Ankara… 

 

Tünelin kapısından geçip, üst kata çıktı. Oğuzhan’ı bıraktığı yerde bıraktığı şekilde buldu. Yaşlı gözlerini sakınmadı ondan, onun da yorgun olduğunu görebiliyordu. Hava kararmak üzereydi. Akşam güneşi bir başka batıyordu bugün. Ayakkabılarını çıkartıp kenara fırlattı. Oğuzhan’ın yanından geçip antre kapıya yürüdü.

 “Biraz yalnız kalmak istiyorum.”

 Tek kelime etmedi Oğuzhan. Kapının önüne kadar yürüyüp omuzunu kapıya yasladı. Şezlongun üzerine uzanan kadını izlemeye başladı. Güneş battı, gün karanlığa ulaştı, saatler geçti ama Ruken oradan hiç kalkmadı. Beş saattir aynı yerde öylece gökyüzünü izliyordu.

 Sabrının sınırlarını bile aşmıştı Oğuzhan. Delirmemek işten değildi, Ruken kendine işkence ediyordu ve o buna katlanamıyordu. Bu kadarının fazla olduğuna kanaat edip Ruken’in yanındaki şezlonga oturdu.

 “Kendine işkence etmekten vazgeç,” dedi net bir sesle.

 “Ne hissettiğim hakkında zerre kadar fikrin yok.”

 “Konuşursan olacak ama bu kendine işkence ettiğin gerçeğini değiştirmeyecek.”

 Doğrulup ayaklarını çimenlere bastırdı. “Konuşayım değil mi? Ne anlatayım sana? Seni ne mutlu edecek mesela? Bittik biz, biz aslında yıllar önce bitmiştik.”

 “Bu bilmediğim bir şey değil, bana içindekilerden haber ver.”

 Saatlerdir tuttuğu gözyaşları boğuk sesiyle inmeye başladı. “Ben bir aptalım Oğuzhan, çok büyük aptalım. Yıllar önce gitmesine izin vermeyecektim.”

 “Sen aptal falan değilsin, gideni tutamazsın!”

 “Tutardım, en azından peşinden giderdim ama yapmadım.”

 “Pişmansın sen!”

 “Kahretsin! Değilim. Ben neden pişman değilim ve neden acı çekiyorum?”

 Bunu anlamadı, neresinden tutsa elinde kaldı adamın. Sustu, Ruken ayağa kalkıp bir tur etrafında döndü. Elini saçlarına daldırıp nefeslendi. “Ben çok mu çirkinim, Oğuzhan?”

 Bunca saat orada durmuş, bunları düşünüyor olduğuna inanamazdı. Karışında geçerken hem hızlı hem de kaşları çatıktı. “Sen ne dediğini bilmiyorsun, bu kadar saat bunu mu düşündün?”

 “Evet,” derken sesi yükselmeye başlamıştı. “Ben nerede hata yaptım?”

 “Olanların sizin hatanızla bir ilgisi yok! Vazgeç!”

 “Var!” dedi bağırarak. “Ben bir erkeğin iki kez terk edebileceği kadar basit bir kadınım.”

 Dişleri birbirine girerken öfkesi ona bunu yaşatan adamaydı. Haklıydı veya değildi ama Kenan’dan o an nefret etti, bir daha da sevemeyeceğini biliyordu. “Kendine bunu yapma, tabii ki değilsin.”

 “Öyleyim.” Gözyaşları tüm yüzünü kaplıyordu. Yüreğine batan mızrağın ucunda iki kez aynı adam tarafından terk edilmiş olmasının acısı yatıyordu.

 “Değilsin.” Büyük bir adımda hemen yanına ulaştı, dokunmaya cesaret edemiyordu.

 Sesinin tonu en aza indi, fısıltı gibi. “Ona senden bahsedemedim bile. Hayatına biri girmiş ve benim yanıma anlatmaya gelmiş. Tam iki kez aynı adam tarafından terk edildim… Oğuzhan… Ben sevilmeyecek kadın mıyım?”

 Her şeye lanet etti. Ona yanılıyor olduğunu anlatmaya çalışmak boşa bir çabaydı. Ruken saçma bir karmaşanın içinde boğuluyordu ve Oğuzhan ona kıyamıyordu. Elini Ruken’in saçlarına daldırıp, dudaklarına kapandı. Diğer eli sırtını bulup, kadını kendi bedenine hiddetle bastırdı. Tendeki tuzu hissettikçe yandı, o çok istediği dudakları öperken ona anlatmak istedi, sen eşsiz bir kadınsın…

 Ruken teninin üzerindeki dudakların şaşkınlığını üzüntüsüne karıştırıp katık etti. Sırtındaki elin varlığı kanına karışacak kadar etkiliydi ama en çok dudakları, onları severken buldu kendini. Yirmi sekiz yıllık hayatında bir adamın onu şiddetle sevmesini arzuladığını iliklerine kadar hissediyordu. Oğuzhan, açılan tüm yaralarına merhem olmaya ant içmiş gibi öpüyordu.

