Aralık 24, 2020

7. Sevgili Prensim

ile payelll

 

 

Evlerine döndüklerinde Şehrazat üzerinden kocaman bir yükün kalktığını hissediyordu. Bir başka yükleri sırtlandığının bilincindeydi, ama o yüklerden nasıl kurtulacağını zaman gösterecekti. Belki daha çok Rohan gösterecek, anlatacaktı. Rohan’la mutlu olacağını biliyordu fakat dünya ne kadar Rohan’dan ibaret, yaşayarak öğrenecekti.

”Neler oldu?”

Oya’ya cevap verirken gülümsedi. “Her şey yolunda, Katar da bir klip çekeceğiz ve Rohan da oynayacak.”

Yan yana oturan çifte şaşkınlıkla bakan Oya’nın kaşları havalanmıştı. “Nasıl?”

“Doğru duydun,” dedi Rohan. “Bende yer alacağım. Dayıma ne diyeceğimi düşünüyorum, önce halamla konuşmalıyım.”

“Şeyha…” dedi Şehrazat. “Bence senin benimle aynı video klipte oynamana çok sevinecek.”

“Sevinecek evet, halam ve sanatçı tutkusu bizi kurtaracak.”

Şehrazat ayakkabılarını çıkartıp ayaklarını altına çekti. Rohan’ın kolunun altına girerken gülümsüyordu. “Teşekkür ederim, Rohan.”

Oya onlara gülümseyerek solandan sessizce ayrıldı. “Dans edemem! Asla! Hiç oyuncu birine benziyor muyum, Şehrazat? Umarım doğru bir iş yapıyoruzdur. Bunun sonunda rezil olmak da var.”

“O kadar zor değil, göreceksin hem bu kısa bir video; film çekmiyoruz. Başaracağız, birlikte.”

Saat erken olmasına rağmen uzun ve yorucu bir gün olmuştu. Zaten uykuları Ezlem sayesinde kısa sürmüştü. Ezlem… Aklına yeni geliyordu. Tüm gün ne kuzeni ne Ezlem hiç aramamıştı. İşler yolunda diye düşündü Rohan. Ayağa kalkıp elini en az kendisi kadar yorgun görünen kadına uzattı. “Hadi Azizetii, biraz dinlensek mi? Yarın sabah erkenden dönüyoruz.”

Ayakkabılarını ayağına geçiren Şehrazat, Rohan’ın elini tuttu. Onu çekip kendine saran adama sokuldu. “Yarın annenle mi görüşeceğiz? Buna hazır mıyım, bilmiyorum.”

Kendiyle ilerlettiği kadını ikinci kata çıkan merdivenler yöneltti. “Ne zaman hazır olursan o zaman görüşürsün. Seni buna zorlamayacağım ama benim, annemle ve dayımda konuşmam şart.”

“O zaman önce kardeşlerinle bir yemek mi yesek? Tazelenmiş oluruz, özledim kızları, sevgili eltimi.”

Rohan’ın yorgun ama mutlu gülüşünün tek nedeni Şehrazat’tı. Her an onu mutlu edecek bir şeyleri vardı. Her erkek kadar o da istiyordu; eşi ailesini sevsin. Ailesi eşini sevsin. Rohan bir ailenin en büyük erkeğiydi ve Şehrazat bu sıralamayı onunla paylaşıyordu. Rohan ailede neyse, Şehrazat’ta oydu.

“Kardeşlerimi sevmeni bile seviyorum.”

Odanın kapısını açıp girdiler. Kapıyı kapatan Rohan’a döndü. “Sen benim için seni sevmeyenlere katlanıyorsun. Benim işim daha kolay, en azından çok sevimli kardeşlerin de var. Salma bir annen iki, beni sevmiyorlar. Tabii bir de diğer annen var, ondan bihaberim.”

