Kasım 24, 2020

6. Ezlem Yani Zalim

ile payelll

     

Neden bir üst katta, yalnız onların olduğu bir alanda olduklarını sorgulamadı.

Tıka basa Türk kahvaltısına doyunca karşısında oturmuş telefonuna gömülmüş adama gözleri kısık baktı. İnce belli çay bardağında içtiği çayından bir yudum aldı. Bardağı tabağına sertçe bıraktı. Masada bir kadın vardı, Aswad bundan haberiz gibiydi. Parmağı telefon üzerinde duran adam, gözlerini bardağa çevirdi. “Doydun sanırım?”

“Sana bakmaya nasıl doyacağım?”

Türkçe sözlerle dilini ağızı içinde gezdirdi. Kesinlikle enteresan bir kadındı. Telefonu kapatıp, masaya bıraktı. Şikayet etmeyecekti. Türkçe çok başka bir çekimi vardı Ezlem’in. “Anlamadım?”

“Evet, ilk nereye gideceğiz?”

“İlk,” derken doğruldu. “Katar’dasın ve bu ülkeyi ilk keşfedeceğin yerden başlayacağız.”

Dudaklarını büzdü, anladığını sanmıyordu. “Anlamadım ama sen işini biliyor gibisin. Kendimi sana bıraktım.”

Ela gözleri, cam gibi berrak mavileri buldu. Birkaç saniye süren sessiz bakışma Ezlem’in çayına uzanmasıyla son buldu ama Aswad ona bakmayı sürdürdü. Kadının çehresini yine masum bir ifade sarmıştı. Bukalemun gibiydi Ezlem, her anı farklıydı. “Kalkalım mı?”

“Olur,” derken şapkasına ve çantasına uzandı. Aşağıya inerken şapka ve gözlüğünü tekrar taktı Aswad. Yandan baktığı adama göz devirdi. “Bu kadar cool olmasan işim daha kolaydı.” Adamın Türkçe bilmiyor oluşuyla içini rahat rahat döküyordu. Boğaz temizleme sesiyle yine anlamadığını belli ediyordu Aswad. Omuz silkerek çıkışa doğru önden devam etti. Cipin kapısını açıp içine yerleşti. Yanına oturan adama dönmedi. Caddeyi izlemeye koyuldu. Siyah beyaz ağırlıklı araçları izledi. Hepsi lüks arabalardı. Çok zengin bir ülke olduğunu biliyordu. Akıp giden denizin güzelliğini seyre daldığında aracın yol kenarına çekilip durmasıyla Aswad’e döndü. “Geldik mi?” derken etrafına bakıyordu.

“İnelim, anlatacağım.” Aswad inip aracın yanında durdu. Sabit duran ve denizin içindeki gemilere bakıyordu. Ezlem de gelip yanına durdu ve aynı yöne baktı.

“Bayrak,” dedi gemiler üzerinde dalgalanan Katar bayrağını işaret ederek. “Bir ülkenin her şeyidir. Kanıdır, şerefidir. Önce simgelerinin ne anlama geldiğinden başlayalım.” Kadına dönerek hafifçe gülümsedi. O, gelecekte bu ülkenin lideri olacaktı, bayrağına aşkla bakıyordu.

Ezlem başını sallayarak bayrakları izlemeye deva etti. Aswad onun o ciddi halindeki çekime kapıldı. Ezlem bayrakları o, Ezlem’i izliyordu.

“Beyaz rengi barışı, vişne rengi de savaşlarda akıtılan kanı temsil ediyor,” dedi Ezlem. Yan bir bakışla adama bakıp, birleşen kaşlarını çarpık bir gülüşle karşılık verdi. “Üzerindeki tırtıklı kısım da Katar’ın arap körfezinde bağımsızlık kazanan 9. Emir olduğunu temsil ediyor.” Bedeniyle adama dönerek tek kaşını kaldırdı. “Doğru mu?”

“Doğru, bunları biliyor olman neden bana ilginç geldi.”

Açık saçlarını sırtına atarken yüzünü denize çevirdi. “Ben modayı çok severim. Giyinmek ve gezmek için yaşarım. Zenginliğe çok düşkünüm, ihtişam başımı döndürür.” Onu izleyen adama döndü. “Belli bir kesime aitsen sadece onun için yaşadığını düşünür etrafındakiler. Ön yargıları yıkmayı severim. Oradan bakınca sana ne olarak görünüyorum?”

