Eylül 6, 2020

1. Bölüm

ile payelll

 

 

 

 

 

 

Çiçek desenli eteğimin desenleri üzerinde parmağımı gezdiriyorum, gözlerim desenler üzerinde ama kulağım Ratri’de. Ratri bizim en büyük atamız, yaşı seksenin üzerinde. Bir de karşı evde oturan Gunnar var, Ratri ve o sayısını bilmediğimiz yıllardır birbirlerine âşık. Ratri’ye bakıyorum, parmaklarım durdu ve iki elimi birden birbirine kenetledim; hayat bundan ibaretti, en iyi dostumuz yine kendimizdi. Ratri, saçları beyazdan ışıldayan bu yaşlı kadın bana içinden geçenleri anlatıyordu, benim onu iyi dinlemem hepimiz için ışık olacaktı.

 

“Buralar son yirmi sekiz yıldır bize ait,” gibi dedi, bahçesinden alabildiğine kadar bakındı ve iç geçirdi. “O kadın bir melekti, melek ruhlu insanlar bu dünyada çok yaşamaz. Şimdi o yok, bize kim merhamet edecek?” Kolunu kaldırıp bir tur çevirip etrafı işaret etti. “Biz bu topraklarda kırk yıldır yaşıyoruz ama otuzunu refah içinde geçirdik. O, bizi bulduğunda buralarda bize ekmek verecek insan kalmamıştı ki ev versinler. Göçüp gidecektik ama o buraları aldı ve bize bir hayat verdi. Yaşamak için neden verdi, umut verdi. Şimdi biz ne yapacağız, Raja?”

 

O kadın dediği bir hafta önce vefat eden Nisan Sarman’dı. Nisan Sarman otuz yıl önce oturduğumuz bu mahalleyi satın almış, bizleri burada istemeyen insanların elinden kurtarmıştı. O zamanlar dünyaya gelmemiş hatta anne ve babam bile evlenmemişti. Babam bir Roman annem bir Türk’tü. İkisi de yaşamıyor, önce annemi kaybetmişim, anımsamıyorum; üç yaşındaymışım. Babam bir daha evlenmemiş, beni halkım büyüttü. Ait olduğum ırk. Babamı geçen yıl kaybettim, çok fazla alkol alıyordu çok fazla sigara içiyordu. Onun için hastalık kaçınılmaz bir sondu. O iyi bir adamdı, beni kazandığı üç kuruşla okutmak istedi. Bu mahalledeki herkes benim okumamı istedi. Babamın yetemediği yerde onlar koştu aslında buradaki herkes benim ailem ve bu aile dağılmak üzere.

 

“Mami,” diyerek söze girdim, ona herkes bu şekilde seslenirdi. O, hepimizin ninesiydi. “Belki kızı da bize insaf eder, bizi kovmaz buradan. Neden en iyisini düşünmüyoruz?”

 

“Raja, bugüne kadar buraya adım attığını hiç gördün mü? O, melek olamayacak kadar kibirli olabilir; beni korkutan bu.”

 

Görmemiştim, hem de hiç! Nisan Sarman’ı da çok görmemiştim. Kısa birkaç anı vardı zihnimde, başımı okşayıp, gülümsediği gibi anılar, ama birkaç taneyle sınırlıydı. Ben okulda olduğum zamanlarda geliyordu, birkaç kez arabasına binerken uzaktan seçmiştim. O da bana uzaktan bakmıştı. O koca yürekli iyi bir kadındı, ben ona her zaman dua ederdim şimdide ediyordum. Ama Ratri haklıydı, tehlike kapıdaydı. Mesleğim var, avukatım, çok iyi para kazanıyorum. Buradan başka her yerde yaşayabilirim ama yalnız olurum, kimsesiz kalırım. Ben bu insanlara hayatımı borçluydum. Beni büyüttüler, okuttular bugüne getirdiler. Babam bana bakamayacak kadar çalışıp, içtiğinde beni doyurdular sıcak bir yatak verdiler. Hangisine arkamı dönebilirdim? Ve hangisine gücüm yeterdi? Burası kocaman bir mahalleydi. Yasal hiçbir hakkımız yoktu, bir kontratımız bile yoktu ve aslında biz kira bile vermiyorduk. Yerleşik bir hayatımız varken, göçebe de olmazdık ama dağılırdık. Sorun tam da burada başlıyordu; bize kim evini verirdi veya ödeyeceğimiz kirayla ne kadar yaşayabilirdik?