“Kimse beni ya da seni sevmek zorunda değil, saygı duymamız yeterli.” Kadının yüzünü elleri arasına alarak alnından öptü. Kehribar bakışlardaki aşkı da öpmek için eğildi. Kadının kapanan gözlerine iki masum öpücük kondurup çekildi. “Senin ve benim olduğum bir dünyada başkasına yer yok. İleride çocuklarımız… Sence?”

Yüzündeki elleri tutup sıktı. “Sana tabiiyim. Biliyorum, beni hiç üzmeyeceksin. Bir kadın daha ne ister?”

“Ne istersen iste, ben onu da yaparım. Sadece yanımda kal, Şehrazat Rohan Al Ehadyan ol.”

Söylenmesi kolay, yapılması zor olandı, Ehadyan olmak. Şehrazat bunu çok istiyordu ama vazgeçmesi gereken bambaşka bir dünya vardı. “Elimden geleni yapacağım.”

Rohan’ın gözlerinin içi gülüyordu, Şehrazat tüm haytanı o gülüşe sunabilirdi. İçinde o büyük aşkı hissediyordu. Gelecek her ikisine de ne getirecek, birlikte göreceklerdi.

 

 

***

 

 

Atışmalı sohbetlerinin sonunda masaya gelen tatlıya baktı. “Tatlı dediklerine bak, bu bizim tahin helvası.” Aswad’e döndü. “Tahin helvası?”

“Sayılır, Katar’ın sevilen tatlısı. Tadına bak.”

Elbette bakacaktı ama bir dilim baklava, birkaç tane şekerpare hiç değilse tulumba yerine helva, ona göre bu tatlı değildi. “Ben bunu çerez diye yerim. Gece uyanınca açlığımı bastırmak istersem veya krize girersem. Bence benim bu ülkede kalmam lazım.”

Aswad kaşları havada gülümsedi. “öyle mi, neden peki?”

“Size baklava açarım, kalburabastı falan öğretirim, tatlı neymiş görürsünüz.”

“Baklavayı biliyorum, gerçekten güzel bir tatlı.”

“Of…” dedi Ezlem, başını yana eğerek. “Sen onu birde Antep’te yiyeceksin. Ekmek niyetine yeniyor.”

Kadının tavrına hafifçe, küçük bir kahkaha attı. “Belki bir gün Türkiye’ye gelirim, beni de sen gezdirirsin.”

Ezlem’in gözleri parladı. “Senden hala sıkılmadım. Sen gel yiğidim, ben seni nerelere götürürüm.”

Türkçe sözlerine artık şaşırmıyordu Aswad. “Bunu anlamadım?”

Çatalını helvaya batırıp bir küp aldı. “E… Şey diyorum; gelirsen mutlaka gezdiririm hatta gelmeni çok isterim. Annem çok güzel köfte yapar, babam da muhteşem et pişirir. Etçil bir aileyiz biz.” Helvayı ağızına aldığında damağıyla bütünleşen tatlının lezzetiyle gözleri kapandı. Çıkarttığı o beğeni sesi karşısındaki adamın bakışlarını kısmıştı.

Büzülen dudakları, o lezzetle değişen güzel yüzü büyüledi. Kadına bakarken içinden bir şeylerin ılık ılık aktığına yemin edebilirdi. Bir toz bulutu içine girdiğini, o tozun etrafını sardığını ve son hızla dönen bir girdabın içinde savrulduğunu hissetti. Hem de Ezlem karşısında öylece sakin bir halde otururken… Ya kaçmalı ya da kalıp savaşa hazırlanmalıydı. Kadın çok çetindi. Elinde tuttuğu keskin bir zekası, önü alınamaz bir dili ve enfes bir güzelliğe sahipti.

Açık mavi gözleri aralanınca, karşısında olan ela gözlerin neden o şekilde bakıyor olduğunu düşündü. Aswad gözlerinden içine girecekmiş gibi derinliğe inmişti. Birden ürperdiğini, tüm tüylerinin havaya kalktığını hissetti. Bir çift ela gözün esri olacağını hissetmek istemedi, kendine yalan söyledi; ben esir olmam, esir ederim…

“Güzelmiş.” Gözlerini tabağına çevirdi. “Çok beğendim.”