“Ön yargılı olduğumu nereden çıkardın?”

“Sana ilginç geldiğimi sen söyledin. Demek aklındaki kadın başka biri, oysa bu herkesin ulaşabileceği bir bilgi.”

Yanlış anlaşılmaya doğru giden konuşmayı toplama gereği duydu. “Üzgünüm, sanırım önyargılı olduğum konusunda haklısın. Dışarıdan tamda sadece giyinmek ve gezmek için yaşadığın anlaşılıyor.”

“Kibirli piç,” diye mırıldanıp gülümsedi. “Neyse… Bayrağı çözdük şimdi sırada ne var?”

Gözlüğü, gözlerinin kocaman açılmış olmasını gizliyordu. Ezlem ona hiç kimsenin değil konuşmaya, tek bir harfini dilinden dökmeye korktuğu sözü söylemişti. “Gidelim,” derken sesi şokla yavaş çıkmıştı.

Arabaya yürüyen kadının ardından bakıp nefesini saldı. “Ya sabır.”

***

Rohan odanın köşesindeki konsol üzerinde duran plaketlere odaklanmıştı. Erol kadar Hasan da ondan hoşlanmıyordu ama zaten Rohan onların tamamından nefret ediyordu. Şehrazat’ın hatırına katlanıyordu. Karşısındaki kadına baktı. Şehrazat ona açıklama yapmaya başlamıştı. Rohan’a kalsa tırnağının ucu kadar bile açıklama yapmazdı ama işte ucunda cennetten düşen kadını vardı.

“Bir ay, belki daha çok. Henüz belli değil.”

Hasan bey uzun denecek sakallarını sıkıntıyla kaşırken boynunu esnetti. “Çıldırdın mı, Şehrazat? Bir ay demek milyonlar demek.”

“Abartmasak abi, dinlenmiş olurum. Benim içinde uzun bir tatil olacak. Yeni şarkılar yazacağıma söz veriyorum. Belki de daha iyi olacak, çok daha güzel şarkılar yazacağım.”

“Sadece albüm mü? Bu ay içinde iki tane yurtdışı konserin olacak, onlara ne olacak peki?”

“İptal. Bir sonraki aya yuvarlarız. Bunca senelik birlikteliğimiz var Hasan abi, yaparsın bir şeyler.”

Hasan Bey’in bakışları Rohan’a kaydı. Öfkeyle büzülen dudaklarına, kısık gözleri de eşlik etti. “Sonra, Şehrazat? Sonra ne olacak? Siz yine birliktesiniz bu nereye gidecek?”

“Bu seni neden ilgilendiriyor?” dedi Rohan. Adama aynı bakışlarla karşılık verdi. Şehrazat göz devirdi. “Yapmayın, bunun bize bir faydası olmayacak.”

“Ne demek neden ilgilendiriyor? Şehrazat benim de kızım sayılır. Babası onu bana on sekiz yaşında getirdi. Senin kim olduğunu biliyoruz herhalde, alacaksın kızımı kapatacaksın ülkene.”

Rohan ne sesini ne rahat yüz ifadesini değiştirmedi. “Belki… Yeni sesler yeni yüzler hiç bitmez. Sen hep kazanacaksın. Şehrazat ne isterse onu yapacak, bu bizim meselemiz. Siz sadece Şehrazat’ın dediklerini yerine getirin.”

Elini yüzüne siper eden Şehrazat derin bir solukla Hasan Bey’e döndü. “Biraz zaman… Ne olacak göreceğiz.”

Hasan Bey gözlerini yumarak arkasına yaslandı. En sevdiği, en değerli sanatçısı resmen gidiyordu. Şehrazat çoktan bir düşünme evresine girmişti. Sonunu görür gibiydi. Anlaşmayı önüne sürmesine gerek bile yoktu ve bunu yapmazdı. Kaç senelik çalışanıydı Şehrazat… Ve biliyordu ki niyetini bozsa bile Rohan ona tüm tazminatı ödeyecekti. Kaybı yine Şehrazat olacaktı. Buna gerek görmedi. Belki yine ayrılacaklardı. Bekleyip görecekti.

