Eylül 8, 2020

1. Simsiyah Boşluk

ile payelll

 

 

Avuçlarıyla sıktığı toprak tenine karışmak üzereydi. Öyle çok sıkıyordu ki canı acıyordu. Ama yüreğindeki  acının yanında avuçlarının acısı çok ufaktı. Toprak güzel şeydi. Her zaman sevmişti toprağı, onunla haşır neşir olmayı. Dokunuşunu… Kokusunu…

Ama en sevdiği insanların üzerine yakışmamıştı. Ağlamaktan ve içindeki sonsuz acıdan başka hiçbir şey hissetmiyordu. Kaç saattir burada bu şekilde olduğunu  bile hatırlamıyordu. Az ileride bekleyen arkadaşları ve sevdiği adamı bile gözü görmüyordu. Onu götürmek için ikna edemeyince kendi hâline bırakmışlardı.

Gözyaşları dinmiyor, sürekli hücum ediyordu. Hayatta sahip olduğu en önemli varlıkları annesi babası ve erkek kardeşi bu toprağın altında yatıyordu. Bundan sonra eve girdiğinde mutfaktan annesinin şarkı mırıltıları, babasının, “Ya hatun ne döktürdün yine o güzel sesinle…” diyen kahkahaları olmayacaktı.

Henüz ondört yaşında olan kardeşinin odasından duyulan basket gürültüsü de olmayacaktı.

Onlar artık yoktu. Ve Bahar artık yapayalnızdı. Annesiz, babasız, cansız. Öyle büyük bir keder vardı ki içinde, aklı almıyordu. Bedenine sığmıyordu acı. İnanamıyordu. Evinin kapısından içeri girince yine her şey eskisi gibi olacakmış gibi geliyordu. Zihni kabul etmiyordu onların artık olmayışını.

Ne yapacaktı şimdi? Nasıl yaşayacaktı? Hayatında hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaktı? Nasıl geçerdi bu acı? Kalbini biri avuçlarında sıkıyor, parçalara  ayırıyordu. Tarifi imkânsız bir acı hissediyordu. Arkadaşı Sema’nın sesi doldu kulaklarına. “O, hala yaşıyormuş, kurtulma olasılığı çok fazlaymış.”

Duyduğu şeyle içindeki acının yanına kin, öfke hücum etti. Teninde bir sızı hissetti. Avuçları kanıyordu. Tırnakları etimi kesmişti. Aklına doluşan düşünceyle hızla yerimden kalktı. Bahar kalkınca arkadaşları da  hareketlendi.

Hızla yanlarına vardı. Sevgilisi Cem’e gözyaşları arasında baktı. “Arabanın anahtarını ver.”

Sema, Cem ve Cansu donup kalmıştı karşısında. Hepsine hitaben bağırdı. “Arabanın anahtarını verin!” Boğazı acımıştı. Kaç gündür doğru düzgün bir şey geçmemişti boğazından. Elinin tekini boynuna götürüp ovaladı.

Cem sesizce cebinden çıkardığı anahtarı ona uzatmadan yakalayıp çekti. Arabaya doğru koştu. Ona kimse yetişemedi. Gaza basıp en hızlı şekilde onu görmeye gidiyordu. Ona, ailesinin canını alan kişiye…

Arabayı gelişigüzel bıraktı hastane yanına. Arkasından  geldiklerini biliyordu. Koşar adımlarla onun olduğu kata çıkamaya başladı. Aklında milyon tane düşünce vardı. Ama hiçbiri iyi yöne gitmiyordu. Bahar ailesini kaybetmişti ama onların çocuğu yaşıyor muydu? Bu haksızlıktı. Yüreğini hissetmiyordu. Bahar kendini bile hissetmiyordu. Her yanı boşluktu, her yanı uçurum. Yapacağı hiçbir şey de o boşlukları doldurmayacaktı.

Yine de öfkesini bir kez olsun kusmak istedi.

Sekizinci kata çıktığında nefesi ona yetmiyordu. Merdiven çıktığından değildi. Bahar’ı içindeki öfke nefessiz bırakmıştı. Başındaki siyah şal omuzlarıma düşmüştü. Yere bile düşse dönüp bakacak hâlde  değildi.