“Devam et, bitir.” Aswad onu o şekilde bir ömür izleyebileceğini biliyordu çünkü kadın, bir kadından fazlasıydı. Ezlem adı gibi zalim, bakışları gibi uçsuz bucaksız bir döngüydü.

“Edeceğim.” İkinci ve üçüncü parçayı alırken adama bakmamaya özen gösterdi.

Ezlem tatlısını yedi, Aswad’in dünyası takla attı. Ezlem tatlıyı bitirdi, Aswad bir ömür mahkûm yedi.

“Son bir şeye yerin kalsın,” dedi Aswad.

“Sanmıyorum, çok doydum. Geç olmadı mı?”

Saatine bakıp Ezlem’e döndü. “Henüz erken saat on, ama yorulduysan?”

Yorulmuştu, uykusu da geliyordu. Sabahta erken kalmıştı ama onunla olmak ironik bir halde zevkliydi. “Son olan şeyi merak ettim.” Gülümsediğinde aynı şekilde gülen adama ısındı, yüreğinde tatlı bir kıpırtı misafiri oldu. Tatlı bir misafirdi, gitmesini istemeyeceği türden.

“Yürüyelim mi? buraya yakın sayılır.”

“Olur.”

Yine şapkası ve gözlüğünü takan adama bu kez gülümsedi. Yan yana yürümeye başladılar. Gecesi de sıcaktı, gündüzü de. Nemli havayı içine çekti. “Çok sıcak, aşırı sıcak bir ülke, kışınız da yok sizin.”

“Yok. Burası bizim vatanımız. Ateş içinde bile olsa seviyoruz, alışkınız.”

“Vatan!” dedi Ezlem. “Ne kadar kıymetli bir kelimedir. Vatanın varsa her şeyin vardır. Hiçbir şeyin yoksa bile her şeyin vardır.”

“Kesinlikle öyle… Vatansız bir millet yok olmaya mahkumdur ve nereye gidersen git senin oraya ait olmadığını yüzüne vururlar.”

“Tahmin edebiliyorum. Ülkende savaş olsa ne yapardın?” Adımları eşit bir şekilde atarken arada birbirilerine bakıyorlardı.

Aswad derin bir soluk alıp Ezlem’e kısa bir an baktı. “Çok şey… Elimden ne gelirse… Kanımın son damlasına kadar savaşırdım.”

Adama bakıp gülümsedi. “Kaçmazdın yani?”

“Kaçmaktansa ölmeyi tercih ederim. Gittiğim, bana ait olmayan bir ülkede beni istemeyen her bir göze bakmak ölmekten daha beter olmalı. Kimsin sen gibi bakarlar. Ne diye geldin, ölseydin ya, derler veya öyle bakarlar. Vatanı olan hiçbir insan bir vatansızın gözlerindeki acıyı göremez. Oysa kimse ölmek istemez, can çok değerlidir ve can taşıyan her insan bir nefes daha almak için her şeyini verir.”

“İnsanların bir avuç torak için yüzyıllardır savaş içinde olmasına ne diyorsun?” Aswad’in sözlerine hayran kalmıştı. İçi dolu dolu bir adamdı. Onunla saatlerce konuşabilir, aklına gelen her konuyu tartışabilirdi.

Aswad ona dönerek gülümsedi. “Bir gün hepimiz öleceğiz, bu kavga ne için diyorum?”

Ezlem sesli güldü. “Bizde tam olarak buna uygun sözler var. Kefenin cebi yok, bu bir, ikincisi; Sultan Süleyman’a kalmadı dünya, sana mı kalacak? İnsan evladının hırsını anlayamadan öleceğime eminim çünkü hiç bitmeyecek. Bizim atalarımız birbirilerini severmiş ve biliyor musun? Müslümanın Müslümandan başka dostu yokmuş fakat gel zaman git zaman Müslümanın en büyük düşmanı yine Müslüman olmuş. Ne kadar acı…”

Matruşka gibiydi kadın, içinden sürekli yeni biri çıkıyordu. “Ne mezunusun?” Aklına gelen ilk soru buydu. Ezlem sandığının ötesinde donanımlı bir kadındı.

