Eylül 2, 2020

6. Bana Aitsin

ile payelll

 

 

 

Bir öpücükle dağılmıştı. Kendini iyi hissetmesi gerekmiyor muydu? Ama o  kendini berbat hissediyordu. İçinde acı vardı. Kalbini parçalayan bir acı. Hilal’i öptü ve arkasına bile bakmadan gitti. Bu kadar. 

Güzel kadınlar erkekleri her zaman etkiler, beni öpmek istedi. Öptü ve gitti. 

Ne düşünmesi gerektiğini bile bilemiyordu. Can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Önceden özlerdi, sadece görmek yeterdi. Uzaktan pembe hayallerle bezerdi onu, şimdi olanlar çok farklıydı. 

İçinden çıkmak bir yana batmaktan korkuyordu. 

O gece neredeyse hiç uyumadı. Ne kadar olumsuz düşünce varsa hepsi üzerine geldi. Sabahında da onun çıkmasını bekleyip sonra ayrıldı evden.

Tam bir hafta geçti o gecenin üzerinden. Bu bir haftada Kemal’le resmen köşe kapmaca oynadı. İçindeki öfke geçen günlerde eriyor, kalbi onu özlüyor olsa da  ne o ne Hilal iş dışında muhabbete girmiyordu. Hilal pişman değildi. Pişman olmasını gerektiren bir olay da değildi aslında.

Ama Kemal yıllardır tanıdığı saygı duyduğu en yakın arkadaşının kız kardeşini öptüğü için pişman olmuş olabilirdi.

Çalan telefon dağıttı düşüncelerini.

“Efendim toplantı için sizi bekliyorlar,” dedi sekreter. 

Nasıl da unutmuştu, aklından çıkmıştı. O geceki olaya neden olan beylerle toplantıları vardı.

“Bir dakikaya oradayım,” diyerek kapattı telefonu.

Dosyaları kaptığı gibi fırladı yerinden. Tam kapıdan çıkarken cep telefonu çaldı. Dönsem mi, gitsem mi ikileminde kaldı. Acil olabilir diye geri döndü. Alıp bakınca annesinin aradığını gördü. 

Açsam geç kalırım, açmasam merak ederim. Açıp toplantıya katılacağımı söyleyip kapatırım diye düşünüp açtı.

“Annem ben toplantıya gitmeliyim seni sonra arasam olur mu?” derken odadan çıkıp toplantı salonuna doğru hızla ilerliyordu.” 

Annesinin sözleriyle olduğu yerde çakılı kaldı. Dosyalar elinden düştü, adım dahi  atamadı. 

Annesine sadece tamam geliyorum diyebildi. İçinde başka bir acı filizlendi. Hiç tatmadığı ölüm acısı. Hilal hayatında kimseyi kaybetmemişti. Değişik bir sancı çöreklenmişti içine. 

Kalbi parçalara ayrılıyor, sonra birleşip tekrar parçalanıyor ve her parçalanmasında daha çok canı yanıyordu.  Ağlamaya başlamıştı, aklına gelen tek isim Kemal’di. Kendine gelip hızlı adımlarla toplantı salonuna yürüdü. Kapıyı hızla açıp içeri girdi. Masadakileri göz gezdirdi. Herkes tuhaf bakıyordu yüzüne o gece yemekte olan beyler bugünde buradaydı.

Nasıl göründüğünü bilmiyordu. Umurunda da değildi. 

 Emir Bey ayağa kalktı.  “Hilal Hanım?” derken kadının yüzündeki telaşı, kederi görüyordu. 

Ama Hilal’in gözü onu görmüyordu. Salonun hemen ucunda telefonla konuşan Kemal’le göz göze geldi. Uzun salonun ucundan ona doğru yürüdü. 

Kemal de ona doğru hızla yürüyordu. Kendini onun kollarına bırakıp, ağlamaya başlamıştı. 

“Kemal, dedem…” diyebildi sadece, konuşamıyordu. 

“Biliyorum Hilal, ağlama lütfen iyi olacak, merak etme!”

Bazen çok acı çeksenizde beklediğiniz bir cümle sizi olduğunuzdan daha iyi hissettirebiliyordu. Yüreğine su serpilmiş gibi nefes aldı. 

Kemal odadakilere dönerek, “Beyler, bizim gitmemiz gerekiyor,” dedi. 