“Tamam. Bir buçuk ay sonra burada işinin başında olacaksın. Bunu da kaç senelik hukukumuz adına yapıyorum. Kötü olmaya gerek yok. Aklını başına topla Şehrazat. Sen bir starsın. Elbette evlenip aile kuracaksın ama bu seni kariyerinden etmemeli. Ve bir şartım var.”

Kapının sesine dödü tüm başlar. Erol odaya girip kapıyı kapattı. “Merhaba, geç kaldım. İstanbul trafiği…” diyerek Hasan Bey’in arkasına geçti. “Ne kaçırdım?”

“Şehrazat gidiyor, Erol,” dedi Hasan Bey. “Bir buçuk aylık izin aldı.”

Erol’un bakışları kendini kral zanneden Rohan üzerine kaydı. “Nereye, Şehrazat?”

“Erol başlama lütfen. Döneceğim, alt tarafı altı hafta.”

Hala açıklama yapan kadınına acıdı. Kendi hayatım dediği hayatı kimlerin elindeydi? Sesini çıkarmadı. Erol’a olan bakışlarını da çekmedi.

“Ben de tam şartıma gelecektim. Erol, Şehrazat gidebilir, ama singleda olan hareketli parçaya klip istiyorum.” Şehrazat’a gülümsedi. “Sen dönünceye kadar idare eder.”

“Bunun için burada kalmam gerekir, ben yarın döneceğim,” dedi Şehrazat, net bir sesle.

Erol sinsice sırttı. “İyi, biz Katar’a geliriz.” Rohan’ın küçülen bakışları, çatılan kaşlarına dahi gülümsedi. “Güzel fikir Hasan abi, ben beğendim.”

Hasan Bey ellerini masaya yatırdı. “Senin fikrin daha güzel, Erol. Katar fikrini sevdim.”

Şehrazat, Rohan’a baktığında karşısındaki adamları az sonra katledecek bakışlarını yakaladı. “Sen ne diyorsun, Rohan?”

Ne desindi Rohan? Olmaz derse dert, olur derse ayrı dertti. Sakince döndü sevdiği kadına. “Sen nasıl istersen benim için kabuldür.”

“Şahane!” dedi Erol. “Parçaya arabi remix ekleyelim. Dansçılar, çöl, körfez…” Adamın gözlerinden dolar işaretleri fırlıyordu. “Milyonlarca izlenme… Bence de sen dönene kadar idare eder bizi. Zaten petrol zengini sevgilinle barıştın diye sallanıyor her yer, bu üzerine iyi gelecek.”

“Benim de bir şartım var,” diyerek araya girdi Rohan. Adamların yutkunduğunu izleyince sırttı. “Erkek başrol olmayacak.”

“Bence sorun değil,” dedi Şehrazat. “Dansçılar ve ben yeterli.”

“Olmaz,” dedi Erol. “Bir senaryosu olmalı. İzlendikçe izlenmeli. Kapanmalı bir daha açılmalı video. Bunun için de bir erke şart. İtalyan bir model biliyorum.” Erol elindeki tüm kozları kullanıyordu. Şehrazat’a sen bu adamla olamazsın mesajı veriyordu ama kahretsin ki Rohan çok sakindi.

“Bana bak!” dedi Rohan. “Seni bu şirketin temeline gömerim. Benim sabrımı sınama! Olmaycak dedim ve Şehrazat kabul etti.”

Erol yutkundu ama renk vermedi. Hem nefret ediyor hem de korkuyordu ama altın yumurtlayan tavuğunu da bırakmak istemiyordu.

“Rohan…” diyen kadının sesi yorgun çıkmıştı.

“Rohan, Erol haklı,” dedi Hasan Bey. “Senaryo yani içerikli klipler daha çok ilgi görüyor ama madem istemiyorsun sen oyna.”

Gözleri yuvalarında döndü Rohan’ın. “Yok, siz benim kim olduğumu tam anlayamadınız.”

“Rohan?” diyen heyecanlı sese dönerken acı çekti genç adam. “Hayır, Şehrazat.”

“Ama bu çok güzel olmaz mı?”

“Bence olur,” dedi Hasan Bey. “Şöyle yapalım; dans edecek değilsin Rohan, karizmatik duruşunu alırız, bakışını alırız, sonunda da ikinizi bir karede toplarız. Siz ikiniz ilgi gören çiftlersiniz. Dünya basını takip ediyor sizi, ikinizin oynadığı bir klip büyük yankı getirir. Size de bir anı kalır, tabii bir daha ayrılmayı düşünmüyorsanız.”