“Ne oldu, canım? Az önce bana para yiyen boş kadın gözüyle bakıyordun.”

“Abartma! Bizim kızlarımız da okuyor, hepsi üniversite mezunu ve biz zengin insanlarız. Kadınlarımızın hiçbir şeyi eksik değil. Sana öyle konuştum, o an aklıma o geldi. Sen bize yabancısın, burası şeriatla yönetilen bir ülke. Bazı şeyler sınırlı kalmak zorunda.”

Ezlem başını sallayarak mırıldandı. “Yemişim şeriatınızı, tüm şeriat ülkeleri sapıtmış.”

Başını yana çevirip gülümsedi. Türkçe bir Ezlem en dürüst Ezlem’di. “Yine anlamadım?”

“Biz nereye gidiyorduk?”

Konu kapanmıştı, Aswad da buna ayak uydurdu. “Sürpriz.”

“Beyzadem sürprizde yaparmış, oğlum yiyeceğim seni ya.”

Sözlerine net karşılık veremiyor oluşuyla histerik bir gülüş fırladı adamın dudaklarından. “Ezlem…” dedi, ağızı dolu dolu.

“Ezlem senin sultanın olsun paşam, söyle.” Adamın sitemini biliyor daha çok perçinlemek istiyordu. “Efendim.”

“İngilizce konuş, seni anlamak istiyorum.”

“Sen beni anlarsan ben seni nasıl seveceğim?” Aswad’in kahkahasına kendisi de eşlik etti. “Ya sen ne güzel gülüyorsun, gül bana gül Ezlem’ine. Yerim seni pis. Affet Allah’ım! İç sesim dışıma çıktı bugün.”

“Tamam, sus!” Aswad daha fazlası için yanıp tutuşuyordu, ama duymamalıydı.

“Ya ne demek sus? Ben daha sana bin bir gece anlatırım, gerçek Ezlem kim?” Türkçe son sözleriyle teslim oldu. “Tamam, sustum.”

Ona sürpriz dediği yer hemen yirmi metre önlerindeydi. Durup kadına döndü ve gözlüğünü çıkartıp eğildi. “Nehterigu fi tilkel elfi leyleten ve leyleten la şey e yumkinu en yudfiena.”

Ezlem anlamadı. Hiç anlamadı. Adamın yakın olan parlak gözlerine baktı kaşları çatık. “Anlamadım?”

“Bu kez de sen anlama,” derken doğrulup, gözlüğünü taktı. “Geldik.” Yürümeye başladı. Ezlem onun ardından baktı. Ne demişti? Cümleyi zihninde bir kez daha çevirdi, ezber etmeli Rohan’a sormalıydı. “Hey! Ne dedin sen bana?” Arkasından birkaç adımda yetişti Aswad’e.

“Bak,” diyen adamın ona gösterdiği yöne çevirdi başını. Seyyar bir tezgâhta dondurma satan adama bakarken gözleri parladı. “Yok canım!” derken de Türkçe konuşmuştu. “Maraş dondurması mı?” Aswad’e döndü. “Gerçek mi bu yoksa bizi mi taklit ediyorsunuz?”

Adam gözlerini devirdi. “Gerçek. Birkaç yıldır burada çalışıyor. Ben de çok severim, buraya gelmiyorum ama eve gönderiyor. Yiyelim mi?”

“Katar da Maraş dondurması…” Yerinde zıpladı. “Evet evet,” diyerek sevinç çığlığı attı.

Önceden haber edilen, Aswad’in de sevdiği dondurmaları yapan adam renk vermeden başıyla selamladı. Aswad de selamlayıp şapkasını biraz daha öne aldı. Tezgâhın önünde birkaç kişi daha vardı. Ezlem tezgâhın üzerindeki yazıya baktı. ‘Hikmet Usta…’ Hemen adama gülümsedi. “İyi geceler Hikmet usta,” dedi Türkçe.