Hepsi ayağa kalkmıştı. Kemal, Hilal’i bırakmadan kapıya yöneldi. Odadakilerin şaşkın bakışları eşliğinde odadan ayrıldılar.

İlk uçak bir saat sonraydı. Direk havaalanına geçip işlemleri halledip bindiler. Bir buçuk saatlik bir yoldu ve  Kemal elini hiç bırakmadı. Her ağlamasında ona sıkıca sarıldı. İtiraf etmeliydi ki hayatınızda ağlayacak bir omzunuz olmalıymış. İyi hissettiriyordu. 

Dedesi Hilal için bir baba gibiydi. Babası  çalışırken onunla hep dedesi oynamıştı. “Sen benim kanımdan doğan tek prensessin.” 

“Dede beş tane kızın var o nasıl oluyor?” diye sorduğunda,  “Var kızım, ama onlar el oldu gitti. Hem evlat farklı torun daha farklıdır. Beni torunların olduğunda anlayacaksın,” derdi. 

“Hatırlıyor musun, dedem bana ağaç dallarından bebek yapardı,” dedi Hilal. 

“Hatırlıyorum. Bir oda dolusu bebeğin vardı. Ama sen çöp bebekle oynardın.”

Tebessüm yerleşti yüzüne kadının. Ardından birkaç damla yaş düştü gözlerinden. 

Uçaktan iner inmez hastaneye ulaştılar.  Dördüncü kat üçyüz birinci oda. Asansör mü yavaş çıkıyor, zaman mı yavaş akıyor? Bir türlü karar veremiyordu. Elini hiç bırakmayan Kemal, hastane kapısından girer girmez bırakmıştı elini. 

Asansör kapısı açılınca sağa sola baktı. Bütün kapılar aynıydı, koridorun sonunda ailelerini gördüler.  Koşar adımlarla yanlarına ulaştılar.  Babasını daha önce bu kadar üzgün gördüğünü hiç hatırlamıyordu. Ya babaannesi? Yaşına bakmadan ağlayıp duruyordu. Herkes perişandı. Yanında doktor vardı. Herkes güzel haber almak için bir umut besliyordu. On dakikalık bekleme sonunda doktor dışarı çıktı.

“Birkaç yıl önce bypass ameliyatı olmuş ana damar açılmış fakat bu kez başka bir damarında tıkanma olmuş anjiyoyla açtık.”

Kemal “Yani iyi?”diye herkesin merak ettiği soruyu sordu.

Doktor, “Şimdilik iyi, erken davranmışsınız. Kalp krizi yetmiş yaşında biri için fazlaca tehlikeli, fark etmemiş olsaydınız uyuduğunu düşünüp hiç dokunmasaydınız, sonuç kötü olurdu,” dedi. 

Doktor uzaklaşmak üzereydi ki, “Peki görebilecek miyiz?” diye sordu Hilal. 

“Şu an göremezsiniz. Uyuyor zaten, yogun bakımda olacak. Yarın görebilirsiniz.” 

Umutları yıkılmıştı. Bir kere görebilseydi, yol boyu yaşadığı korku geçecekti belki de. “Peki,” dedi. 

Akşam olmuştu. Herkes yorgun ve perişan bir haldeydi. Murat ile Nergis’e haber verilmemişti. Sonuçta iyileşecekti, boşuna telaş yaptırmak istememişlerdi. 

Birkaç saat içinde üzüntünün verdiği bir yorgunlukla çökmüştü aile. Onları eve gönderip kendileri beklemeye başladılar. Sabah çıkacaktı dedeleri. Kemal ve Hilal  beklemeye başladı, geçemeyecek gibi görünen saatleri. 

“Abimi arayalım mı?” diye sordu. Şimdi iyiydi ve haberi olmalı diye düşündü. 

“Bu gece geçsin eve çıkaralım ararız olmaz mı?”

“Bilemiyorum, sonra kızmasın?” 

“Dedemin kötü bir şeyi yok, kızarsa ben üstlenirim.” 

Saatler geçti, gece geçti sabah güneşi akşamı buldu ve en sonunda dedelerinin odasına girdiler. Sesizce beklediler ama  hala uyuyordu. Hilal’in de uykusu gelmişti. Göz kapakları kendiliğinden kapanırken onun omzunda uykunun ne kadar tatlı olduğunu düşünüyordu.

Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu ama hiç uyanmak istemediğini çok iyi biliyordu. Ama ısrarla “Mavi?” diye çağırıyordu Kemal.