Rohan katil olacaktı, bu adamlar ölüme susamış gibiydiler. Ama Şehrazat’ın gözleri parlıyordu. Nasıl istekle bakıyordu. Rohan nasıl olmaz diyecekti? “Tamam,” derken buldu kendini ve çok sevdiği kadının o muhteşem gülüşüyle ödüllendirildi. İki adama döndü. “Tek bir erkek dansçı yollarsanız, geri dönerim ve Erol başta sen olmak üzere… Anladınız beni. Otellerimden birinde konuk olabilirsiniz. Spronsorunuz olacağım.”

Şehrazat’ın gülüşüne bakıp gülümsedi. İçinden çok şey geçiyordu ve bunlardan bir de şuydu.  ‘Bu son klibin olacak, her şey gönlünce olsun, Azizetii…’

***

Dar bir sokakta sıra sıra dizilmiş dükkanlara bakıyordu. Şahin kuşlarını dışarıdan görüyordu Ezlem. Şapkası ve gözlüğü hala gözünde olan adama yan bir bakış attı. Başı sürekli önüne eğikti neredeyse. “Adam yandan da güzel, Rabb’im sen aklımı koru! Bir erkeğe bir gün tahammül edersem evleneceğim derken çok ciddiydim ve ben bu adamdan hala sıkılmadım.”

Ona dönen adama sırıttı. “Neden buraya geldik?”

“Şahin kuşları bakıcığı bizim ata yadiğarı mesleğimizdir. Gerçek bir katarinin mutlaka bir şahini olur. Tanışmak istemez misin?”

“Elbette isterim. Peki, dokunabilir miyim?”

“Tabii ki dokunabilirsin, hadi gel.”

Hemen önlerinde olan dükkana girdiklerinde içeride sadece şahin kuşları vardı. Satıcı veya müşteri yoktu. Kafeslerden birini açtı Aswad. Bileğine tırmanan kahve tüylere sahip, yavru şahin kuşunu dışarı çıkardı. Diğer eliyle kuşun tüylerini okşadı. Ezlem adamın yüzündeki gülüşe takıldı. Bir kuş  nasılda güldürüyordu onu, oysa sabahtan beri yanındaydı ve bu şekilde hiç gülmemişti. Ezlem’e yaklaştı, kuşu onun koluna bırakacaktı ama çıplak tenini kuşun tırnakları çizecekti.

“Sakin ol, tırnakları kolunu çizmesin. Eğitimli kuşlar olduğundan zararlı değiller, korkma!”

“Önemli değil, birkaç çizik bana ne yapabilir? Korkmuyorum, ver hadi.” Kolunu uzattığında Aswad ustalıkla kuşu onun bileği üzerine bıraktı. “Biraz ağır mı?”

Aswad daha büyük gülümsedi. “Bu bir yavru, yetişkin bir şahin daha ağırdır.”

Diğer elini kaldırıp kuşun kahve tüylerine dokundu. Bu ilk deneyimdi, hoşuna gitmişti. Kuşa bakıp sırıttığının farkında değildi. Aswad de onu izliyordu. Onu izlemek keyifliydi. Var olmayan ülkeyi izler gibi, kadını keşfediyordu.

“Burada küçük çocukların bile bir şahini mutlaka vardır.”

Ezlem kıkırdadı. Enteresandı. Türkler çocuklarına muhabbet kuşu alırken, Katarlılar şahin alıyordu demek. “Muhabbet kuşu severiz ama çocuğuna bir şahin alan aileyle hiç tanışmadım.” Kuşun sağına soluna bakıp yine Türkçe konuştu. “Bir muhabbet kuşu kaç liraydı? Bu kaç lira olabilir ki?” Onu izleyen adama döndü. “Kaç kuruş bunlar?”

“On beş bin dolardan başlıyor, değişiyor.”

Ezlem’in gözleri büyüdü. “Ne? Türkiye de bunu alacak bir anne baba bulunmaz. O kadar para verilir mi kuşa?”

Aswad kahkaha attı. Kadının şaşkın mavi gözleri, büzülen küçük dudakları ve sözleri… “Burası katar, Ezlem. Burada kişi başına düşen milli gelir yüz on altı bin dolar.”