Hikmet usta Ezlem’e bakıp naifçe gülümsedi. “İyi geceler kızım,” dedi adam Türkçe. “Hoş gelmişsin Doha’ya. Neyli istersin, söyle bakalım?”

“Çikolatalı, bir top yeter. Katar da Maraşlı birini, hem de bir dondurmacı görmek çok güzel.”

Aswad onları izlemeyi, müdahale etmemeyi seçti. Ezlem’in o çocuksu mutluluğunu izlemek zevkliydi.

“Beş yıldır buradayım, sizleri gördükçe vatan burnumda tütüyor.” Demir çubuğa aldığı bir miktar dondurmayı külaha bıraktı. Demir çubuğa yapışık olan dondurmayı uzattı ama Ezlem gülümsedi. “Ben onu alamam.”

Hikmet usta dondurmayı bir kez çevirip Ezlem’in eline bıraktı. Aynısından bir tane de Aswad’e verdiğinde iki adam yine baş selamıyla anlaştı. Aswad hiç Doha sokaklarında elinde dondurmayla gezmiş miydi? Kendi haline gülümsedi. Otele kadar yürüyemezlerdi. Yol kenarına bırakılmış aracının kapısını açtı. “Seni otele bırakayım.”

Arabanın buraya kadar nasıl gelmiş olduğunu da sorgulamadı. Gün bitmişti ama gidesi yoktu. “Dönelim,” demekten başka bir şey gelmedi elinden. Aswad’in açtığı kapıdan içeri süzüldü. Oturunca ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Bacakları sızlıyordu. Yanına oturan adamı izlemeye koyuldu. Kısa bir süre sonra otelin önünde durdular. “Çok güzel bir gün geçirdim, Aswad. Her için teşekkür ederim. O kadar eğlendim ki kendimi hiç yabancı hissetmedim.”

“Ben de… Rohan benden sana rehberlik yapmamı istediğinde buna karşı çıkmıştım ama seninle bir gün çok güzeldi.” Ezlem’in gülüşüne karşılık verdi. Şapkası ve gözlüğü yoktu. Kadının ona gülüşü bütün gece rüyalarını süsleyecekti.

“Bana yaptığın rehberlik gerçekten güzeldi ama bazı şeyleri atladın.”

Bir kolunu direksiyona verip yan döndü. “Öyle mi, nedir?”

O da bedeniyle adama döndü. “7. Yüzyılın ortalarında islam dininin Arap Yarımadasına dağılmasıyla birlikte önce Emeviler sonra Abbasilerin ve bir sürede Selçuklu Devletinin hakimiyeti altına girdiniz. Osmanlı Devleti 1871’de fiili olarak söz sahibi oldu bu topraklarda. Zamanın Şeyh’i –bu senin ataların oluyor- dışarıdan gelecek tehlikeleri gördüğü için oğlu Abdullah’a Osmanlı askerlerinin asla Katar’dan çıkarılmamasını vasiyet etti. Osmanlı askerilerinin sayısı azdı belki ama onlar bu topraklarda olduğu sürece ne başka bir millet ne de devlet size yaklaşmaya cesaret edemedi.

Ama Osmanlı Devleti Katar’daki haklarından 29 Temmuz 1913’te imzalanan Londra antlaşmasıyla vazgeçti. Osmanlının son askeri ağustos 1915’te Katar’dan çekildi. 1. Dünya savaşının çıkması ardından 1916 yılında İngilizler Katar’ı işgal ederek sömürgesi haline getirdi. 3 Eylül 1971 yılında Katar bağımsızlığını ilan etti. O günden bugüne de aynı Emir yönetiyor ülkeyi. Çok yakışıklı, en yakışıklı oğluna bırakacakmış tahtını, ben öyle duydum.”  Biraz düşündü etrafına bakarak. “Sahi kaç tane oğlu var? Yoksa kaç tane çocuğu mu diye sormalıyım? Üç eşi olduğunu ablamdan biliyorum ama Şeyha favorim. O endam, o şıklık… O asalet…” İç çekerek Aswad’a döndü. “Tahtı oğluna ne zaman bırakacak sence?”