“Mavi uyan dedem uyandı.”

 Ok gibi fırladı yerinden.  Gözleri dedesini  buldu. Annesi, babası kahverengi gözlüdür Hilal’in, mavi gözlerini dedesinden  almıştı.  Mavi gözleri hastalığın verdiği yorgunlukla solmuştu. 

“Hilal, yavrum?” 

Yanına ulaşıp elini tuttu. “Geldim dedem gelmez miyim hiç ?”

Zar zor konuşuyordu Salim Bey. 

“Dede sen kendini şimdi yorma, bak ben burdayım. Kemal’de burda annemler gün içinde geldi ama eve gitti. Ben gitmelerini istedim.”

Kemal de diğer elini tutup “Geçmiş olsun dede,” dedi. 

“Sağ olun yavrularım,” diyebildi zorla. 

“İstediğin bir şey var mı?  Doktor birazdan gelip kontrol edecek seni,” dedi Hilal. 

“Yok kızım. Murat’a söylemediniz inşAllah.”

“Yok dede, seni eve götürelim, söyleyeceğiz,” dedi Kemal. 

Bu halde bile torunlarını düşünüyordu. Başkalarının dedesini bilmezdi ama onunki gönlümün kralıydı.

Doktor gelmiş, muayene etmişti.  Durumunu çok iyi görmüştü. Sabah çıkabileceğini ama bu gece burada kalmanın çok iyi olacağını ve artık kalan hayatında ilaç ve sıkı diyet ve bakımla daha uzun yıllar yaşayacağını söylemişti, doktor giderken. “Yemek göndereceğim size tatsız tuzsuz demeden yemelisiniz. Bu çok önemli bundan sonra da hayvansal gıdalardan uzak durmalısınız.”

Salim Bey’in en sevdiği şey bal tereyağ ve kırmızı etti. Hiç hoşuna gitmedi doktorun söyledikleri.

Yemeğini zorla yedirdi Hilal.”Ben bunu yemem, çorba su gibi, suyun bile tadı var. Bunun yok!” diyerek koskoca adam mızmızlandı.  Anne babalar tekrar gelmişti. Annesinden rahat bir şeyler getirmesini istemiştim. Üzerinde hala toplantı için giydiğim elbise vardı.

Hatice Hanım, “Kızım siz eve gidin ben kalırım burada hem sabahtan çıkacağız zaten,” diye dil döktüysede Salim Bey, “Hilal’le Kemal kalsın yanımda, onlarla konuşacaklarım var,” demişti. 

Kemal’le Hilal birbirlerine  baktı, onunda aklında aynı şey vardı.

Kemal’in dedesi can dostunu görmeden gider mi?  Başını kapıdan uzatmış,” Bana ihtiyacın var mı?” diye sormuştu. 

Resmen organize olmuşlar, doktordan duymasa, bu halini görmese numara yapıyorlar derdi Hilal. Bu kadar iyi oyuncu olmazlar degil mi? Saçmalıyordu. 

“Yok, git uyu sen,” dedi Salim Bey. 

İhtiyar tilkiler çok fenalar çok.

Herkes gitmişti dedesinin yanında Kemal vardı. Saat gece on olmuştu. Hilal kapının dışındaydı. Allah biliyor içeri girmeye korkuyordu. Duyacakları işine gelmeyecekti. Ya Bismillah, diye girdi. Kaçacak yeri yoktu. Kemal elleri cebinde kampüsü izliyordu.

Şimdi başlıyoruz. Hatta dedesi çoktan başlamış bile Kemal’in yüzüne bakınca anladı bunu.

“Dede, biraz uyu, yoruldun sen,” diye geçiştirmek istedi. 

Ne Kemal’den ne de Hilal’den çıt çıkmıyordu.

Dedem derin bir nefes aldı yavaş ve tane tane konuşmaya başladı.

Biz sizi beşikte bağladık  birbirinize. Bunu Murat’la Nergis’e niye yapmadık, bilmiyorum. O zaman size uygun gördük. Allah ne derse o olur  yavrularım biz sizi bağladık ama hiç zorlamadık. Yıllar öncesinin aklı kızım, bilemedik,” derken elini tutmuştu Hilal’in. 

