Eylül 2, 2020

9. Sonsuza Kadar

ile payelll

 

Hilal aşağı ineceklerini zannederken tam tersi asansörle yukarı çıktılar. Nereye gidiyoruz? Sorularına  karşılık tatlı tatlı bakıp sabret diye cevap veriyordu Kemal. Kapının açılmasıyla yazın en güzel rüzgarı karşıladı ikisini de. Burası şirket binasının terasıydı. Daha önce merak edip de çıkmamıştı. Korkuluklara yaklaştıkça tüm şehirin ışıl ışıl ayaklar altında parladıgına şahit olmuştu. Burası İstanbul. Bu şehir hiç uyumaz. Her zaman böyle sanırdı. Bir aya yakındır buradaydı ama burası çabuk alışılan bir şehir hatta alışınca bağımlılık yapan yerdi. Hilal bunu hissediyordu. 

Elinden çekerek en uca getirdi Hilal’i. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Ne söyleyeceğini deli gibi merak ediyordu. İyi bir şey söyleyeceği kesin gibiydi. Bu daha çok heyecanlamasına neden oluyordu. İstanbul’a geldiğinden beri fazlaca değişiklik olmuştu aralarında. Bunun farkındaydı ama her harekete anlam yüklemek istemediğinden, ya değilse ya yanlış anlıyorsam. Ya benimle işine geldiği gibi ilgileniyorsa gibi düşüncelere itiyordu kendini. Ve şimdi karşısında durmuş elini  tutuyordu Kemal. Bu bile fazla geliyordu gözüne. Yanılmak ve üzülmek hiç istemiyordum. Kim isterdi ki zaten? 

Bir an içimin titrediğinde bunu bedeniyle de dışarı yansıttı. 

“Üşüdün mü?” diye sordu Kemal. 

Ya durumun verdiği ya da bu yüksekligin verdiği bir üşüme haline girmişti.

“Biraz yükseklikten oldu sanırım.”

Çıkarıp üzerine örtebilecegi bir ceketi yoktu Kemal’in. Ama onun yerine arkasına geçip sarıldı. Bu gece ölmezsem daha ölmem. Kalbi daha hızlı atmaya başladı.

Kollarını kadının beline, göğüslerinin üzerine doladı. Biraz daha iyiydi şimdi. Onun teninin kapattığı yerler yangın yeri gibiydi ama. Derin bir nefes alıp verdi.

“Derdin ne Kemal? Bu halini bana açıkla artık,” dedi. Bir yerden başlamak lazımdı.

“İyi misin şimdi?”

“Daha iyiyim.”

Kemal de derin nefes alıp verdi. Başı onun göğsünde duruyordu. Kalbinin sesini bile hissediyordu. Ortam sessizdi. Sadece İkisi ve kalp atışları… İçinden büyük dualar ediyordu. Lütfen Allahım istediğim şeyler dökülsün dudaklarından… 

Uzaklara çevirdi başını, Hilal de onun baktığı yöne baktı.

“Bak!” dedi Kemal. 

“Nereye?”

“Bak, gecenin rengi ne bak. Sence ne renk?” 

Biraz düşündü. Gece siyahtır aslında değil mi?” Karanlık diye bilinir. Ama sanki farklı bir cevap vermeliyimdi.

“Lacivert,” dedi Hilal. Öyle görünüyordu. Işıklar, parlayan deniz gökyüzü ona laciverti anımsattı.

Başını eğerek Hilal’e baktı soru dolu gözleriyle. “Bu cevabı beklemiyordum.”

“Bilmem bir an öyle gördüm, yanlış mı söyledim ?”

“Hayır tam da beklediğim cevap,” dedi Kemal. Tekrar uzaklara döndü. “Senin gözlerini ne zaman özlesem hep buraya gelip bu renge saatlerce bakıyorum.”

Kollarından çıktı. Hızla ona döndü. Şaşırmıştı. Yüzünden belliydi. Sesini yükselterek. “Ne?” diye çıkıştı. Sesi sinirli çıkmıştı.

“Yanlış anlama lütfen.” Telaşla kıpırdandı Kemal. 

Asıl şaşıran Hilal’di aslında hem de çok. Kemal karşısında paniğe kapıldı. Bu hali çok komikti. Gülmemesi gerekiyordu ama…

“Sen benim gözlerimi niçin özlüyorsun ki?”

Sesi sertti.

“Hilal sakin olur musun ?” dedi ona yaklaşıp elini  tutmak istedi. Geri çekildi. Bu çok eğlenceliydi.

“Dur bakalım Kemal efendi sen önce anlat bakalım beni neden özlüyor muşsun.”