Sağa sola bakındığında onları gördü. Odanın kapısının önünde durmuş ağlıyorlardı. Neden ağlıyorlardı? Onların oğlu yaşayacaktı. Ama Bahar’ın tüm ailesi toprak olmuştu. Adımlarını o yöne çevirdi. Onun geldiğini fark ettiklerinde başlarını kaldırdılar. Kimi ona  kin ve hırsla, kimi de acıyarak bakıyordu. Bahar bugün benliğini tamamen kaybetmişti, dönüşü yoktu.

Bundan sonra annesinin hanım efendi kızı Bahar yerine sert ve acımasız kızı bahar doğmuştu.

“Ölmedi değil mi? Oysa ölmesi gerekiyordu. Bakın benim hiç kimsem kalmadı. Neden? Sizin oğlunuz benim bütün ailemi aldı elimden.”

Gözyaşları yine hücuma geçmişti. Hiç durmadan yanaklarından aşağı inmeye başlamıştı. Annesi, yengesi ve babası vardı. Burada durmuş oğulları ölmesin diye dua ediyorlardı. Bahar’ın dua edecek bile kimsesi kalmamıştı halbuki…

Annesi gözlerini tülbentiyle sildi. “Kızım yapma! Deme öyle şeyler biz sana da üzülüyoruz.”

Sözünü kesti, kadından duymak istediği en son şey ailesinin katili olan kişinin ailesinden gelecek vicdan kırıntılarıydı. “Bunları duymak istemiyorum.” Nefesi git gide zorluyordu. Kesik kesik soluyordu.

Yengesi olduğunu bildiği kadın sertçe bağırdı.  “Sadece senin mi canın yanıyor, ne diye geldin buraya?”

Kadının yılan gözleri değişik biri olduğuna delildi.

Babası ve annesi aynı anda bağırdı. “Nihal sus!”

Yüzüne belki de son iki gündür olmayan gülüşünü taktı.  “Size duam var!” Hepsi pür dikkat ona bakıyordu.

“Umarım oğlunuz ölmez, sakat kalır ve beni hiç unutmazsınız.” Gerçekten tüm içtenliğiyle etmişti bedduasını. Annesi daha çok ağlamaya başladı. Ama umurunda bile değildi. Bugün kimsenin yüreği onunki kadar yanamazdı. O, üç canımı bırakmıştı toprağa. Onlar birini bırakmış çok muydu?

Elini dönen başına götürdü. Ayakta durmak zorlaşıyordu. İradesi onu terk etmeye hazır gibiydi. Gözleri kararıyor, bedeni boşluğa çekiliyor gibi hissediyordu. Başı zaten iki gündür dönüyordu. Hiçbir şey yemiyor ve içmiyordu. Ama burada olmazdı, olmamalıydı. Bu insanların önüne bu kadar güçlü çıktıktan sonra kendini burada bırakamazdı. Elini  başına götürüp ovdu. Ama yok olmuyordu.

Onun babasının sesi duyduğu en son sesti. “Hamza kızı tut.” Sonrası simsiyah boşluktu, sert bir bedenin onu tuttuğunu hissetti. Cem değildi. Biliyordu çünkü onun gibi kokmuyordu. Burnuna dolan acı kokuyla tamamen kendinden vazgeçmişti.

Gözlerini açtığında oda karanlıktı. Zaman mekân  kavramını hatırladığında doğruldu. Sema’nın el hareketiyle geri yaslandı. Nefesi hâlâ zor girip çıkıyordu. Ve başı inanılmaz dönüyordu.

“Dur bakalım asi kız, bu yataktan çıkılmıyor yoksa hemşireden kelepçe isterim ve seni buraya bağlarım, anlaşıldı mı?”

Bu kız hep net konuşurdu. Bugün de öyleydi. Göz pınarları kurumuş gibiydi. Ruhsuzlaşmıştı. “Ne verdiler bana neden kendimi aptal gibi hissediyorum?”