“Size bıraktık. Her ne kader ben istemesem de size bırakmanın uygun olduğunu söyledi Murat. Ben yetmiş küsür yaşındayım. Ölüm insanın ensesindedir ama benimki çukura kadar indi.”

Hilal’in elini daha sıkı tuttu. Başını önüme eğdi, kaçtıkları yerdeydiler. 

“Ben ikinizide çok seviyorum. Sen benim için kızlarımdan daha değerlisin, seni ayrı sevdim. Seni hiç tanımadığım birine el etmek istemiyorum kızım. İkinize bakınca çok mutlu oluyorum. Beni bu dünyadan göçmeden sizin mutluğunuzdan mahrum etmeyin.” 

Konuşma uzadıkça yoruluyordu. Bu ona fazlaydı bile ama ısrarla konuşmak istiyordu.

“Dedem kendini yormasan, bunları başka zamanda konuşuruz,” dedi Hilal. 

Kemal hiçbir şey söylememiş, hâlâ dışarıyı izliyordu. 

“Önce bana söz verin, bu konuyu aranızda konuşacak, bana iyi haberle geleceksiniz,” dedi yaşlı adam inatla. 

Gülümsedi. Mavi gözlerine baktı Hilal. Yılların getirdiği yaşlılık çizgilerine bir umut bekleyen mavilerine göz gezdirdi.

“Konuşacağız söz!”dedi. 

Yanından kalktı. Üzerini güzelce örttü. “Şimdi uyu sen, biz burdayız.”

Hemen uyuya daldı. İkisi de odanın içinde o bir yanda Hilal bir yanda sessizce duruyordu. Ne düşündüğünü deli gibi merak ediyordu Hilal. Kararsız değildi. Bu kararı yıllar önce almıştı. Ona hasret acılar içinde ölsem de, asla onu sevmeyen, ona  aşk beslemeyen Kemal ile evlenmeyecekti. Bunu yetmiş yaşındaki dedesi istiyor bile olsa. 

Onunla geçirdiği her saniyenin bir önemi vardı. Belki bu fırsatı bir daha bulamazdı hesabı yapıp her saniyeyi beynine kazıyordu. Onu öpmesi umurunda bile değildi. Bu beni sevdiği anlamına gelmezdi. Bunu bir erkeklik dürtüsü ya da  çekim olarak görüyordu. Görmemesi için her şeyi yapıyordu. Belki Hilal adım atmıyordu ama Kemal aşağı değildi. Şimdi onunla ne konuşmalı ne demeli bu işten nasıl kurtulmalıydı, bilemiyordu. Dedesini  kırmak hiç istemiyordu. Son arzusu gibi söyledikleri dokunmuyor değildi. Berbat hissediyordu. 

“Hadi gel dışarı çıkalım,” dedi Kemal. Hilal’i daldığım yerden kurtardı.

“Dedem?”

“Uyuyor, uzun sürede uyanmaz. O iyi merak etme bir şeyler içeriz sonra döneriz, çok sürmez.”

Birer çay alıp dışarı çıktılar. Bahçede bulunan banka yan yana oturdular ama  konuşmuyorlardı. Söze birinin girmesi gerekiyordu ama bu meseleyi Kemal ile hiç konuşmamışlardı. Lafa nasıl girilir, ikisi de bilmiyordu. 

Kemal… 

Benim onu sevdiğimin yüzde biri kadar beni sevdiğini bilsem. Ona sıkıca sarılır asla bırakmazdım. Beni elbette seviyor, ama abisi gibi. Onu öpmeyi tabii ki  istiyordum. Ama benim hayat arkadaşım olsun daha çok istiyordum. Niyetim Onu öperek saygısızlık ya da basitleştirmek değildi. Yaptığıma pişman değildim. O an onu başka birine yar edemeyeceğimi daha net anladım. Ama yinede zorlamayacaktım. 

Onunla ben mutlu olsam ne olur? O benimle mutlu olmayınca. Ona şans verdim. Başka şehirde, başka insanları sevmeli, tanımalı kaderini yaşamalı, ömrü boyunca bir zorunluluğa boyun eğmemeli, kedini bulmalıydı. Her gün korkuyla yoğruldum. Bu söylediklerim ya gerçek olur ve giderse diye. Canım yana yana bekledim. Ama o gittiği yerden yalnız döndüğünde yaşadığım tüm o korkuları atmış oldum. Yine de yetmiyordu. Herhangi birini sevmemiş olması, beni seviyor olduğunu göstermiyordu. 