 Ruken’in saç diplerinden tutup sıkarak kendine bakmasını sağlarken, dudakları boşluksuz ayrıldı. Derin nefes alıp gözlerini kapatırken, Oğuzhan avucunda sıktığı saçları çekti. Ruken’in başı biraz daha kalkarken dudakları aralandı. Oğuzhan kadının dudaklarına fısıldadı.

 “Ne kadar sevilesi olduğunu hissedebiliyor musun?”

 Gecenin karanlığında ıslak gözleri, Oğuzhan’ın tutkulu gözlerinin ışığını yakalıyordu. Geçmişini ateşe vermeye, yakıp kül etmeye karar verirken hiç zorlanmadı. Ruken asla pişman olmazdı ama asla. “Yetmedi, edemedim.” Nefesini içen adamın dudaklarına asıldı. An, bu andan ibaretti ve Ruken canı ne istiyorsa onu yapacaktı. Kollarını Oğuzhan’ın boynuna dolarken, adamın onu kendi boyuna getirmek için belinden sıkıca tutmasına alan açarak yükseldi.

 “Odama götür beni.” Fısıldadı adamın kulağına. “Nasıl sevilir göster bana.”

 Başını çevirip kadının kulağına fısıldadı. “Yarın sabah pişman olacaksın.”

 Başını geriye çekerek uzun saçlarını sırtına dökülmesine neden oldu. Oğuzhan’ın parmaklarını okşuyordu saç telleri. Ruken’in en kadınsı hâline şahitlik ederken kanının daha hızlı aktığı gerçeği aklını kaçırmasına neden oluyordu.

 “Ruken Kara yaptığı hiçbir şeyden pişman olmaz!”

 Dişlerini birbiri üzerinde gerilerek dolaşırken Ruken’i kucağına aldı. “Oğuzhan Kara da yapacağı hiçbir şeyden pişman olmayacak!”

 

 

 

 

Bir saat önce uykuya dalan kadının omuzunda uyuyor olduğuna gülümsedi. Yaşadığı anları sürekli döndüren zihni onu uykuya daldırmıyor aksine sürekli canlı tutmak istiyordu. Öylesi hislerin varlığından bihaber olduğu, Ruken’i gözünde defalarca eşsiz kılıyordu. Ruken’in ilk aşkı olamamıştı ama son olmaya hiçbir şey engel olamazdı. Ruken bile… 

 İkisini o odada izlerken geçen on senenin içinde neleri barındırdığını hayal bile edemiyordu ama beklemediği şeyler vardı. Ruken’in ruhu bile saftı. Asla aklına gelmeyecek olan şeyin başına gelmiş olması apayrı bir haz verirken, uyuyan kadını biraz daha kendine çekip sardı. Uykusunun en derinlerinde olan kadının nefesini boynunda hissetmesiyle kalbi ritmini arttıyor, Oğuzhan’a hiç bilmediği dünyaların kapısını aralıyordu.

 Bundan sonraki yolunun üzerinde kim durursa ezecek, acımayacak ne gerekiyorsa onu yapacaktı. Kimseyi tanımayacaktı. Ruken’i bile… Sabah olduğunda neler olacağını düşünmek bile istemiyordu, tek istediği yine o gülümseyen tatlı ve masum kadını görmekti. Uykuya teslim olurken tüm evrene söz verdi; Ruken onundu ve onun kalacaktı.

 

 

 

Başı yana devrilmiş adamın uyuyan haline ilk kez şahit oluyordu. Dağılmış uzun kumral saçları, yüzündeki kirli sakalı, sakin ve huzurlu yüz hatlarına baktıkça hata yapmadığını hissediyordu. Kalbinin sesini bu kez de dinlemekte yanılmamıştı, Oğuzhan hayatına girmesi gereken bir adamdı ama neresinde ne kadar kalacaktı, bunu bilmiyordu. 

 Dün gecenin tatlı ağırlığı bedeninde geziniyor, Ruken’e yaşadığı muhteşem anları hatırlatıyordu. Değişik bir sayfanın açıldığı geceyi hep güzel anacaktı, kendini şanslı hissetti. İşaret parmağını Oğuzhan’ın sol omzundaki büyük hayat ağacı dövünmesine götürdü. Kalbinin üzerinden başlayan kökün omuzuna doğru dağılışına bayılmıştı. Birçok dalı olan ağaca dikkatle baktığında iki dalın ucunda birer harf gördü. Birinde L harfi vardı, kızının adının baş harfi olduğunu anladı. Diğeri N harfiydi, bu da annesinin olmalıydı. Annesinin adını hiç sormadığını fark etti.

 Tırnağını dallar üzerinde sırayla gezdirmeye başladığında elinin altındaki bedenin gerilmesiyle gülümsedi. Gözleri kapalı hâlde başını kendine çeviren adamın mahmurluğunu bile sevdi.

 “Ne yapıyorsun?” Gözlerini açmamış ama yerinde kıpırdanarak Ruken’e doğru kaymıştı. Sanki her sabaha bu şekilde uyanıyor gibi, başını kadının göğsüne yasladı. “Dövmenin dallarını sayıyorum, dün gece dikkat edememişim, ne kadar güzelmiş.”

 “Beğenmene sevindim ama seninki daha sevimli.”

 “Benimkini çok küçük yaptırdığıma pişman oldum, bu hoşmuş. Peki bu N harfi kimi işaret ediyor?”