Geri çekildi Kemal. “Peki ama sakin bir şekilde beni dinle olur mu?” 

Cevap vermedi. Anlatmaya başladı uzaklara dalıp.

“Ben senin mavilerini hep bu gecenin rengine benzetirim. Koyu mavi renkler demek, sen demek benim için.

“Ne zamandan beri?” diye sordu.

Kadının gözlerine bir süre bakıp nefesini tazeledi.  “O kadar uzun zamandır ki inan hatırlamıyorum.”

O her zaman farklı düşünmüştü. Ben hep kendime hayır Kemal beni mecburi istikamet görmemeli kendi kaderini yaşamalı belki birini çok sever ona tutulur. Ben ona yük olamam  Olmamalıyım, diye yıllarca oyaladım kendimi. Şimdi çok farklı hissediyordu. 

Kalbi kabına sığmıyordu. Damarlarında kan akışı ne halde bilemiyordu ama kalbi birazdan duracaktı sanki.

“Şimdi ne değişti peki?” diye sordu. Ama sesi titriyordu. Ağlamak isteği baş gösteriyordu. İçinde onu sıkan sonra kanatlandıran bir el vardı âdeta. 

“Şimdi değişen…” derin bir nefes alıp verdi. Doğru cümleleri kurması gerekiyordu ve Hilal’in tavırları aklını kurcalıyor, karıştırıyordu. 

“Senden uzak durdum. Git kaderini yaşa diye. Sen gittin. Ben kesin kolunda biriyle gelecek ben evleniyorum! Diyeceksin diye bekledim. Ama sen yalnız geldin ve ben sana daha fazla şans vermeyeceğim.”

Sevinse mi? Kızsa mı? Bilmediği bir döngüye girdi. Bana daha fazla şans  vermeyecekmiş. Bende ki sevda olmasa senin kafanı kırar eline verirdim ya  neyse.

“Bunca yıldan sonra bana bunları anlatıyorsun. Hiç hoşuma gitmedi bir kere.”

Sıkılmaya başlamıştı Kemal. Yüzü de git gide geriliyordu. Hilal’e doğru bir adım attı. “Hoşuna gitmeyen ne?” dedi dişlerinin arasından.

“Anlattığın çok aptalca?” 

“Hilal senin derdin ne? Beni kızdırmaya, çileden çıkarmaya mı uğraşıyorsun?”

“Öyle bir niyetim yok. Üstüme gelip durma lütfen.” 

Kime söylüyorsa? O dakika tuttu kadının bileğini. Başını Hilal’in başına yaklaştırdı. Nefesi kadının yüzünde dans ediyordu. 

“Aptalca olan ne şimdi, söyle?” 

Ama bu pozisyonda da hiç konuşulmuyordu. Yutkundu Hilal. 

“Ne biliyor musun? İnsan istediği bir kadına yol vermez uğrunda biraz çaba harcar ne o öyle dönerse senindir dönmezse başkasının hesabı yapmaz. Ayrıca benim senin bana vereceğin şansa ihtiyacım yok,” dedi Hilal, bir çırpıda, sanki kendisi farklı bir şey yapmıştı. Yine de haklıydı, onu kızdırmak için yapmıştı. Ne kadar ileri gideceğini bilmek istiyordu.

Karşısında yüzü anbean değişiyor, geriliyordu. Elleri acıtmaya,  sıkmaya başlamıştı. Canı yanmıyor değildi. Ama şu an umursayacağı son şeydi. Fikirleri  sabitmiş meğerse. Kemal’in de  kendisi gibi düşüneceği hiç aklıma gelmemişti. Geriye çekilen acı ve özlem kalacaktı. Belli olmuştu. 

“Hilal sen o şansı kaybettin! Bu zamana kadar sessiz kaldıysam senin içindi. Ama bundan sonra sessiz kalmaya hiç niyetim yok, bilesin.”

İçindeki kadın kahkahalar atarken dışındaki gayet ciddiydi. 

“Bak sen! Ne yapacaksın?” 

“Sana kendimi izah etmeye çalışıyorum, tehdit etmeye değil. Biraz sakin olabilirsin.” 

Kendini tutan kollarına baktı. “Beni bıraksana sen, kaçacakmışım gibi ne tutuyorsun?”

“Bırakmam!” dedi Kemal ve git gide yaklaşıyordu. Rol yeteneği zaten çok azdı sıfıra inmek üzereydi. 

“Şu an çok sağlıklı düşünemiyorum. Lütfen daha sonra konuşalım ayrıca çok yorgunum.”

“Benim kollarım rahattır denemek ister misin?” dedi Kemal. Yüzünde çarpık bir gülüşle. O kalp alınacaktı. Yolunda her şey mübahtı. 