Bana her zamankinden farklı bakmıyordu. Aynıydı. Görüntüsü her geçen yıl değişmiş, katlanıp daha güzel bir kadın olmuştu. Güzelliği beni büyülüyordu. Her baktığımda kalbim alev alıyordu. Bana abi demesi beni mahvediyordu.

Şimdi yanımda oturan kadına söyleyecek tek sözüm vardı.

“Bana mecbur değilsin.”  Oysaki tam tersini söylemeyi çok isterdim.

“Sen de bana mecbur değilsin,” dedi. 

Aldığım nefes ciğerlerimi yakıyordu. Ne olurdu, “Ben sana mecburum,” dese.  Başımı önüme eğdim. Çaresizlik başka bir olaydı. Bazen tüm benliğimi ezip sen benimsin, benden başka biriyle  olamazsın… bütün her şeyi yeniden yazmak istiyordum. Başta uyguladığım o isterse düşüncesinden sıyrılıp istesen de  istemesende benimsin, demeyi çok istiyordum. Alacağım tepkiyi hiç umursamadan. 

“Bunu büyüklerimize bir şekilde anlatacağız merak etme,” dedim. 

Elini elimin üzerine bıraktı. “Yanlış anlamanı istemiyorum, sen çok iyi birisin ama evlenmek için başka şeyler de gerekir,” dedi. 

Kastettiği çok açıktı. Bunu anlamak için çok zeki olmak gerekmiyordu.

Elini tutmak için deli olsamda bunu yapmadım. 

“Haklısın,” diyebildim.

Telefonum çalıyordu. Cebimden çıkarıp baktım. Elini çekmesi için bahane olmuştu. Bana dokunması ne kadar iyi gelsede bir o kadar da canımı yakıyordu.

“Murat arıyor.” 

“Duymuş olabilir mi?” 

“Evet dostum,” diye açtım telefonu.

Hayır merak etme, çok iyi. Yarın çıkaracağız eve, evet Hilal de burda yanımda, biz hastanedeyiz. Yarın döneriz İstanbul’a  gelmene gerek yok gerçekten iyi zaten bir kaç gün sonra döneceksin. Ciddiyim Murat dönme, tamam sonra tekrar konuşuruz, diyerek kapattım telefonu.

“Nereden öğrenmiş? Annemler aramadığını söylemişti,” dedi Hilal. 

“Şirketi aramış bize ulaşamayınca. Hadi  odaya dönelim.”

Yan yana yürüyerek odaya geldik. Bana, “Sen eve git Kemal, ben bakarım dedeme sende dinlen,” dedi. 

“Seni burda yalnız bırakacağımı düşünmüyorsun degil mi?” 

“Evet, düşünüyorum.”

“Burada tartışma çıkarmak istemezsin sanırım.” 

Etrafına bir göz atıp, “Hayır tabii ki  istemem,” dedi. 

Hilal koltukta uyuya kaldı. Bir süre sonra ek bir örtü istedim hemşireden, üzerine örttüm. Uyurken ayrı sevimli oluyordu. Masum ve tatlı.

Dedem hala uyuyordu. Rahat olduğu kesindi. Saatler ilerliyor, ben odanın bir köşesinde onu izliyordum. Bir yandan da düşünüyordum. Yakında onu yanımda tutmak için bahanem de kalmayacaktı. O zaman nasıl dayanacaksın onu görmemeye Kemal diye kendi kendime soruyordum.

Derin düşüncelerden beni dedemin sesi uyuyandırdı.”Kemal?” dedi.

İki adımda yanına vardım. “Buradayım dede, iyi misin? “diye kısık sesle sordum.

“İyiyim oğlum su var mı?”

“Var, olmaz mı?” 

Bir bardak su doldurup içmesine yardım ettim.

“Allah razı olsun oğlum.”

“Amin dedem, senden de.” 

“Hilal uyumuş, yoruldu kızım.”

Başımı Hilal’e çevirdim. Musum ve tatlı kıza. Dedeme döndüm.

“Sen iyileş de önemli değil dedem.” 

Odanın loş ışığında bile parlayan mavi gözleri yorgun bakıyordu.

“Kemal onu yalnız bırakma! O ne derse desin onu bırakma!” dedi. 