 Oğuzhan başını iyice Ruken’e sokuşturdu. Teninin kokusu kalp atışlarını hızlandırıyordu. “Sence?”

 “Annen diye düşündüm.”

 “Doğru düşünmüşsün. Ailem genişledikçe birer harf ekleyeceğim.”

 “Orijinal… Kalkalım mı, çalışmamız gerekiyor.” Yana devrilirken Oğuzhan da onunla devrildi. Bedeninin üzerine uzanan adamın doğal tavırlarına gülümsedi. “Biraz daha… Hiç bu şekilde huzurlu uyanmamıştım.”

 Ellerini adamın saçlarına daldırıp gezdirirken kendini düşündü. Karışık, karmakarışıktı ama kendini mutlu hissediyordu. Yüreğindeki ağırlık zamanla kalkacaktı ve herkes gibi kendi hayatını yaşayacaktı.

 “İyi misin?” diye sordu Oğuzhan.

 “Sorma bunu, gayet iyiyim hatta çok iyiyim.”

 Başını kadının boyun çukuruna sokarak derin nefes aldı. “Asla beklemiyordum, Ruken. Beni çok şaşırttın.”

 Bakışları odanın tavanında dolandı. “Kendime, bedenime saygım var. İstedim ve yaptım, daha önce isteseydim daha önce yapardım. Bence sen ideal bir erkeksin, yanılmadım. Tabii bu senin çok hoşuna gitmiş olmalı?” Oğuzhan’ın gülümseyen nefesi, kadının tenini yalayıp geçerken içini titretti.

 “Yalan söylemeyeceğim, evet.”

 “Hayır desen kim inanırdı? Özel şeyler özel insanlarla yaşanmalı, ben buna inanıyorum. Öncesini sorma çünkü açıklayacak bir cümlem yok.”

 “Bir daha öncesine ait bir şey sormayacağım, senin de unutmanı diliyorum çünkü sana iyi gelmiyor.”

 “Zamana bırakıyorum her şeyi, göreceğiz.” 

 

 

 

 

İstanbul…

 

Ruken’le olan konuşmalarının ardından tam bir hafta geçmişti. Bir haftadır gece dışarı çıkmıyor, tüm çağrıları reddediyordu. Hazal’ı görmek için çıldırıyordu ama kendine engel oluyordu. Kendini günlerce dinlemişti, Ruken’i bir kadın olarak değil bir insan olarak kalbinde görmeye kendini alıştırmıştı. 

 Günde bir kez mesaj atıyordu ve her zamanki saçma sohbetlerine devam ediyorlardı. Havadan sudan sözlerin üzerine artık seni seviyorum eklemiyorlardı. Ruken ona bir kez neler yaptığını sormuştu. Nasıl gittiğini… Kenan da ona gitmediğini düşünüyor olduğunu anlatmıştı. Ruken de ona geç kalmamasını, içinden geleni yapmasını bugün akşamüzeri söylemişti. Ve eklemişti, sana inanmazsa ben konuşurum. Çünkü Kenan ona olanları birkaç uzun mesajda izah etmişti. ‘Mutlu olmanı istiyorum Kenan’ demişti Ruken. 

 Arabasına binerken istikametini Fırat’ın yerine, Rose  Continent’e çevirmişti. Kendi halinde olan o kızıl saçları, çakmak mavisi gözleri görmek için deliriyordu. Ve ona anlatacak sözlerini aklında evirip çeviriyordu. 

 Kapıdan içeri girdiğinde arkadaşlarını görmüş hızlı adımlarla yanlarına ulaşmıştı. Gözleri etrafı turlarken Mehmet sordu. “Kime bakıyorsun?”

 Arkadaşlarından saklamasının gereği olmadığına karar verip Mehmet, Selim ve Serhat’a döndü. 

 “Ruken’le ayrıldık, bitirdik.” 

 Gözleri büyüyen adamların sesi bir an kesildiğinde Kenan devam etti. “Başka biri var, aslında var mı yok mu bilmiyorum.”

 “Buna nasıl inanabiliriz, gerçekten mi?” diye soran Mehmet’e, Selim de katıldı. “Ruken ve sen bitirdiniz?” 

 “Başka bir şey sormayın, kendime gelmiş değilim ama evet. Artık iki eski sevgili, iki eski dost olarak kalacağız. Bunu yapabiliyoruz.”

 “Ruken…” dedi Serhat. “Böylesi güzel bir kadın, nasıl olabilir.” 

 “Onun yeri hep başka olacak, o muhteşem bir kadın ve bana içimden geleni yapmamı söyledi. Geç kalmamamı…” 

 “Peki bu kadın kim?” Mehmet’in sorusuna Selim ve Serhat da cevap beklemeye başladı. 

 Hâlâ etrafını gözetleyen Kenan, kızıl saçları en sonunda seçmişti. Yengesinden aldığı telefon numarasını kullanmaya karar verdi. Arkadaşları onu izliyordu. “Hazal Arman.” 

 “Yuh yuh!” diye bağırdı Selim. Serhat ve Mehmet’in ağızı açık kalmıştı. 