“Sakinleştirici verdiler, dört saatir uyuyorsun ve canım sen aptal değilsin.” Uzanıp elimi tuttu. “Sen benim tanıdığım en cesur insansın ve iyi ki benim dostumsun.”

Sema’nın ela gözlerinde kendi hüznünü görebiliyordu Yine boğazına yumru oturmuştu. Bu acı diner miydi? Hep böyle mi hissedecekti? Elinde takılı olan damar yoluna, bir de başını kaldırıp seruma baktı. Bitmek üzereydi. Kendinden geçerkenki hâli geldi aklına. Şimdi daha dinç gibiydi. Bu bile acı veriyordu Bahar’a. O neden yaşıyordu ki? Bahar da o arabada olmalıydı, o da ölmeliydi. Kendini iyi hissetmek bile canını yakıyordu.

“Bu acı nasıl geçer Sema? İçimde bir yangın var, sürekli  harlanıyor, daha çok canım yanıyor.”

Başından öptü Sema, Bahar’ı. “Ben hep yanındayım, belki geçmeyecek ama zamanla hafifleyecek. İnan bana.”

Sema annesini kaybedeli birkaç yıl olmuştu. Annesi kansere yenik düşmüştü. Onun kötü hâllerine şahit olmuştu Bahar. Bir gün başına geleceğini aklının  ucundan bile geçirmemişti. Gözleri dolmaya başlamıştı Sema’nın ama sormak zorundaydı. “O nasıl?”

Kimden bahsettiğini hemen anlamıştı Sema. Sesindeki çatalı temizledi.  “Ölmedi ama sakat kalmış. Tekerlekli sandalyede sürdürecekmiş bundan sonraki hayatını.”

Önceden olsa üzülürdü ama şimdi nefretten başka bir duygu gelmiyordu aklına. “Sevindim.” Sevinmiş miydi? Acısı ve öfkesi vicdanını ele geçirmişti sadece. Fark etmiyordu neler hissettiğini. İçinden atmak istiyordu bu konuyu. “Cem ve Cansu nerede?”

“Doktor senin için birazdan uyanır demişti sana yiyecek bir şeyler almaya gittiler, birazdan dönerler.”

Boğazından hiçbir şey geçecek gibi değildi. Daha on sekiz yaşındaydı. Ne bedeni ne ruhu bunları kaldıracak kadar güçlü müydü, bilmiyordu. Ama şu an kendini  bitik ve yitik hissediyordu.

Bitik ve yitik…

Dört yıl sonra…

Aradan geçen yıllar acısını taze tutsa da artık alışmıştı. Ne kadar ben bittim dese de bitmiyordu insan.

Her yeni gün başka şeyler getiriyordu. Seneler ona acılarla yaşamayı öğretti. Eskisi, dört yıl öncesi kadar hayat dolu cıvıl cıvıl biri olmasa da arada birkaç gülücük kaçıyordu dudaklarından, o da hep Sema’nın sayesindeydi. Sema Bahar’ın yanına yerleşmişti.

Kovsa bile gitmemişti. Bahar’ın ailesini giderken Sema’yı bırakmışlardı yerlerine. Bahar öyle hissediyordu. Kazandığı üniversite sınavını İstanbul’da, olduğu yerde okumak nasip olmuştu. Puanı, puanları hemen hemen aynı derecedeydi. Cansu Bahar ve Sema… Tam bursla vakıf üniversitesinde okumuşlardı.

Cansu mimar olurken Sema anaokulu öğretmenligini tercih etmişti. Çocukları çok seviyormuş ama A ile B ile uğraşamazmış, öyle diyordu. Bahar tabii ki baba ve anne mesleği olan sınıf öğretmenliği okumuştu. En büyük hayaliydi. Babasına ben de öğretmen olacağım diye gururla diklendiğini hatırladı. Tebessüm yayıldı yüzüne.

Okul bitti ve artık atama bekliyorlardı. Birkaç güne kadar açıklanacaktı. Tek sıkıntısı fark ettirmese de  Sema ve Cansu’dan ayrılacağı korkusuydu. Ama bu mecbur yaşanacaktı. Herkes kendi hayatını yaşayacaktı. Sonsuza kadar kimse Bahar’ın yanında kalamazdı.