“Sen ne içtin? Bunca yıllık bana söylediğin şeyleri aklın alıyor mu?” 

“Ben pek akıllı biri sayılmam.”

“Bak bunda çok haklısın.”

Hilal’deki hal an itibari ile istemem yan cebime koy gibi oluyordu. O kendini Hilal’e itirafa zorluyordu. Ama Hilal aynı gücü gösteremiyordu. Neden bilmiyordu? Bunca zaman bekledikten sonra bir anda bunları duymak onu içine kapanmaya itiyordu. Ben kesinlikle koca bir aptalım. Kelimeleri seçemiyordu şu an. 

“Hilal sen beni delirtmeye mi uğraşıyorsun?”

“Yok ya niye uğraşayım öyle bir şeye zaten şu an çok normal görünmüyorsun ki.”

“Sus!” dedi. Söylerken sesi son derece sertti. 

Kollarından kurtulup, kollarını göğsünde bağladı. Başını yana çevirdi. Kızgın ifadeyle, “sustum,” dedi.

“Senin aklından ne geçiyor söyler misin?”

“Yatak,” dedi. Dediği gibi de gözleri kocaman oldu Kemal’in. Kendisi, Hilal bile şaşırdı. Ellerini ağzına kapattı.

“Ne ?”

Ellerini ağzından çekip, “Hayır lütfen öyle değil,” dedi. Ama üzerine doğru ilerliyordu Kemal. Hilal de geri geri gidiyordu. 

“Kemal lütfen yanlış anladın.”

Gözlerini kısmış dudaklarını gülme ile kendini tutma arasında bir yere sıkıştırmış pis pis sırıta sırıta, “Neyi yanlış anladım orayı tam anlayamadım,” dedi. 

“Ben…ben yorgunum uykum geldi bir anda çıktı öylesine gelme üzerime.” Ama nafile arkasında bir duvar var mıydı? Ama burası teras olsa olsa boşluk olurdu. 

Bir anda yakaladı ve kendi bedenine tabiri caizse yapıştırdı kadını. Çok yakın, onun kokusunu kendi nefesinde alıyordu sanki. 

Aralarında iki santim anca vardır.  Beynine kan gitmiyor olası ihtimaldi. Kalbi hızla atarken duracağını hissediyordu. 

“Üzgünüm tatlım sana dokunursam bu sonun başlangıcı olur.”

Ne demek istedi? Anlayamadı? . Sonun başlangıcı…

“Bana dokunursan başlangıcı bilmem ama sonun olacağı kesin.”

Sonunda tuttuğu kahkahasını serbest bıraktı Kemal. Gözlerine bakıp, “Sonum olur musun Mavi?” 

Ve Hilal tam kalbimden vuruldu. Zaten vurgundu. Ama kendi kendine yaşadığı bu vurgun şimdi onunla tamamen dibe indi.

“Ne?”

“İstersen eve gidelim orada anlatırım sana.”

“Sen canınamı susadın ne saçmalıyorsun?”

“Burada durmuş sana bir saattir bendeki seni anlatmaya çalışıyorum ama sen daha bir adım bile gelmedin bana. Sana hiç bir şey hissettirmiyor muyum?”

Sesi yumuşaktı. Ama sitem içeriyordu. Şimdi bir şeyler yapmazsa çıkmaza girmesi an meselesiydi. 

“Evet anlattın. Hemen kollarına atılmamı bekliyor olamazsın. Belki bir teklif bekliyorumdur. Yakışıklı birisin şansımı seninle deneyebilirim.”

“Az önce yaptığımı hatırlıyorum o teklifi daha nasıl açıklanır bilmiyorum.”

“Ben senin sonun olmak istemiyorum. Yani istiyorum ama…” derken sesi alçaldı. 

İki santimlik mesafeyi kapatmak ister gibi başını yaklaştırdı. Artık dudakları birbirine değiyor, nefesleri birbirine karışıyordu. Öylece durdular. Olabildiği en kısık ve buğulu sesi ile dudaklarına  fısıldadı Kemal. 

“Başlangıcım olur musun?”

Gözlerini anlık kapatıp açarak, “Olurum, ama şartım var!” dedi. Zorlanıyordu konuşmakta. 

Kemal’in dudakları yukarı kıvrıldı. Minik bir gülümsemesiyle, “Benim için emirdir,” dedi. 

“Sonun olacağım yoksa bu iş olmaz.”

Başını yukarı kaldırıp en tatlı, Hilal’in bayıldığı kahkahasını attı ve dudaklarımı kadınınkilere  örtmeden hemen önce fısıldadı. 

“Sonsuza kadar.”