“Bak yine kibirlendi, it.” Türkçe sözlerin ardından başını salladı. “Biliyorum, birden şaşırdım.”

Aswad derin bir soluk alırken başını önüne eğdi. Günün sonunda ne olacak bilmiyordu ama bu sözleri ona yedirecek bir an bulmayı diledi. Şahini seven kadının ürkmeyen haline bir kez daha bakıp, “Gidelim mi?” dedi. Şahine uzandığında Ezlem ona yarımcı oldu. Parmakları birbirine dokununca ikisi de bir an durdu ama birbirilerine bakmadılar. Kısa bir donma haline Aswad son verdi. Kuşu kafesine bırakıp, kadına yol açtı.

“En azından kibar…” diye söylenerek dükkandan çıktı.

***

Şehrazat’ın kullandığı araç Beykoz’da iki katlı mütevazi evin önünde durdu. Anne babasının değişmeyen eviydi burası çünkü bu evi seviyorlardı. Geniş ve güzel bir bahçesi vardı. Şehrazat ve Ezlem hayatlarının bir kısmını bu evde geçirmişlerdi. Pek çok il dolaştıktan sonra babası bu evi almıştı.

“Sakin olacaksın, babamı bana bırak.”

“Sakinim ben, tamam annen bende.” Gülümseyerek indi Rohan. Ekimin soğuk havası ve bu sokağın atmosferini içine çekti. Seviyordu burayı da bu evi de, komşularını da. Herkesin evinde olduğu bu soğuk havada kimseyi görmüyordu. Evin bahçe kapısını açıp giren Rohan’ın peşinden girip kapıyı kapattı. Elini sıkıca tutan adamdan güç alıyordu. Babası ciddi ciddi sevmiyordu Rohan’ı, ama saygı duyabiliyordu. Şehrazat her şey güzellikle olsun istiyordu, babasının da gönlü olmalıydı.

Müziğe başladığında babası ona tek bir şartla destek olmuştu. Uzun uzun konuşmalar sonrasında kızını vazgeçiremeyeceğini anlayan adam Sami Bey nefesi tükenince, en azından kendi isteklerini yerine getirmesini istemişti.

“Ben tipik bir Türk babasıyım, benim kızımsın ve adının nerelerde geçeceğini az çok hepimiz tahmin ediyoruz. Seni televizyonda bir sanatçı olarak görmek beni gururlandırır ama haftada ayda bir sevgili değiştirmekle anılman, adının çok çirkin haberlere karışması beni çok üzer ve öyle bir şey yaşarsak sana kırgın giderim bu dünyadan. Sadece sanatçı olacaksın, bir gün bir aile kurmanı ve mutlu bir hayatının olmasını istemek benim hakkım.”

Babasına verdiği sözü Rohan hayatına girinceye kadar tutmuştu. Sonrasında da tutmuştu. Rohan’la olan bağlarını babası biliyordu. Sami Bey’in karşı çıkışı, Rohan’ın Katarlı oluşu üzerine birde Emirin yeğeni olmasıydı. Kızı orada, bilmediği bir kültürde yapamazdı. Her ne kadar Rohan kızına çok yakışıyor olsa da…

Ellili yaşlarının ortalarında olan Aydan Hanım kapıyı açınca gülümsedi. Kızı Ezlem’le aynı görüntüye sahip anne hala genç bir kadındı. “Rohan…” diyerek kollarını açtı adama. Rohan tatlı bir gülüşle sarıldı kadına. “Aydan Hanım, yine çok güzelsiniz. Korkarım hiç yaşlanmayacaksınız.”

Geri çekilen kadın, aldığı iltifatla daha geniş gülümsedi. “Teşekkür ederim.”

“Anne?” dedi Şehrazat, ayakkabılarını çıkarıp eve girdi. “Bana olan sevgi ve özlemin gözlerimi doldurdu.”

Rohan da ayakkabılarını çıkarıp içeri girmişti. Şehrazat ona dolaptan bir terlik uzattı. Rohan bu eve bir kez gelmişti, bu ayrıntıyı biliyordu. Şehrazat’ın sözlerine karşılık gülümsemesini içine attı. Annesini kıskanıyordu, Şehrazat kıskançlık dendiğinde bir ayrıntıydı. Kızına sarılan Aydan Hanım, gönlünü alarak misafirlerini salona çekti. “Babam nerede?” derken salona girmişlerdi. “Baban burada küçük hanım.” Sami Bey çalışma masasından kalkmıştı, onlara doğru yaklaşıyordu. Rohan’a elini uzatıp keyifsizce, “Hoş geldin,” dedi.

