Az önceki hırçın kadın gitmiş, onun ruhunu alan dokunuşlarıyla uslu bir Hilal gelmişti. 

Kadını bırakıp, elini tuttu. İyi alışmıştı ona dokunmaya. Bu günlere kadar parmağını bile Hilal’den koruyan Kemal her fırsatta dokunuyordu artık.  

Uçacaklarını söylerken bile içi titriyordu. Paraşüte binecekleri alana gelmişlerdi ama hâlâ kendinden zerre emin değildi. 

Onları karşılayan ve en az Kemal kadar yakışıklı olan genç adam, 

“Kemal abim hoşgeldin,” dedi. 

Kemal elini uzatıp adamın elini sıktı.” Hoş bulduk Adem, nasılsın ?”

“Şükür abi,” diyen Adem, Hilal’e dönüp “Sende hoş geldin yenge,” dediği an kadının içinde karıncalar kanat açtı. Ama dışarıdan kaşları çatıldı. Onun tarafından yenge telaffuzu harikaydı. 

Elini uzattı.  ” Yengen değilim. Ama hoş bulduk,” deyip Adem’in elini sıktı. 

Adem bir Kemal’e bir Hilal’e baktı.

Kemal, “Yengen bugün çok huysuz Adem,” derken Hilal’e bakıp devam etti.” Ama birazdan geçecek huysuzluğu.” 

Ama bu adamı boğardı. İçinde yeni kız can buluyordu. Mahallenin deli kızı Hilal. Hani şu her şeye laf eden teyzelerle kavga eden tiplerden. Ama şu an o kızları kesinlikle çok iyi anlıyordu. Hak edene girişeceksin.

Kemal’e öfkeli gözlerini çaktı. Tanımadığı Adem’in karşında yanlış bir şey söylemek istemiyordu.

“Mavi ben gidip üzerimi değiştireyim.” Yeşillerini üzerine dikip, “Sakın kaçayım deme bulur getirir yine bindiririm,” dedi. 

” Aman ne korktum! Git yeşil git…”

Beş dakika kadar bekledi. Bir sağa bir sola hızlı hızlı gidip geliyordu. Uçanları gördükçe yüreği pır pır ediyordu. Karşıdan gelen karizmatik adama kitlendi. Ne ayıp Hilal hiç öyle bakılır mı ? He bakılır ne olacakki… yine de bakmayalım. Belki sahibi vardır.

Hemen başını çevirdi. Ne yakışıklı biri diye içinden  sayıyordu. Karizmatik şahıs önünde durdu. 

“Hanımefendi?” 

Bana dedi. Niye dedi? Kim ki ne istiyor olabilir? kemal görmese bari.

“Buyurun?” 

“Kemal ile gelmişsiniz şimdi haberim oldu ben onun arkadaşıyım.”

Şaşkınlıkla gülümsedi. “A, evet Kemal üzerini değiştirmeye gitti.” Arkadaşıymış, zararsız. Umarım.

Şaheser bir gülümsemesi vardı. Her kadının kabini istediğinde çalabilirdi. İnsan o gülüşe bile vurulurdu. Ama Hilal değildi çünkü o umutsuza vurgundu. Elini uzattı. “Ahmet,” dedi genç adam. 

Hilal’de elini uzattı. “Hilal.” 

Yerinden Kemal’in sesiyle sıçradı.

“Ahmet, yengenle tanımışsın,” derken gözleri ikisini de kesecek, soğuk kanlı katil gibi bakıyordu.

Bu adamın bu kıskanç hali çok çekiciydi. Daha bir içime sokasım daha fazla sevesim geliyor. 

“Sen ona bakma Ahmet, yengen değilim, sadece Hilal de bana.” Kocaman gülümsedi Hilal. Adamın kafası karışmış gibi görünüyordu. 

Ahmet’in yüzü aydınlanırken Kemal’in yüzü karardı. İç sesi kahkahalar atıyordu. Bu adamlarla uğraşmak çok hoşuna gitmeye başlamıştı.

Kemal, “Bugün çok huysuz yengeciğin, Ahmet.” Yanına geldi. Kimseyi taktığı falan yoktu. Hilal’in elini tuttu. “Hadi Mavi, uçmaya hazır mısın?” 

Elini çekti korkuyla. “Hayır, değilim. Ben istemiyorum diyorum Kemal, neden zorluyorsun?”