 Kenan, telefonunun ekranına bakan kadını görüyordu. Gülümsedi. Elbette numarasını tanımıyor olmalıydı. 

 “Efendim?” dedi Hazal, tanımadığı numaraya. Ama hattın diğer ucundan şu an orada çalınan müziği işitti ve etrafına bakma gereği duydu. 

 “Seni kulübün ofis bölümünde bekliyorum.” 

 “Anlamadım,” diyen kadın gürültüden sesi seçemiyordu. 

 Kenan telefonu kapatıp mesaj bölümüne girdi. Hazal’ı telefonuna nokta olarak kayıt etmişti. 

 “Kulübün ofis bölünde bekliyorum, arka tarafta. Gelmezsen olay çıkartırım. Kenan.” Yazarak gönderip başını mesajı okuyan kadına kaldırdı. Arkadaşları bir ona bir de Hazal’a şaşkınlıkla bakıyordu. 

 “Bana müsaade beyler.” Ayağa kalkıp telefonunu cebine attı. Aşağı inen merdivenlerin Hazal’a yakın olanından geçip giderken gözleri bir anlığına birbirlerine dokundu. 

 Hazal o günden sonra arkadaşlarına tek bir açıklama bile yapmamıştı. Gerek görmemiş, kibirli havasının arkasına saklanmıştı. Sorulara da tek bir cevap vermemişti. O, Hazal Arman’dı, canının istediğine istediği gibi davranırdı çünkü  arkadaşları da bunu hak ediyordu. 

 Arka tarafa geçtiğinde kimse ona engel olmadı. Fırat ortalarda yoktu. Akşam dokuz da evde olma kuralına yıllardır bağlıydı. Asya fazlasına izin vermiyordu. Fırat’ın ofisinin önüne geldiğinde sırtını duvara verip, bir ayağını da yine duvara yasladı. Elleri cebinde bekliyordu, gelecekti emindi. Hoş gelmese de Kenan gider getirirdi. 

 Bordo kısacık elbisenin içinde, o yüksek topukların sesiyle kendine yaklaşan kadını izlerken yerinden kıpırdamamıştı. Başını çevirip duvara dayamış, gelişini izlemişti. 

 Ama Hazal hiç sakin görünmüyordu. “Sen manyaksın ben buna emin oldum.” Sesi yüksek, elleri sinirle hareket hâlindeydi. 

 Kenan başını duvardan kaldırıp kadını üstten kısık gözlerle izledi. “Biraz öyleymişim, ben de yeni fark ediyorum.” 

 “Seninle konuşuyoruz konuşuyoruz ama sen anlamamakta ısrar ediyorsun. Senin derdin ne?” 

 “Sen!” 

 “Benimki sen değil ama,” diye bağırdı Hazal. Kaçmak istedikçe Kenan’ın dünyasına çekiliyordu. 

 Kenan yaslandığı yerden doğrulup ofisin kapısını açtı. “Lütfen,” dedi kadını eliyle içeri davet ederken. 

 Sağına soluna öfkeyle göz atan Hazal odaya girerken silme yanından geçti. Kenan kokusunu da almıştı, şimdi ne yapacaktı? İçeri girip kapıyı kapattı. Küçük çantasını kolçağa bırakıp Kenan’a döndü. 

 “Kenan, sen bir şeyi anlamamakta ısrarcısın.” 

 “Neyi?” derken yaklaştı. Aralarında bir adımlık mesafe kaldığında Hazal biraz geriye çıktı. “Bu yaptığın doğru değil. Benimle neden uğraşıyorsun? Hem… hem bu yaptığın seni gözümde küçük düşürüyor.” 

 “Ben ne yapıyorum ki? Seni beğenmem suç mu?” 

 “Senin sevgilin var!” Sesi odada çınladı kadının. Gözleri nemleniyordu, o da çok istiyordu ama araya giren kadın olmak hayatının sonuna kadar yapmayacağı tek şeydi. 

 Kenan bilir gibi başını salladı. Belki acımasızca olacaktı, belki Ruken bunu hak etmemişti ama Hazal başka türlü inanmayacaktı. 

 “Benim sevgilim yok.” 

 Kaşları kalkan kadının dudaklarından saçma bir gülüş fırladı. “Beni yanıltıyorsun, yalan bu. Cümle alem sizi biliyor, on senedir birliktesiniz. Düşme gözümden.” 

 “Bana inanmıyorsun.” 

 “Buna kimse inanmazdı, sadece ben değil.”

 “Peki,” dedi, cebinden telefonunu çıkartıp ‘Güzel Dost’ olarak değiştirdiği numaraya tıkladı. Saat on bire geliyordu ve uyumamış olduğunu düşünüyordu ki, telefon açıldı. 

 “Canımcığım,” diyerek açmıştı telefonu Ruken. 

 “Ruken, ben konuşurum demiştin ya, Hazal bana inanmıyor.” 

 “Ben olsam ben de inanmam, kahretsin Kenan kimse bize inanmayacak. Ne halt edeceğiz biz?” 

 Hazal’ın kalbi güm güm atarken gözleri sonuna kadar açılmış, telefonda konuşan adamı izliyordu. 

 “Bilemiyorum ama birileri bize inanmak zorunda.” 