Ucunda ölüm olsa gideceği yolda Rohan gülümsedi. “Teşekkür ederim, hoş buldum. Nasılsınız?” Öylesine bir soruydu, nasıl olduğu yüzünden okunuyordu. “İyi,” diyerek kestirip attı Sami Bey.

“Çalışıyor muydunuz?” Masaya bakarken babasına sarıldı Şehrazat. Annesi ve babası emekli İngilizce öğretmeniydi. Emekli olmadan önce de kitap çevirmenliği yapıyorlardı. Karı kocanın en sevdiği aktiviteydi. Birbirilerine çevirdikleri kitapları anlatarak yan yana çalışıyorlardı, büyük keyifle. Çocuklarını büyütmüş, onları iyi birer insan olarak yetiştirmiş her anne babanın mutluluğunu yaşayarak köşelerinde sevdikleri işi icra ediyorlardı.

“Evet, tatlım. Hadi oturalım,” dedi Adan Hanım.

Kahve gözleri Şehrazat’la aynıydı babsının, teni yüz hatları, uzun gür kirpikleri… Her haliyle baba kız çok benziyordu. Rohan’a bakıyordu Sami Bey. “Anlıyoruz, barıştınız.” Bakışları karşılarına oturan kızı ve Rohan üzerinde gidip geliyordu. Kızı iyi görünüyordu. Zaten Şehrazat’ın gülen gözleri değil miydi, Sami Bey’i susturan…

“Ben çok sevindim,” dedi annesi.

“Evet, bir kez daha düşüneceğiz. Bu kez ciddi düşüneceğiz. Ayrılmayı düşünmüyoruz,” dedi Rohan.

“Bırakacak mısın, müziği?”

Soruyu soran babasına döndü. “Bunu konuşmak için erken, düşüneceğim. Belki evet, belki hayır.”

Bu sözler Rohan’ın içine batıyordu. Amansız bir acı veriyordu, ufkunu daraltıyordu ama sesini çıkartamıyordu. Yine sessizliğini kuşandı.

“Sen çelişkiye düşmüşsün, Şehrazat. Önceden belki bile demiyordun,” dedi Sami Bey.

Şehrazat gözlerini kaçırdı. Rohansız olamıyordu, müziksiz olabilecek miydi, bilmiyordu. “Öyle oldu gibi… Bilemiyorum, düşüneceğim baba. Ben senin rızanı almaya geldim. Bir ay kadar Katar da kalacağım. Kararım her ne olursa olsun orada alacağım.”

“Sen kararını vermişsin, Şehrazat farkında değilsin kızım. Bu konuları çok konuştuk, üzerine bir şey eklemek istemiyorum ki ekleyeceğim bir şey de yok.” Emirin ailesinde kızının başına bir şey gelirse diye korkan babanın korkuları belki yersizdi belki de değildi. Yirmi alt yaşındaki kızına ne yapabilirdi? Bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran genç bir kadındı. Dünyada milyonlarca hayranı olabilirdi ama o, onun kızıydı. Herkes her şeyi unutur, onun ciğeri ölünceye kadar sızlardı.

Rohan’ın bakışları yanında oturan kadına kaydı. Onun göremediğini babası mı görüyordu? Gerçekten Şehrazat kararının vermiş miydi? Sami Bey’ döndü. “Ona hiçbir şey olmayacak, korkularınız yersiz. Ben varım! Ona kimse ters bir söz bile edemez.”

Sami Bey derin soluk alırken. Aydan Hanım gülümsedi. “Bunu bilmek güzel, Rohan. Kızımızı çok seviyorsun, o da seni seviyor. Biz isteriz mutlu olun, hiç ayrılmayın ama aradaki uçurumu nasıl doldurmayı planlıyorsunuz? Sen Emirin yeğenisin, kurallar sizde çok katı. Şehrazat’ın karar verirken bunları düşünmesini istiyoruz. Sonunda daha çok üzülmenizi hiç istemeyiz.”