Suratında hain gülümsemesiyle Ahmet’e döndü Kemal. “Uçuştan sonra döneceğiz, buralarda olursan görüşürüz.”

Ahmet’in şaşkın bakışları arasında, Hilal’in elini tutup hızla cekistirmeye devam etti. 

“Dur lütfen acı bana daha çok gencim yaşayacak görecek günlerim var kalpten giderim inanki Kemal yapma nolur.” diye adeta yalvardı. 

Cidden korkuyordu. Ama bu adam sözden anlamıyordu. Aniden önünü dönünce adamın kucağına atlamış gibi ona tosladı. Anında tuttu kadını. 

Gözlerine bakıp, “Bana güven ve sus.” Ellerini  saçlarında gezdirdi kadının. “Ben sana zarar gelsin ister miyim?”

“Bilmem ister misin?  Şu an pek kestiremiyorum.”

Kahkaha attı Kemal. “Senin değişik bir yönün varmış ben yeni görüyorum. Bunca yıl nasıl sakladın benden bu seni?”

“Bende senin paraşüt kullandığını bilmiyordum daha bilmediğim neler var?”

“Aslında bilmediğin çok şey var ama daha sonra, hadi şimdi.”

Elinden çeke çeke götürdü kadını. Yamaç çok yüksekti. Düştü bir derde, yapacak bir şey yoktu. Paraşütün yanına gittiler önce. Gözlük, kask  kemerleri bağlandı. Birkaç ufak detaydan sonra Hilal’in arkasına, kendi yerine geçti. Aynı işlemi kendine uyguladı Kemal. Paraşütün iplerini eline topladı.

“Şimdi sana koş dediğimde beraber koşmaya başlayacağız. Havalandıktan sonra ben sana otur dediğimde oturacaksın daha sonra birkaç şey daha var onları sırayla söyleyeceğim. Tam olarak yirmi dakika havada kalacağız.”

“İnince cenaze işlemlerine başlarsın olur mu? Abime Nergis’e selamımı ve  onları çok sevdiğimi de söyle, annemlere de dersin. Hilal öldü ama sizi çok seviyormuş ölürken söyledi. Önümüzdeki yirmi dakika içinde ölmüş olacağım da.” 

Dudaklarını yine o, onu mest abi den yere kulağının hemen yanına getirdi Kemal. “Eğer sen yirmi dakika içinde ölürsen bende paraşütü en yakın dağa çarparım.”

Şaşkınlıkla sordu, anlayamamıştı. 

“O neden?”

“Sen ölürsen benim yaşamam anlamsız da ondan.”

Aklı, kalbi karmakarışık olmuştu. Sen ölürsen bende ölürüm. Kısası buydu. Onun için ölen bir Kemal. Onsuz yaşayamayan… kulağına fısıldayan adam. Üstü kapalı konuşmayı bırakmıştı. Bildiğin ilanı aşk ediyordu. Ya da ben fazla yorumluyordu. Tam dönüp cevap vereceği anda dudaklarını degdirdigi yere bir buse bıraktı. Ama bu duygu daha farklıydı. Ona duyduğu sevgiden değil gibiydi. Yani evet seviyordu,  her dokunduğunda heyecanlanıyordu. Ama bu farklıydı. Aklına gelen şeyle irkildi. 

Şehvet, daha önce hiç tatmadığı duygu… Bedeni taş kesilirken daha önce ona hiç şehvetten gelen bir his beslemedigimi anladı. İçinde karıncalardan bir ordu taarruza geçmiş her yanına yayılıyordu. Pek çok duygu gibi buna da engel olamıyordu. Onun sesiyle ayrıldı iç dünyasından. 

“Mavi, hazır mısın?”

Afalladı birden. “Ha? Neye hazır mıyım?” Sonra idrak etti bulunduğu yeri. “A hazırım ben.”  Aklına ilk gelen şeylerdi. Az önce ölmediysem şimdi ölmezdim Allah’ın izniyle.

Koşmaya başladılar, o söylüyor Hilal hareket ediyordu. Kemal gözlerimi kapatmamasını söyledi, görülmeye değermiş. Zorla da olsa açık tuttu. Ayağı yerden kesilene kadar koştu. Çok uzun sürmedi. Hatta çok kısaydı.