 “Beni duyuyor mu?” 

 “Şu an hayır.” 

 “Tamam, telefonu ona verir misin?” 

 Telefonu Hazal’a uzattı ama Hazal iki elini açarak başını olumsuz anlamda sallayıp bir adım daha geriye gitti. 

 Boynunu sağa sola yatıran Kenan’ın sabrı tükeniyordu, telefonu kapatıp öpecekti bunlar da olmazsa. Hoparlör tuşuna basıp, “Seni dinliyor,” dedi. 

 “Hazal?” dedi Ruken ama ses gelmedi. “Beni duyuyor musun?” Yine ses alamadı. Hazal elleriyle yüzünü kapatmış kaskatı kesilmişti. 

 “Evet, beni duyuyorsun. Kabul ediyorum ödülü ben aldım ama sen de eski sevgilimi kaptın, iyisin.” 

 Hazal ellerini yüzünden çekip Kenan’ın tuttuğu telefona bakarken nefesini de tutuyordu. 

 Kenan gülümsemek istedi ama yapamadı. Hazal’ın rengi soluyordu ama bunu yapmak zorundaydı. 

 “Eski sevgilin mi?” Sözler onun isteği dışında firar etti ağızından.

 Ruken’in gülümseme sesini her ikisi de duydu. “Biz Kenan’la beş yıl önce ayrıldık. Dost kalmaya karar verdik, başardık da. Belki bir gün yeniden bir oluruz dedik ama adamın kalbini çalmışsın, ben ne yapabilirim… Kenan benim için çok kıymetli biri, onunla görüşmeme engel olursan önümüzdeki elli sene ödülleri sana yar etmem bilesin. Yani sevgili rakibim, Kenan beni aldatmıyor, aldatmadı, aldatmaz! Sen de ikinci kadın olmuyorsun aksine Kenan’ın kalbindeki tek kadın oluyorsun. Anlıyor musun?” 

 Konuşma boyunca kalçasını yasladığı koltukta elini alnına vermişti Hazal. İşittiği sözler birer mücevher değerindeydi. Bunu asla tahmin edemezdi. Aklının ucundan bile geçmezdi. Anlıyorum diyemedi. Onun yerine Kenan, “Anlıyor bence, sonra görüşsüz,” dedi. 

 Ruken’in şen kahkasını duyunca Kenan da kendini daha iyi hissetti. Telefonu kapatıp cebine atarken Hazal gibi bedenini koltuğun arkasına yasladı. Kollarını göğsünde bağlayıp omuzuyla hafifçe itekledi Hazal’ı. 

 “Ben yalan konuşmam bu bir, asla aldatan olmam bu iki, Ruken’in hayatımda özel bir yeri var bu da üç.” 

 Elini alnından alıp bacaklarına bıraktı. “Dört gelecek seziyorum.”

 “Bir daha bu kadar kısa giyinme, bu da dört olsun.” 

 Sözlerin, ona söylenmiş bu sözlerin saçmalığıyla küçük bir kahkaha attı. O Hazal’dı, kimse ona bunu söyleyemez ve de yaptıramazdı. “Bu hakkı sana kim verecek?” 

 Kenan’ın umursamaz bakışları, eğlenen yüz ifadesine çarpık bir gülüş eşlik etti. Hazal’ın yanından kalkıp karşısına dişi bir aslan gibi geçmesini keyifle izledi. 

 “Ben aldım. Bacakların çok güzel, illaki göstermen gerekmiyor.” 

 İltifat mı ediyordu yoksa eziyet mi? Karışık kafasına bu sözler hiç oturmuyordu. “Kenan!” dedi net bir ifadeyle. 

 “Hazal,” derken kadının sözünü kesti. “Benimle birlikte olmak istemiyor musun? Hani ben yakışıklı, çekici bir adamdım ve seni etkiliyordum? Bunlar değişti mi?” Kollarını çözerek Hazal’ın buz tutmuş eline uzandı. Kendi sıcak eliyle kavrayıp istemese de kendine yaklaştırdı. 

 Mavi göz bebekleri bile titriyordu kadının. Haziran ayında elleri nasıl böyle soğuk olabilirdi? “Değişti mi?” Sorusunu yineledi Kenan. 

 “Değişmedi. Fazlası var eksiği yok.” 

 Kenan gülümseyerek biraz daha yaklaştırdı Hazal’ı. “Ama bak ben pek normal biri değilim sonra ben seni böyle bilmezdim demeyeceksin.”

 “Az buçuk görebiliyorum ama daha ne kadar manyak olduğunu merak ediyorum.”

 “Her şeyine karışacağım.”

 Elini çekmek istedi Hazal ama Kenan daha sıkı tuttu. “Sonra?” dedi yüzünü buruşturup. 

 “Sen de tepemde riv riv edeceksin.” 

 “Eee…” dedi başını yana yatırıp, hoşlanmadığını belli eden yüz ifadesiyle. “Dır dır edecek kadına mı benziyorum?” 

 “Edeceksin ayrıca o dır dır değil riv riv! Sen o küçük ağızınla her konuştuğunda ben de seni öpeceğim.” 