Nutku tutulmuş gibi gözlerini dahi kırpmadan baktığı kadına cevap veremiyordu. Ondan bu sözleri  duymak aklına hayaline bile gelmemişti. Bu kadar genç ve sosyetik bir kadından duymayı beklemediği tarih bilgilerini işitince şok olmuştu. Tüm gün şaşırmıştı ama bunlar… Üzerine eklediği yeni açıklama ve sorularla nefesini saldı. “Sen beni tanıyorsun.”

O güzel dudaklarının kenarına çarpık bir gülüş kondurdu. Gülüşünde kendinden emin ve çokça da beğenmişlik vardı. Adama biraz yaklaşıp çenesini kandırdı. “Sadece seni olsa iyi, ben senin yedi ceddini tanıyorum, sevgili prensim.”

Yüzünü otele çeviren adam başını iki yana sallayarak gülümsedi. “Rohan, senin beni tanımadığını söylemişti.”

“Oyuna gelmişsin. Seni nasıl tanımam?  Şeyha’nın biricik oğlu, Aswad Saif Al Sajwani.” Adamın şaşkın bakışlarına çarpıkça gülümseyerek indi. “Bu arada…” dedi kendine dik dik bakan adama. “Ben tarih öğretmeniyim.” Kapıyı kapatıp, aracın önünden dolanıp otelin merdivenlerine yürüdü. Basamakların sonunda dönüp baktı. Bir milim kıpırdamayan arabanın içinden izlendiğinin zevkiyle saçlarını savurup geçip, gitti.

 

 

 

***

 

 

Öğlen üzeri indikleri uçaktan ilk olarak kardeşinin yanına geçti Şehrazat. Rohan onu otele bırakıp işlerinin tamamını yönettiği, kardeşleriyle de ortak olan holdinge geçmişti. Oya da Omar’la yemeğe çıkmıştı. Omar hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Oya, Şehrazat’ın sağ koluydu ve her boşluğa kendini sıkıştırmak istiyordu Omar.

Karşılıklı oturdukları koltuklarda birbirlerine döndüler. “Ne oldu, anlat?” dedi Ezlem.

Şehrazat ona dün olanları tümüyle anlattı. Babasının tutumuna şaşırmamıştı Ezlem. Babası böyleydi; kendi fikirleri hep olurdu ama kızlarını zorlamazdı. “Babama şaşırmadım ama diğerleri… Kan emiciler. Seni seviyorlar çünkü sen onlar için bir servetsin. Eğer müziği bırakırsan en çok buna sevineceğim abla.”

“Onlar kadar bende kazanıyorum, bugün zenginiz ama beni parlatmayı bildiler.”

“Kurban olsunlar sana, seni herkes parlatırdı, piyango onlara vurdu. O şirkette parlayamayan nice ses var. Bir Şehrazat mı? Değil. Neyse… Kostümlerini ben seçerim, sanat yönetmeni ve editörle bir konuşayım.”

“Olur, öncesinde fotoğraflar istediler. Mekân seçimi yapacaklar, burada olduğumuz için onlara göndereceğimi söyledim.”

“Çöl… Çöl de çekilmeli, ben hallederim fotoğrafları, bana bırak. Sen Rohan da mı kalacaksın?”

“Evet, sen? Dönecek misin?”

Dönecek miydi? Ezlem dünü yaşamıştı ve bilmiyordu. “Biraz daha buradayım, daha her yeri gezmedim.”

“Sahi, dün ne yaptın? Güzel geçti mi?”

Rohan’ın oyununa geldiğini biliyordu. Hem Aswad hem de kendisi. Eniştesi çok uyanık bir adamdı, emeli belliydi. Bundan ablasına söz etmeli mi, bilemedi. “Çok iyiydi. Bayağı bir yer gezdim, rehberim genç bir adamdı. Türkçe bilmiyordu çok eğlendim.”