Rohan başını salladı. “Haklısın, iyi düşüneceğiz.” Rohan’ın düşünecek bir şeyi yoktu, Şehrazat’ın düşünceleriyle oynaması şarttı. Onu, ondan kimse alamazdı. Dayısı değil, dünyayı bir masanın başından yönetenler bile gelse tanımayacaktı.

“Gerçek şu ki,” dedi Sami Bey, her ikisinin de dikkatini üzerinde topladı. “Ben kızımın evlenmesini, çocukları olmasını, mutlu aileyle bir ömür yaşamasını istiyorum. Bu ama müziği bırakmaktan geçer ama geçmez ona kalmış. Bir sevgilisi olmasını kabullendiğim söylenemez. Anlatabiliyor muyum?”

“Ben sevgilisi olmak istemiyorum. Şehrazat da bunu biliyor. Mutlu bir aile olacağımıza biz inanıyoruz. Sorun sadece müzik. Bırakmış bile olsa ona başka imkanlar açacağıma söz verdim. Ben kızınızı bekliyorum Sami Bey, o ne isterse ona göre hareket edeceğim.”

Gir gide karışan tek insan Şehrazat’tı. Gerisi fazlasıyla netti, herkes her konuda hak gibiydi. Düşüncelerine dalmış vaziyette önüne bakıyordu. Babasının, “Kızım kendi için ne doğruysa karar verecektir. Biz onun doğrularına tabiiyiz,” sözleriyle derin nefes alıp doğruldu. Gülümsedi babasına. “Acıktım,” dedi. Anne ve babası gülümsedi. “Mangal yapayım mı sana?” dedi babası.

Yerinden kalkıp kolçağa oturdu. Kollarını babasının boynuna doladı. “Sucuk olsun ve annemin o güzel köfteleri.”

Rohan da sakin bir solukla arkasına yaslanıp gülümsedi. Şehrazat mutlu, Rohan çok daha mutluydu.

***

Yine bir restorantın, kimsenin olmadığı bir katında akşam yemeği için karşılıklı oturdular. Şapkası ve gözlüğünden kurtulan adamın siyah saçlarını karıştırmasını izledi. “Kahretsin! Hala sıkılmadım. Ben bu adamla evlenecek miyim şimdi?”

Aswad başını çevirip Ezlem’e baktı. Türkçe kendi kendine konuşan kadının sözleri bu kez en enteresan olanıydı. Göz göze geldiklerinde yine gülümsedi Ezlem. “Ne yiyoruz?”

Kadının sözleri zihnini meşgul ederken, “Ne yemek istersen,” dedi.

“Bilmem, ne yemeliyim? Vardır senin aklında hoş şeyler.”

“Var, tabii. Madem kendini bana bıraktın…” İleride bekleyen garsona gelmesini işaret etti. Arapça bir şeyler söyledi. Ezlem Doha’yı izlemeye koyulmuştu. Oldukça yüksek bir yerdeydiler. Tüm gün gezmişti. Eski şehir merkezi, çarşıları, kordon sahilini öğlen yine başka bir yerde yemişlerdi yemeği. Aswad ona gezdiği her yeri en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. Onu dikkatle dinlemişti. Ara ara yakaladığı keskin bakışlara aldırmamıştı Ezlem. Güzelliğinin farkında bir kadındı, Aswad de son derece hoş bir adamdı. bir erkeğe bir gün tahammül edebildiğine inanamıyordu. Adamın yanında hiç sıkılmamıştı. Değişik bir aurası vardı Aswad’in. Kendini hem dinletiyor hem de izletiyordu.

“Beğendin mi, Doha’yı?”

“Fazlasıyla… Güzel ülke güzel şehir… Diğer şehirleri de gezmek isterdim.”

“Henüz Doha’yı bile bitirmedin. Burada kalacağın zaman içinde gezebilirsin. İnci adasına bile gidemedik.”

Arkasına yaslanan Ezlem kollarını göğüs altında bağladı. “Şu denizi doldurarak yaptığınız ada, Pearl bölgesi. Görmek isterim doğrusu. Ama burada ne kadar kalacağımı bilmiyorum. Bir daha geleceğime eminim, her geldiğimde bir yerler keşfederim.”

Aswad başını salladı. “Evet, o bölge. Uzun zamanını alır her yeri dolaşması.” Kadının yorulmuş ama sabahki güzelliği üzerinden hiç atmamış haline baktı. “Çalışıyor musun, mesleğin var mı?”