 Yüzüne sıcak hava üflenmiş gibi ısındığını hissetti. Heyecan damarlarında dolanıyordu ama en sert haliyle. “Benim her şeyime karışamazsın. Ben bir iş kadınıyım…” 

 “Dedesinin prensesisin.” 

 “Olabilir, bunun konumuzla alakası yok.” 

 “Var,” dedi bir elini Hazal’ın incecik belinden geçirip bacakları arasına hapsetti. “Dedesinin prensesi benim sevgilim olacak! O ne isterse ben yaparım!” 

 Hazal hayatının dokunuşuyla tanışırken düşeceğini, yerin ayakları altından kayıyor, başı deli gibi dönüyordu. Belini sımsıkı tutan adamın her şeyi olabileceğini hissediyordu. Ama en çok sevdiği kadın olmayı diliyordu…

 

 

 

 

Ankara… 

 

 

 

Kenan’ın telefonu kapatmasıyla ekrana bakıp bir küçük kahkaha daha atmıştı. Kendisi bulutların üzerinde geziyordu bir haftadadır. Kenan neden mutlu olmasındı? Şezlonga, bacaklarını iki yana açarak oturmuştu. Karşısında oturan adama telefonunu uzattı. Oğuzhan telefonu alıp kalktığı yere bıraktı. Ruken’in arkasına, bacaklarını iki yana açarak oturup kollarını kadının göğsünün altından sarıp kendine yasladı. 

 “Bunu yaptığıma inanamıyorum, ama yaptım ve hiç üzgün değilim.” Başını Oğuzhan’ın omzuna bırakıp geceye kaldırdı bakışlarını. Kulağının hemen altında sıcacık öpücükleri hissettikçe kapattı gözlerini. Kenan’la ayrılık sürecinin kahramanıydı Oğuzhan ama bunu dile getirmek istemiyordu. Hissettiriyor olabilirdi, kendini tümüyle ona vermesi, her duyguyu her dokunuşu yaşaması açık bir anlatım gibi düşünüyordu. 

 Gözlerini kapatıp, yanağını Ruken’in şakağına yasladı. Kenan’ın onu araması hoşuna gitmiyordu ama Ruken’in buna ihtiyacı vardı ve biliyordu ki şu an Kenan, Ruken’in hiçbir şeyiydi. Kenan’ın hayatına giren kadına sonsuz minnettardı. 

 “Ailemi çok özledim,” dedi Ruken. “Babamı çok özledim, abimi, ablalarımı, yeğenlerimi… Her gün gitgide artıyor özlemim.” 

 “Kızımla hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Artık ağlıyor, telefon açmaya korkuyorum.” 

 “Haklı olarak… Çok küçük, annesi de yoktu şimdi babası da yok.” 

 Kollarını biraz daha sıkarak derin nefes aldı. Annesi de vardı artık. Ruken kızının annesi olmak istiyor muydu, aralarındaki şey oraya nasıl gelecekti, düşünceleri anını etkiliyordu. 

 “Sabır, annesi de olur bir gün, babası da görevde. Görev kutsaldır! Kızımın huzurla yaşayacağı bir ülke için çalışıyorum.” 

 “Annesi de olur bir gün?” Kaşları birleşerek başını çevirdiğinde Oğuzhan’ın beklediği çıkış geliyordu. “Ha eminsin yani illa bir anne bulacaksın? Ne gerek var, ben annesiz büyüdüm.” 

 Ruken’in ani ve gereksiz çıkışına gülümsedi. “Eminim, bir annesi olacak ama senin şüphelerin var sanırım?” 

 Hiç şüphesi yoktu Ruken’in, Oğuzhan istediği kadını elde edecek kadar tutkulu bir âşıktı. “Şüphem yok, bulursun bir anne.” 

 “Bulamam, eğer o isterse zaten buldum.” Ruken’in omzuna dudaklarını bastırıp gelecek itirazlara kendini hazırladı. 

 Tükenmiş ruh hâliyle başını kaldırdığı omzuna geri yasladı. “Neden korkuyorum bilmiyorsun, bu evin dışındaki hayat beni tedirgin ediyor. Dışarıdaki Oğuzhan’ı tanımıyorum. Uzun zamandır bu evin içindeyiz ve sen bende neredesin bulamıyorum.”

 Tam da tahmin ettiği gibiydi Ruken’in iç dünyası. Haklı yönleri olduğunu biliyor olsa da kafasının karışıklığı biri biten biri yeni başlayan adam ve kendinden kaynaklıydı. “Acelem yok, dışarıdaki hayatımızda bir çaresine bakacağız.”

 “Bu kadar anlayış bir erkeğe fazla.” 

Anlayışlı falan değildi Oğuzhan, sadece Ruken’e yardım ediyordu. Olması gerektiği yerde olması gerektiği kişiydi. “Leyla’yı görmek ister misin?” diye sordu, gelecekteki günlerin neleri getireceğini sonraya bırakıp.

“Olur, tanışalım hadi.” 

 Ruken’i bırakıp yan şezlongda duran telefonuna uzandı. Tekrar Ruken’i eskisi gibi sarıp telefonun ekranını öne getirdi. Kızının albümünü açıp Ruken’e verdi telefonu. 