Kardeşinin gülen yüzü onu da güldürdü. “Nasıl?”

Ezlem kahkaha attı. “Adam çok hoştu. Ben Ezlem bir erkeğe tüm gün tahammül edebildim ve bunu zevkle yaptım. Her türlü gideri vardı. Ona aşk sözleri söyledim ama o anlamadıkça daha çok konuştum. Bu beni o kadar eğlendirdi ki abla, anlatamam.”

Şehrazat da kahkaha attı. “Ne dedin?”

Ezlem keyifle gerildi. “Yiğidim, paşam… Daha neler neler. Anlamıyorum seni dedi durdu.”

“Allah Allah…” dedi Şehrazat. “Kimmiş bu adam? Ve sen bir erkeğe bu tarz şeyler söyler miydin?”

“Abla adam hem küstah, hem çekici, hem kibar hem de bilgiliydi.”

“Anladım… Tarih sever tarafın sevdi adamı. Rohan’a soracağım kimmiş.”

“Aman abla… Adam işte sormaya ne gerek var? Bir daha nerede göreceğim?”

Şehrazat başını iki yana salladı, ikna olmuştu. “E hadi, çok küstah ve karizma değilim ama bugün de benimle gez. Hatta kalk gidip fotoğraf çekelim. Oya Omar’la, şu an aklına gelmem.”

“Yaaa…” dedi Ezlem. “Bırak hayatını yaşasın. Biliyorsun zaten zor bir hayatı vardı, umarım güzel şeyler olur.”

İç çekti Şehrazat. “Evet, bacım. Umarım çok mutlu olur. Omar iyi adam, belli ki hoşlanıyor da.”

Oya’nın bela denecek bir babası vardı. Sami Bey’in erkek bir öğrencisinin ablasıydı Oya. On beş yaşında olan kardeşi de babası kadar çekilmez bir insandı. Sami Bey çok uğraşmıştı Oya’nın kardeşi için ama çocuk onu takmamıştı. Anneleri onlar küçükken kaçıp gitmişti. Oya neredeyse kimsesizdi. Oya’yı, onun istemediği bir adamla evlenmesi için zorlamışlardı. Oya bunu reddedince döverek sokağa attıklarından bu güne, genç kadının her şeyi olmuşlardı. Şehrazat’ın ulaşılamaz oluşuyla babası onlara yaklaşamıyordu.

Ezlem ayağa kalktı. “Olacak gibi… Rahat bir şeyler giyeyim, çıkalım.”

“Ah,” dedi Şehrazat, Ezlem ona döndü. “Ne?”

“Yarın Rohan’ın kardeşleriyle yemek yiyeceğiz.”

“Hım…” dedi Ezlem, tek kaşı havalandı. “Salma da gelecek mi?”

“Bilmiyorum, umarım gelmez.”

“Deme öyle umarım gelir de benimle tanışır.” Sinsice sırıttı Ezlem. Görmeden nefret ettiği nadir insanlardan biriydi Salma.

Sinsice sırıtışa aynı şekilde karşılık verdi Şehrazat. “Haklısın, bacım. Umarım gelir.”

 

 

 

 

Başını kadının göğüsler arasına yerleştirmiş olan Rohan, gözlerini kapatmış dünyadan soyutlanmışçasına huzurluydu. Şehrazat’ın ince parmakları saçları arasında usulca geziniyordu. Başını oynatarak yerleşti. Bir kadının bu derece huzur verebiliyor oluşuna inanmakta zorlanıyordu. Sadece hissediyordu, kadının her zerresini hissediyordu.

“Ezlem’e rehber olması için kimi göndermiştin?”

Gözleri hızla açıldı. Başını kaldırıp kendini izleyen kadına baktı. “Neden sordun?” Şehrazat gözlerini kırpıştırarak bakarken kahkaha attı.

Rohan kaşlarını çattı. “Şehrazat?”