“Ne düşünüyorsun yine, yüzün bir al bir mor?”

Başını kaldırdığında Sema tepesinde dikiliyordu. İki elini de beline koymuştu.

“Neredesin sen? Ağaç oldum burada!”

Çantasını yan sandalyeye attı Sema. Kendisi de diğerine çöktü. Evet resmen çöktü. “Bırak Allah aşkına ya Cansu beni ekti. Hep onun yüzünden geciktim. Ve çok açım hadi söyle bir şeyler yiyelim.”

Garsonu çağırıp yemekleri sipariş ettiler. Birkaç dakika sohbetin ardından ellerini yıkamak için kalktı. “Ben ellerimi yıkayıp geliyorum.”

Sema elinde telefonuyla ilgileniyordu, ona sadece başını salladı. Kalkmasıyla birine çarpması bir oldu. Ardına bakmamıştı, dönünce fark edememişti.

Kesinlikle burnu kırılmıştı. Nasıl acıyordu burnu… Elini  direk burnuna götürdü. “Allah’ım…” diye inledi.

Ama ona çarpan kişi yanından ona çarptığı hızla bir kuru, “Afedersiniz,” diyerek uzaklaştı. Sema adamın arkasından söylendi.  “Oha be kırdın kızın burnunu bir özür dile bari.”

Sema söylene dursun Bahar kendine geldiğinde adam ortadan kaybolmuştu. Çarptığında aldığı koku çok değilse de tanıdık gelmişti. “Cem’e söyleme ama adamın kokusu tanıdık geldi sanki. “

“Kokusu mu?” Sema bile şaşırmıştı. “Aslında bana da yabancı gelmedi ama çıkaramadım resmen kaçtı gibi.”

Yemeklerini yedikten sonra eve döndüler. Bu gece film keyfi yapacaklardı. Ama Cem arayıp geleceğini, konuşması gereken bir konu olduğunu söyleyince hem korktu hem de çok merak etti. Cem onun sevgilisiydi. Sevdiği, hayata tutunmak için en geçerli sebeplerindendi. Yıllardır beraberlerdi ve artık evlenmeyi düşünüyorlardı. Belki de sadece Bahar düşünüyordu. İçi kıpır kıpır oluyordu aklına gelince. Geçirdiği zor günlere en çok destek veren üç kişiden biriydi Cem. Saatine baktı, akşamın dokuzu olmuştu. Ve hâlâ gelmemişti.

“Şu dizlerini kıpırdatmaktan vazgeç, Bahar.”

Heyecanlandığında ya da tedirgin olduğunda ayakları ve ya dizleri istemsiz hareket ediyordu. Bilinçli olarak yapmıyordu.

Sancılı bekleyişin ardından Cem gelmişti. Ama son on dakikadır karşısında kıvranıyordu. Bahar git gide merakın içine çekiliyordu.

“Kötü bir şey mi oldu Cem, neyin var söylesene?”

Yüzünden anladığı kadarıyla iyi bir şey söylemeyecekti. Boğazını temizleyip konuşmaya başladı. Ama keşke sonsuza kadar sussaydı.

“Ben artık seni sevmiyorum, Bahar. Senin için gerçekten çok üzgünüm eskisi gibi değiliz, sen de  farkındasındır. Seni bir kadın olarak sevmiyorum ama en iyi arkadaşım olarak çok seviyorum gerçekten affet beni.”

Karşısında durmuş onu affetmesini bekliyordu. Gözyaşları birer ikişer ondan bağımsız iniyordu yanaklarına. Titrek ve cılız bir sesle tek diyebildiği, “Git!” oldu.

Hiçbir şey sormayacak ya da ona yalvarmayacaktı. Acı çeker gibi bir hâli vardı. O hâline bile içi yanmıştı. Ama dur gitme diyecek değildi. Ölüm acısını tatmış biriydi Bahar, aşk acısı neydi ki…