Sarı saçları belinden kıvır kıvır dökülmüş küçük kızı görünce gülümsedi. Ela gözleri tıpkı babası gibiydi. Minicik bir yüz ve çıtı pıtı bir bedene sahipti. Mavi elbisesinin eteklerindeki tüllere gülümsedi Ruken. “Nasıl güzel bir çocuk. Sana çok benziyor?”

“Benziyor. Evde olduğum gecelerde saatlerce oynuyoruz, o kaçıyor, saklanıyor ben onu bulurken çığlık çığlığa bağırıyor. Biz buna eğlence diyoruz.”

Güzeller güzeli çocuğun, annesini düşündü. Nasıl hiç görmeden, sütünü vermeden koklamadan ve hiç merak etmeden yaşadığına şaşırdı. “Senin yanında bir kadını görmeye tahammül edebilecek mi? Her şey bir anne istemekle olmuyor.” 

“Sorun yaşayabilirim ama bunu en aza indirecek de hayatımdaki kadın olacak. Benden önce onu sevmeli, öyle değil mi?”

“Zor bir durum ama öyle. Leyla benimseyecek ki mutlu olsun, sorunsuz bir ruh hâliyle büyüsün. Ama sen bir yerde hata yapıyorsun, önce sen hayatındaki kadını seversin ve onunda seni sevmesi gerekir. Leyla’yı benimsemek önce anne adayının işi olacak çünkü çocuklar sevgi gördükleri insanlara çok kolay bağlanır.” 

“Sevmediğim bir kadını neden hayatıma alayım Ruken?” 

“Çok meraklısın ya anne bulmaya ondan dedim,” derken başka fotoğrafa geçti. “Annene benzediğini söylemiştin?”

“Ben de anneme benziyorum, Leyla da benim dişi versiyonum olunca annem dedim.”

“Çok annecisin sen, bundan hoşlanmıyorum.” 

Harika! Şimdide annesinden kıskanıyordu. “Sana ne ki anneciysem? Evin dışındaki hayatımızda ailemiz var değil mi?”

Omuzunu silkerek başını yana çevirdi. Dengesiz bir adamdı. Neler demişti ama şimdi neler diyordu. “Evleneceğin kadın için demiştim. Bu kadar çok anneci olmamalısın.”

İçi kaynayan adam dudaklarını birbirine bastırıyordu. Bu kadar kıskanç bir kadın hayal bile etmemişti. “Neden?” dedi boğazını temizlerken. 

 “Annelere saygım sonsuz ama ben kıskanırım, deliririm! Odak olmak isterim sonuçta o anneyse ben de eşim, farkım olmalı.”

 “Hım,” dedi kadının boynuna öpücükler kondururken. Kulağına ulaşıp fısıldadı. “O zaman seni daha farklı severim.” 

 Gözlerini kapatıp huzurla nefes aldı. Yerine yerleşip kendini Oğuzhan’a bastırdı. “Göstersene…” 

 Ruken’in kadınsı çekiciliği başını döndürüyor, nefesini kesiyordu. Göstereceği anda bir vızıltı duydu. Gözleri hızla açılıp başını kaldırdı. “Evladın tepemizde Ruken.” 

 Ruken sesi duyuyordu. Evladının sesini nerede olsa tanırdı. Gözleri kapalı kıkırdadı. Tüm birime rezil olacağı kadar olmuştu, umursamıyordu. Bazı şeyler birim içinde  ve bu evde kalacaktı. 

 Oğuzhan’ın kollarından çıkıp başını kaldırdığında arı gelip önlerinde durdu. Ruken kahkaha atarak avucunu açtığında avucuna kondu. “Anneciğim senin işin yok mu bu saatte?” derken bir kahkaha daha attı. “Rezillik diz boyu.”

 Oğuzhan’ın telefonuna uzanışıyla masum küfürlerini işitti. Çok arananlarda olan numaraya basıp kulağına götürdü. 

 “Buyur pampa,” diyen sesi duyuyordu Ruken. 

 “Haldun, hiç üşenmem o yolu geçer ağzını burnunu kırar dişlerini eline dökerim.” 

 Haldun’un kahkaha sesine bile gülümsedi Ruken. “Ya neden öyle diyorsun panpana?” diyerek Oğuzhan’dan telefonu aldı. 

 “Yengem doğru söylüyor. Beni çok ihmal ediyorsun bu ara gelip seni bir göreyim dedim. Ama ne görsem iyi yengemle pampam nasıl eğleniyor, nasıl eğleniyor. Utandım.”

 Ruken daha şiddetli kahkaha attı. “Çaya gelsene Haldun, sohbet edelim. Panpan seninle biraz ilgilensin.” 

“Vallaha mı?” 

“Vallaha.”  

Telefonun kesik sinyal seslerini alınca ekrana baktığında kapatıldığına emin oldu. “Ben gidip çay demleyeyim, beş dakikaya gelir.” 

 Avucundaki arıyı Oğuzhan’a uzattı. “Al babası sen ilgilen.” 

 “Döverim ben bunu,” diyen adamın avucundan uçtu arı. 

 “Korkuttun çocuğumu alacağın olsun, ben senin oğluna böyle mi davranıyorum?”