“Adam Türkçe bilmiyor ya, Ezlem adama yürümüş hatta koşmuş. Yakışıklı biriymiş anladığım kadarıyla ya da kardeşimin ilgisini çekecek kadar cool bir adamdı, bilemiyorum.”

Kadının sözlerini elekten geçirip hafifçe doğruldu. “Yürümek?”

Şehrazat bacaklarını uzatıp koltuğa iyice yerleşti. “Türkçe sözlerle ona ne kadar hoş olduğundan bahsetmiş ama tabii o anlamağı için bundan büyük keyif almış. Ben tanıyor muyum?”

Gülüşünü gizlemek için kalktığı yere tekrar uzandı Rohan. Dudakları keyifle kıvrılmıştı. Elleri kadının bedenini yeni keşifler için hareket ediyordu. “Tanımazsın, Azizetii. Eğlenmesine sevindim, eğer isterse tekrar sorarım. Çok beğendiyse yine görmek istiyor olabilir.”

“Ah… Hayır bunu yapma. Babamın yüreğine inecek. Hem Ezlem bir erkeğe kendini kaptıracak son kadın olabilir. Eminim birkaç gün geçirse kaçarak uzaklaşır.”

Rohan bunu bilmiyordu. Belki de kaçmazdı ama önce Aswad ile konuşması şarttı. Onun ne düşündüğünü bilmek için çırpındı. “Yüzelim mi?”

“Olur,” dedi Şehrazat. Hareket ettiğinde kalkmak istediğini ifade edince Rohan doğruldu. “Üzerimi değişip geliyorum, Habibi.”

Rohan başını sallarken onu izledi. Salondan çıktığı anda kavradı telefonu, hemen Aswad’i aradı. Uzun çalışlar ardından açıldı telefon. Arapça konuşmaya başladı. “Dün ne oldu?”

Aswad hırıltılı bir ses çıkardı. “Ban piç dedi, bana it dedi, Rohan, bu ülkenin gelecekteki emirine.”

Öksürmeye başladı Rohan. Boğulmaktan korktuğuna yemin edebilirdi. “Şehrazat farklı şeyler söyledi.”

“Öyle mi? Ne dedi?”

“Ezlem seni çok beğenmiş. Şehrazat yürümüş koşmuş bir şeyler dedi.” Aswad’in sıkıntılı soluğunu hissetti Rohan. “Neler oldu?”

“Çok güzeldi. Muhteşem bir kadın, anlatılmaz ama fazla dürüst ve çok çekici. Beni oyuna getirdin, Rohan. Sana kanmamam gerekiyordu.”

Rohan gülümseyerek arkasına yaslandı. “Ben ne yaptım ki? Ezlem yapmış yapacağını. Senin gözüne zorla sokmadım.”

“Seni de oyuna getirmiş, Rohan. Benim kim olduğumu biliyor.”

Yaslandığının aksine hızla doğruldu. “Ne?”

“Biliyor, çok zeki bir kadın. Bunu bana gecenin sonunda söyledi.”

Bir eliyle yüzünü sıvazlayıp sıkıntıyla arkasına yaslandı. “Ama Şehrazat bilmiyor o kişinin sen olduğunu, demek ki ablasına söylemedi.”

“Ben bu kadınlardan korkarım, belki Şehrazat de seni kandırıyordur.”

“Sanmıyorum. Şehrazat kardeşine benzemez, olduğu gibidir o. Bilse çoktan boğazıma oturmuştu ama Ezlem neden bahsetmedi… Bunu sorarım. Kapatıyorum. Şehrazat yukarıda iner birazdan. Yarın dayımla konuşmak için geleceğim.”

Telefonu kapatıp yanına bıraktı. Dayısı Şehrazat’ı istemiyordu ama o istiyordu. Emir’e karşı gelmek… Bunu nasıl yapacağını bilmiyordu ama başaracağına emindi. Yarın gitmeden önce Şeyha ile konuşacaktı. Halası onu kurtaracak tek insandı.