Ayağı yerden kesilince nefesimi tuttu. Ayakları boşlukta sallanıyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Ona oturmamı söyledi. Oturdu. Sıkı sıkı oturduğu koltuğu tutuyordu. Koltuk havadaydı. Ona ne gibi bir yardımı olacaktı ki?

“Hilal nefes al ve nefes ver.”

O an aldığı nefesi hâlâ tuttuğunu anladı. Onun komutlarına uydu. Derin bir nefes verdi. Öksürdü birkaç kez.

Ne zamandır tutuyordu nefesini bilemiyordu.

“İyi misin?” dedi Kemal. 

“Gözlerimi açamıyorum kalbim beni bırakmak üzere sen bana iyi misin diye soruyorsun.”

Kahkaha attı kulağının en dibinde, dönüp ona bakacaktı ama kıpırdayamıyordu.

Uzun ve güçlü kollarının birini Hilal’in beline, diğerini boynuna doladı.  

Şimdi kesin ölürüm. Ruhuma Fatiha…Bana her dokunduğunda ona teslim oluyordum.  Seçeneğim yoktu. Kendiliğinden oluyordu. Nerede olursam olayım.Yanımda o olsun o zaman her yer kabulümmüş. 

Bedeni gevşemeye başladı. Kolları güven veriyordu.

“Ben seni korurum, aç gözlerini.”

“Seni kim koruyacak dalgamı geçiyorsun sen benimle?” 

Yine gülmeye başladı.

“Eğer gözlerini açmazsan bu güzelliği göremezsin. Şimdi yavaşça aç gözlerini.”

Çok korkuyordu ama mecbur açacaktı gözlerini.

Yavaşça araladı göz kapaklarını sonra tamamen açtı. İnanılmaz bir manzara vardı ayaklarının altında. Ama gördükçe daha çok korkuyordu. İçim çekiliyor. Benliğim devre dışı kalıyordu. Evet manzara müthişti. Ama dayanamıyordu. Korku çok kuvvetli bir şekilde onu esir alıyordu. Ellerini Kemal’in ellerinin üzerine koydu, sıkıca tuttu.

“Kemal beni bırakma! Ciddiyim çok korkuyorum!”

“Korkma hiçbir şey olmayacak. Benim paraşüt pilotu ehliyetim var. İstanbul’a ayak bastığımdan bu yana ben buna biniyorum ve hiç düşmedi güven bana.”

“Aptalsın sen, pisliksin beni öldürüp beşik zımbırtısından kurtulup başkasıyla evleneceksin, bana intihar süsü vereceğini bilseydim beni asla bindiremezdin bu aptal şeye,” dedi. Sadece saçmalıyordu. 

Ağzına ne gelirse söylüyordu. Hani öleceksinizdir ve içinizde bir şey kalmasın, her şeyi söylersiniz. Hem söyleniyordu hem de ellerini öyle sıkı tutuyordu ki. 

“Kemal n’olur beni bırakma beni n’olur. Kiminle istersen evlenebilirsin. Lütfen bırakma beni!” diye adeta yalvarıyordu. Gerçek anlamda korkuyordu. Gözlerini son kapattığından beri hala açmamıştı.

Rüzgarın uğultusu yüzüne heyecan verici şekilde vuruyordu. Onun sarılı kollarına sıkı sıkı tutunmuştu. Sanki ben düşse o düşmeyecekmiş gibi.

Kemal her zamanki yere dudaklarını yaklaştırdı. Onun nefesi rüzgara direnip tenine nüfuz ediyordu.

“Başka biri ile evlenmek istediğimi nerden çıkardın sen?” 

“Kemal ya geri dön ya beni rahat bırak gözlerimi hala açamıyorum.”

“Bunu sonra konuşacağız, seni biraz rahatlatalım önce.” 

Bazen tek kolunu çekmek zorunda kalıyordu. Birçok ip vardı, onlara bilmediği bir şeyler yapıyordu. 

Tekrar  sarıldı Kemal. Ve konuşmaya başladı. Tabii ki hemen kulak zarının dibinde.

“Kendini Çaykara’daki çay bahçesinin içinde dolaşıyormuş gibi hayal et.”

Ve o an gevşemeye başladı Hilal. Öyle özlemişti ki Trabzon’u, sonra devam etti.