“Mesleğim var ama çalışmıyorum. Ablamın biricik kardeşiyim, onun işlerine yardım ediyorum daha çok.”

“Ablan… Ünlü sanatçı Şehrazat. Para yiyorsun yani hazırdan?”

Adama çarpık bir gülüşle bakıp Türkçe konuştu. “Sizin kadınlarınızın size sormadan okul, eş seçemiyor bu da kalkmış bana para yiyici diyor.” Kendine göz deviren adama bakıp yine sırttı. “Aynen öyle yapıyorum. Özgür bir kadınım, canım ne isterse onu yapıyorum. Canımın her çektiği ülkeye tek başıma gider, gezer dönerim. İstediğim okulu bitirdim, istediğim hayatı yaşıyorum ve istediğim adamla evleneceğim.”

“Anlıyorum,” diyen adam gülümsüyordu.

“Nasıl anlayacaksın? Ben bir Türk kadınıyım, bizde hayat sizdeki gibi değil. Kadınlarınızın okuyacakları okulları, evlenecekleri adamları siz seçiyorsunuz. Bu, bizler için çok eskilerde kaldı. Ayakları üzerinde duran kadınlarız.”

Ağırlığını bir yanına verdi Aswad, gerçekten hoş bir kadındı. Açık sözlüydü ve zekiydi. “Evet, katari yaşamı bu şekilde. Bu sözlerine aldırmıyorum çünkü biz de böyleyiz. Ayakları üzerinde duran her kadın bir gün bir erkeğin pençelerine yakalanır, bunu neden söylemiyorsun?”

“Pençeden kastının ne olduğunu bilmiyorum. Ama her erkeğin bir kadına ihtiyaç duyduğunu da sen saklıyorsun. Erkekler, hayatlarında bir kadın yoksa bir hiçler. Bunun bir kültürü yok. Evrimleri ölünce tamamlanan tek canlı erkektir.”

“Çok iddialı sözler, sanki hayatından yüzlerce erkek geçmiş kadar bilgi sahibi gibisin.”

Kaşları küstahça havalandı kadının, yüzünde o ben bilirim havasıyla gülümsedi. “Dünyayı dolaşan genç bir kadınım, belki de geçmiştir.”

Adamın gözlerinden geçen karartıyı zevkle izledi. Belki şehvet belki arzu belki kıskançlık… “Sen ne iş yapıyorsun? Ah pardon, siz kişi başı geliri yüz on altı bin dolardı. Sen otursan para kazanırsın zaten.”

Dudaklarını sağa sola kıvıran adamın saklamaya çalıştığı gülüşü başarılı değildi. Ezlem adamın nasıl eğlendiğini görüyordu. “Bu günü sana ayırdım ama neredeyse vasıfsız olacağım. Biraz acımasız olmadı mı?”

“Bana para yiyici derken sen ne kadar acımasızdın?”

Ellerini havaya kaldırdı Aswad. “Pes! Barış imzalayabiliriz. Seninle uğraşmak çok zor, her söze bir cevabın var. Her konuda bilgin var, çok gezmiş çok görmüşsün, kabul ediyorum çok zeki bir kadınla bir gün geçirdim.”

Ezlem zevkle ve rahatça gülümsedi. “Yola gel aslanım, karşında Ezlem var.” Kendi dilinde konuşup adama elini uzattı. Aswad sıkarak bıraktı. “Sonunda tanıştık. Benimle aşık atma.”

“Aşık?” dedi Aswad. İngilizce bile anlamamıştı.

“Biz Türklerin bir sözü; bükemediğin bileği öpeceksin de denir.”

Aswad bunu hiç anlamamıştı. “Anlamıyorum.”

“Sana Türkçe öğreteyim mi? böyle hiç tadı çıkmıyor. Atalarımın o güzel sözleri resmen harcandı.”

“O kadar uzun zaman mı kalacaksın burada?” diye soran adama düşünceli baktı. “Yok, kalmam sanırım. Olsun bir iki kelime de olsa öğren. Benim adımdan başlayalım mı?”

Adının anlamını biliyordu Aswad, Ezlem de bildiğini biliyordu. Karşılıklı bakışmaları ardından devam etti. “Benim adım Ezlem yani zalim.”