Benden konuştuğumda onu mutlu edecek bir kelime bekliyordu. Ve ben ne diyeceğimi bilmiyordum. Bu yaşlı adamın bizi bu günlerimize kavuşturan insanın son isteği misali söylediği söze ben hiçbir  kelime bulamıyordum. 

“Dede nasipte ne varsa o olur. Bunu sen öğrettin bize…”

“Nasibini sen bulacaksın, beklersen olduğun yerde, durur hiçbir şey yapmazsan nasip seni bulmaz evlat.”

Başınızda büyükleriniz varsa inanın çok şanslı insanlarsınız her daim size vermek üzere bir tecrübeye tabiidirler. 

Elini tutup, “Haklısın dede, bu söylediğini aklımın köşesine yazdım,” dedim. 

Birkaç dakika sonra uykuya daldı. Beni kendimle baş başa bıraktı. Söylediği sözler tamamen doğruydu. Onu bir şeyler yapmadan kaybedersem bir gün keşkelere sığınmaktan korktum. Keşkeler zordur. Pişmanlığı beterdir. Kaybettikten sonra kazanmak diye bir şey yoktur. Ben bir erkeğim ve bir kadını kendime aşık edebilecek güce sahibim. Bu Hilal de olsa! Yıllardır her bıraktığımda beni bulması için dua eden bendim. Duama korkular karıştırdım. Zaman su gibi akarken bana dünya duruyormuş gibi gelirdi. 

Uyuyan güzelin yanına diz çöktüm. Yüzünün her yerini ezbere bildiğim bu mavi güzeli inceledim. Ben ona bakmaya doyamazken bir başkasına ait olması  düşüncesi bile bütün vücuduma öfke salgılıyordu. Böyle bir şeyin olmasına artık müsade etmeyecektim. Bu kız beni sevmeye mahkum olacaktı. Bencilce olabilir, saçma da gelebilir. Ama kararım buydu. Biraz daha eğildim. Saçlarına burnumu yaklaştırdım. 

Çok ilginç, Hilal çay gibi kokuyordu. Dudaklarım yukarı kıvrıldı. Deli kız nereden bulur böyle şeyleri? Ondaki bu Karadeniz aşkı başkaydı. Öyle başkaları gibi ben memleketimi seviyorum deyip geçmezdi, sevgisini gösterirdi.

Fısıltı ile konuştum, “Sen bana aitsin, benden gitmene iznin yok,” diye fısıldadım.

Öyle derin uyuyorduki beni duyması imkansızdı. Saçlarına narin bir buse bıraktım. Şimdi kendimi daha iyi hissediyordum.

Sabaha karşı gözlerini açmıştı. Koltuk ne kadar rahatsız olsa da derin uyumuştu ve çok iyi gelmişti. Odada göz gezdirdi. Dedesi uyuyordu. Kemal? O neredeydi peki? 

Dışarı çıkmış olması büyük ihtimaldi. Kalkıp kendine geldi. Üzerini örtmüştü. “Aşık değil ama düşünceli adam,” diye geçirdi içinden. Örtüyü katlayıp kenara koydu. Saat sabahın altısı ve o dedesine  bakacaktı. Kemal ikisine birden bakmıştı.

Dün gece kalbini parçalayan adam Kemal. Bana mecbur değilsin diyerek tek cümlede onu bitiren adamdı. Onu sevmiyordu, başka bir açıklaması yoktu. Sevmeyecekti de, bunca yıl Hilal’e karşı bir his oluşmamışsa bundan sonra nasıl oluşsun o his? 

Başka birini seveceğini sanmıyordu ya da  başkasıyla evleneceğini. Tek bildiği onsuzluğa mecburdu. Umut etmekten yorgun değildi. Ama umut edecek bir şey kalmamıştı. Kararı kendi yoluna bakmak ve ondan uzak durmaktı. 

Kısa süre sonra geldi. Dedesi hâlâ uyuyordu. Hemşire gelip dedesinin  tansiyonuna baktı.

“Gayet iyisiniz, doktor bey geldiğinde size bakıp taburcu olup olmayacağınızı söyleyecektir,” dedi hemşire. 

Taburcu işlemlerini halledip Salim Bey’i eve götürdüler. Herkes bir telaşla dedesine, tatsız, yağsız, tuzsuz yemek derdine düşmüştü. Dedesiyse yemeye hiç niyetli değildi. Baya zorlu bir süreç olacaktı anlaşılan.

Odasında uzanmış tavanı izliyordu. Sanki ona cevap verecekmiş gibi.