“Hani geçenlerde seni uyurken bulduğum hamakta oldugunu da ekle.”

Kendini tutamayıp güldü. Eğer bu hayatta Kemal’le olmazsa başka biri ile imkanı yok olamazdı. Birinin onu bu kadar iyi tanıması mümkün görünmüyordu.

“Neden güldün?” 

“İnanmayacaksın ama çayın kokusu burnuma geldi bir an.”

“Delisin sen, Hilal gökyüzünde çay kokusu?” Çok nadir adını söylüyordu. İsmi dilinden dökülürken kadının kalbiyle çakışıyordu.

Yine güldü, çok komik geliyordu kulağına.

Dudaklarını yanağına yaklaştırdı. Arada küçük küçük açıp kapattığı gözleri yine kapalıydı. On dakikadır havadalardı ve Hilal hala manzarayı tamamen görememişti. 

“Gözlerini aç Mavi ve maviyle yeşilin birbirine olan tutkusuna şahit ol.”

Mavi ve yeşilin birbirine olan tutkusu. Mavi yeşile tutkun da yeşil mavi ye tutkun mu orası muammaydı.

Dudaklarını yanağında gezdiriyordu. Kadına yaptığı işkenceden bir haberdi. Hilal onu seviyordu ve bunu bana yapmasına da işkencesinede gönüllüydü. Sonunda kalbi kırılacaksada üzüleceksede  gönüllüydü. 

“Hadi aç gözlerini.”

Gözlerini açtı. Önce bulunduğu yere yani gökyüzüne sonra da yere baktı. O kadarda zor değildi. Altlarında yeşil ağaçlar küçük daglar…

“Çok güzel.”

“Söylemiştim demek istemiyorum.”

“Ukala sende…”

Güldü. Biraz sohbet biraz atışma turu tamamlamış, birazdan yere ineceklerdi. Hilal’i rahatlatmak için hiç üstüne gelmiyordu. Havalandıkları yere değil, açık bir alana ineceklerdi. Arabaları bile gelmişti.

“Mavi yere ayak basar basmaz oturmuyorsun ya da yere diz çökmek yok. On on beş metre kadar koşmalıyız.”

Ne dediyse yaptı. Bunu saymıyordu. Hiç bir şey anlamamıştı korkmaktan dolayı. Yine uçmayı planlıyordu ama bunu ona söylemedi. 

Paraşütü toplayıp Adem’le beraber bagaja koydular.

Adem arkada Hilal Kemal’in yanında tekrar geldikleri tepeye vardılar. Adem iyi çocuktu. Esprili yakışıklı sevimli biri gibi göründü Hilal’in gözüne.

Adem’i bırakıp dönmek için yola koyuldular. Yorulmuştu. Hem de hiç bir şey yapmadan. Stres yorgunuydu. Dizlerinin bağı yeni yeni çözülüyordu. 

“Eve götür beni çok yoruldum.”

Telefonu çalıyordu. Çantasının derinlilerinden bulup çıkardı. “Abim arıyor…” 

“Abiciğim?” 

“Neredesiniz Hilal?” 

“Kemal’le beraberiz dışarıda işimiz vardı neden sordun?” 

“Neyse Kemal varmış yanında unut gitsin.”

“Abi ben iyiyim sen nasılsın yengecigim nasıl?”

“Kadın ırkı işte, nasıl da laf sokuyor. Nergis bakar mısın?” dedi Murat. Nergis’in kıkırtısı kulağına geliyordu, Hilal de güldü.

“Erken başladın Murat Karaçay ne o kadın ırkı falan?” 

“Sonra kılıbıklığımla dalga geçersin, Kemal’i aradım ama ulaşamadım onu verir misin?” 

“Tamam veriyorum görüşürüz abiciğim.” 

Telefonu ona uzattı.  “Abim,” dedi. 

Alıp dinlemeye başladı. İlk önce anlamadı Hilal. Sonra arabayı kenara çekti Kemal. Ona baktı, yüzü an an değişiyordu. Merak etti. Kemal’e dönüp konuşmanın bitmesini bekledi. 

Murat’a dediği tek şey, “Tamam yarın ilk uçakla gideriz,” demesi oldu. Telefonu kapatıp Hilal’e uzattı.

“Sorun nedir ve bu sorunu neden balayındaki abimden öğreniyoruz?” 