 Oğuzhan gülümseyerek başını iki yana salladı. “İki mühendis bir araya gelmemeliydi.” 

 Bahçedeki oturma gruplarına geçmişlerdi. Ruken Haldun’a çayını uzattı. “Eline sağlık,” derken oldukça samimiydi Haldun. 

 “Afiyet olsun,” diyerek Oğuzhan’ın yanına geçip çayını önüne uzattı. Her ikisi de tek şeker atıp ellerine aldılar bardaklarını. Arkasına yaslanıp Haldun’a baktı Ruken. “Senin görevin nedir?”

 “Boş işler müdürü,” diyerek yüzünü ekşitti Oğuzhan. 

 “Kesme sözünü, ona sordum.” Oğuzhan yüzünü yana çevirirken Haldun’un kaşları havalandı. 

 “Seni dize getirecek kadını mı buldun sen, kıyamam.” 

 Ruken’in içi kahkaha atıyordu. Bu nasıl adamdı ve MİT’te ne işi vardı bu çılgının? Tutamadı kahkahasını, şen sesini saldı ortama. “Sen çok değişiksin.”

 Haldun karizmatik tavrıyla gülümsedi. “Siz ne ayaksınız peki?”

 Ciddi sesi Ruken’i kendine getirdi. Çayından bir yudum aldı. “Önce ben sordum.”

 “Tamam,” dedi Haldun. “Sizin projenizin gölgesiyim. Siz bitirene kadar ensenizdeyim, teslim gününe kadar bana katlanacaksınız.”

“Mühendis değilsin o zaman?” 

“Değilim. Görev nereye ben oraya, Oğuzhan’la çok eski arkadaşız. Şimdi sıra bende, ne oluyorsunuz?” 

“Sana ne oğlum?” dedi Oğuzhan. 

“Kalbimi kırıyorsun ama…” Alınmış gibi bakıyordu Haldun. Şımarık bir çocuk kadar masumdu. 

Ruken kendini yine gülümserken buldu. “Tanışıyoruz, anlaşıyoruz Haldun ama bir şey soracağım; tüm birim bizi mi izliyorsunuz?”

Oğuzhan gülümsedi bu kez. Dirseğini yaslandığı kolçaktan destek alıp elini yüzüne kapattı. “Taktı.” 

Haldun, Ruken’e döndü. “Maalesef yenge, izliyoruz. Arılar sağ olsun, bir gün sizi böyle ispiyon edeceklerini bilseniz yapar mıydınız?”

“AA, evladım o benim tabii ki yapardım. Neyse artık yapacak bir şey yok. Tüm birim ne kadarsınız?” Rezilliğinin sınırlarını arıyordu Ruken. 

Oğuzhan kahkaha attı. Kendini tutamıyordu, Ruken nefes gibi iyi geliyordu ruhuna. “Ruken!” dedi ama Ruken omuzunu silkerek Haldun’a döndü. “Kaç kişi?” 

Haldun bir elini havaya kaldırıp parmaklarını iyice açtı. “Bir, iki, üç, dört, beş çarpı Roketsan mühendisleri.”

Ruken’in gözleri açılıp dili tutuldu. “Onlar ne alaka?” 

Oğuzhan daha şiddetli güldü. “Dedikodu çabuk dağılıyor güzelim.”

 İşaret parmağını kendi göğsüne bastırdı Ruken. “Roketsan mühendisleri bizim aşk hayatımızı mı konuşuyor şimdi?” 

 Haldun başını aşağı yukarı salladı. “S-400’ü yapan biri kadın biri erkek mühendislerin aralarında bir şey varmış diye başlayan cümleler var.”

 “Boşboğaz, konuş dur ancak,” diyerek çıkıştı Oğuzhan. 

 “Yengeme ihanet edemem pampa, mazur gör.” 

 Derin nefes alıp aklındakileri silkeledi. “Ya şey…” dedi gülümseyerek. “Oğuzhan‘ın çapkınlıklarını anlatsana bana, hayır kendi anlatırken çok masum da.”

 Bu kez Haldun gülümsedi. “Ne diyorsa doğrudur, anlatacak bir şey yok.” 

 “Hiç vazgeçmiyorsun,” diyerek söylendi Oğuzhan. 

 Yüzünde tatminkar bir gülüşle arkasına yaslandı Ruken. “Şimdi tamam oldu.” 

 Birkaç saate sığan güzel sohbet Ruken’e iyi gelmişti. Oğuzhan, Haldun’u tünelin kapısına kadar getirmişti ama bunu Haldun istemişti. 

 “Biri seni araştırıyor Oğuzhan,” dedi Haldun.

 “Kim?” derken kaşları en derinden çatılmıştı. 

 “Hazal Arman diye biri. Adından da anlaşıldığı üzere Türk iş kadını. Merak etme bir şey bulamaz ama bizde onu araştırmaya başladık. Bakalım altından ne çıkacak. Haber veririm…” diyerek kapıdan çıkıp gitmişti. 

 Üst kata çıkan merdivenlerde ismi çevirdi zihni. Hazal Arman, Ruken’in rakibi, K adamın da bugünkü kız arkadaşıydı ve kendisiyle ne ilgisi vardı?