Kapı tıklandı. Doğrulup, “Gir,” dedi.

Kemal’di gelen, “Müsait misin?” diye sordu.

“Evet, gelsene.” 

“İlk uçağa bilet aldım ve iki saat sonra gitmemiz gerekiyor Mavi.” 

Gitmek istemiyordu. Onunla daha fazla vakit geçirmek ona iyice alışmak, hiç istemiyordu. Daha fazla nasıl alışılır orası muammaydı. 

“Kemal ben gelmesem yani alt tarafı beş gün bensiz de yapabilirsin.”

“Evet yaparım ama seninle daha kolay yaparım, hadi Mavi alt tarafı beş gün sonra sende geri dönersin.”

Ondan bir şey istemesi bile güzel olan bu adamı nasıl sevmezdi? Vücudundaki her hücre onun için işlev görüyormuş gibi ona çekiliyordu.

Ayağa kalktı, önünde durdu. “Bir  şartla!”

“Nedir? 

Parmaklarını yüzüne dokundurup, “hım,” dedi. 

“Hım mı?”

“Düşünüyorum şu an.”

Uzun saçlarından önüne düşen bir tutam alıp parmaklarının arasında çevirdi. Hilal gerilemek istedi ama yapmadı. Onu izliyordu. 

Önce parmaklarının arasındaki saça, sonra gözlerine baktı. Bir tuhaflık var sanki ışıl ışıl bakıyordu ve Hilal bu bakışı pek tanımıyordu. 

“Şu an aklıma bir şey gelmedi sen şartı kabul et ben sonra söylerim,” dedi Hilal. 

“Peki kabul Karadenizin şartlı kızı.” 

Güldü. “Ne kızı ne kızı?” 

Hilal’in saçını bıraktı. “Neyse o işte.” 

Arkasını dönüp bir adım attı. Geri dönüp, “Bu arada çay kokan şampuanı nereden buldun?” diye sorduğunda öylece kalmıştı Hilal. 

Kocaman açtığı gözlerin ona dikti. Elleri istemsiz saçlarına gitti. Hayır burnunada götürmemişti. Nerden biliyordu? 

“Nereden biliyorsun sen bunu?” 

“Güzel koku, beğendim,” dedi. Çapkın bir gülüşle kadının kalbimi hoplatarak gitti.

Dengesiz herif beni bir düşünceden diğerine sevkedip arkasını dönüp gidiyor. Ne yaptığı belli değil, ne söylediği.  Hep böyle yapıyor. Kafamın içini doldurup boşaltıyor. Ondan sonra Hilal toparlasın. Toparlayabilirse, tabii kendi dengesiz benide öyle yapıyor.

Kendi kendini doldururken üzerini  değiştirdi. Direk şirkete gidecekleri için kumaş pantolon ve ceketten oluşan takımı giydi, aynaya baktı. Siyah rengi sevmeyen kadın var mıdır? Yoktur sanırım. Saçını da düzeltip çantasını alıp çıktı. Babasını öpüp yanına oturdu. 

“Babacığım, benim dönmem lazım ama haftaya buradayım.”

“Prensesim git ama abin gelince dön, bizim de sana ihtiyacımız var, haftaya toplanan çaylara fiyat biçmek için gelecekler.”

“Hiç merak etme, abim gelmese bile geleceğim, toplama işi ne kadar daha sürer?”

“On, on beş gün daha sürer yetişirsin.”

“Yetişeceğim, sen meraklanma babacığım.”

Sonra dedesinin odasına gitti. Uyanıktı. Mustafa dedesi de yanındaydı. Neşeyle gülerek odaya girdi. Gelişi ne kadar mutsuz olsa da  gidişi bir o kadar mutlu oluyordu.

“Dedelerim yine ne iş peşindesiniz kafa kafaya vermiş ne konuşuyorsunuz?” 

Mustafa dedesi, “Gel kızım gel,” dedi.

Yatağın kenarına oturup dedesinin elini öptü. “Dede benim Kemal ile İstanbul’a dönmem gerekiyor, hafta sonu döneceğim geri.”

 “Kemal’le gidiyorsan dünyanın öbür ucuna gidebilirsin,” dedi Salim Bey. 

Bu iki yaşlı çakal birbirlerine bakıp neye gülüyorlar olabilirlerdi ki? 

Ahh Allahım sen bana acı…