Telefonunu çıkarıp baktı Kemal. İki kez babası, iki kez Hilal’in babası, beş kez de Murat aramıştı. Hem onu hem Hilal’i. Yani bütün gün olmayan her neyse yarım saat içindemi olmuştu? Enteresandı.

“Yarın Trabzon’a gidiyoruz.”

“Neden gidiyoruz?”

“Çay bahçelerinde büyük bir sorun varmış.”

Kaşlarını çatıp önüme döndü. Ne olabilirdi? Aklını  taramaya verdi. Genelde pek sorun olmazdı. Birkaç böcek çeşidi dışında.

“Böcek?” diye cırladı.

“Evet böcekmiş ama nasıl bir tür bilmiyoruz.”

Bütün keyfi kaçmıştı. Babasını arayıp bilgi aldı. Nasıl bir türse yaprakların üzerini delip yiyormuş. Bu da  çayın kalitesini fazlaca düşürüyordu. Çay zaten şu ara yeni toplanmaya başlanmıştı. Ama bu çayı yemesini ya da delip geçmesini engellemiyordu.

Hilal topraktan anlardı. İşi böcek değildi. Ama yıllarca içinde kalınca illaki birşeyler öğreniyordu.

“Uzman ayarlayalım Kemal biz baksak ne olur.”

“Haklısın, hemen şirketi arayayım bize en iyi uzmanı bulsunlar.”

Yüz dönümlük bir çay bahçesi demek elli tane işçinin ekmek parasının bahçeden kesilmesi demekti. Şirkete vuracak olursa, bu miktar azalabilirdi. Ama yıllardır ki kurulduğundan bu yana adına leke getirmemiş bir firma olarak bu hiç iyi değildi. Hem bu böceğin yayılma ihtimali de vardı.

Yarınki ilk uçağa yer ayırttılar. Eve gitmekten vaz geçip beraber şirkete geçtiler. Uzmanlar geldi. Uzun konuşmalar sonucunda neyi nasıl kurtarırız zararımız ne olur ya da hangi tür bir böcek hesabına tutuldular. Saatler ilerliyordu. Gece yarısı onbir gibi herkes ayrıldı. Aşırı derecede yorulmuştu. Günün bütün stresi üzerine çökmüştü. Yerinden kalkacak  gücü dahi yok diyebilirdi. 

“Kucağımda taşımamı ister misin?” diye sorduğunda gözlerini kocaman açtı Hilal. 

“Daha neler.”

Yanına oturdu. Odadaki koltuga bırakmıştı kendini Hilal, çalışanlar gittiğinde.

“Daha neler, neler…” dedi. 

Tüm yorgunluğuna rağmen oturduğu yerde dikildi. Bunu şimdi yapmazsa bir daha fırsatı olmayacaktı. Çünkü Trabzona gidince bir daha buraya dönmeyi düşünmüyordu. Murat daha sonra arayıp yarın öğlene doğru Trabzon’da olacağını söylemişti. 

Zavallıların upuzun balayı bir dede, birde bu işten dolayı sıkıntılı geçmiş olmalıydı. Üç gün erken dönüyorlardı. Gerçi Murat biraz daha uzatmaya kalkacaktı. Söylemişti ama olmadı. 

Hadi Hilal yapabilirsin diye kendine cesaretin kralını veriyordu.

“Sen! ”

“Evet ben!”

Ona dogru döndü. O da Hilal’e doğru.

“Sende bir gariplik var.”

“Ne gibi ?”

” Gözlerin, sözlerin ve hareketlerin?” 

“Hım, ne varmış onlarda…”

Resmen kelime oyunu yapıyordu Kemal. 

“Sen benim yıllardır tanıdıgım Kemal değilsin.” Parmağıyla gözlerini işaret etti. “Bunlar bir garip bakıyor.”

Dudakları yukarı kıvrıldı. “Ne diyorlar peki, anlıyor musun?”

He anlıyorum öküz, anlıyorum da laf olsun diye soruyorum. Dese ne olurdu ki? 

“Anlayamadım, senin bana anlatmak istediğin bir şey var mı?” diye sorup topu ona attı. Hadi bakalım.

“Evet var ama burda değil.”

Merakla açılan gözleri onda bir şeyler arıyordu. Umut… evet umut görmek aklına geliyordu. Kemal’i umut etmek!