 

“Herhangi bir haber gelmedi, değil mi?” diye soruyorum, başını iki yana sallıyor. “Gelmedi, Raja, burayı boşaltın diye gelecekler; hazırlıklı olmak lazım.”

 

Koluna asıldım, onu ilk kez bu kadar evhamlı görüyordum. “Ah, Mami… Biraz iyi düşünemez misin? Haber gelinceye kadar bekleyelim sonrasına bakarız.”

 

“Hep iyi yönünden bakmak da ancak sana yakışır, Raja. Baban ne kadar benziyorsun.”

 

Bakışları yine sokağın uzak bir köşesine daldı. Babamı sadece Ratri anlatırdı. Annemin bir Türk olarak babama kaçtığını biliyordum. Ailesinin -bu benim de ailem oluyor- onu reddetmesiyle tamamen bitmiş bağları. Şu an hayatta olduğunu bildiğim geniş bir aileye mensuptum ama onlara göre ben çingene bir adamın yine çingene soyuna mensuptum, onların kızına ait bir şey taşımıyordum. Ben, biz çingene değildik bizler Roman’ız. Bizler insanız… Beni merak etmeyen dedemi, büyükannemi, dayı, teyze ve kuzenlerimin hepsini tanıyordum. Onların beni merak ettiğini sanmıyorum ki beni tanımış olsunlar.

 

Halleri vakitleri yerinde insanlar, dedemin benden başka beş torunu daha var; hepsini uzaktan izledim. Karşılarına çıkmak için bir nedenim yoktu. Onlar beni umursamıyordu ama ben kalabalık bir ailem olduğu için kendimi şanslı hissediyordum.

 

Ayağa kalkıp eteğimi düzelttim. Ratri’nin parlak beyaz saçlarına öpücükler kondurdum. “Ben anneme değil babama benziyorum.”

 

Yaşlı bakışları bana uzandı. “Dışın evet ama için değil.”

 

Ellerim koyu kumral saçlarıma gitti. Babamın saç renginin aynısıydı. Ondan bana yine hediye olan koyu yeşil gözlerim, buğday tenimle babamın yaratılmış dişisi gibiydim. Annem de uzunmuş, babam da ben de uzun ve ince bir kadınım. Yirmi yedi yaşında mükemmel bir avukatın yanında stajını tamamlamış ve dört senesini o mükemmel avukatın eğitimi altında bitirmiş, yüksek lisansını hakkıyla teslim etmiş tezini yazmakta olan genç bir avukatım. Tam burslu okudum, okul ikincisi oldum ve şans benden yanaydı ki stajımı çok iyi bir avukatın yanında tamamladım; evet, ben hayatta gerçekten de şanslı biriyim. Son bir yıldır köklü bir hukuk bürosunda çalışıyorum; zamanı gelince kendi büroma sahip olmak istiyorum. Biraz daha pişmeli daha iyi bir avukat olmalıyım.

 

“Hadi Ratri, koluma gir seninle biraz dolaşalım. Bak sonbahar geldi, hava çok güzel.”

 

“Bu kaçıncı baharım, Raja? Allah bana nasıl bir kader biçmiş ki ben hâlâ yaşıyorum…”

 

“Daha çok bahar göreceksin, Mami. Geliyor musun?” Başını iki yana sallayıp Gunnar’ın evine baktı. Bu sabah onu görmemişti demek. Gunnar ve Ratri arasında ne yaşandığını kimse bilmezdi veya kimse anlatmıyordu, bilmiyordum ama bu iki yaşlı insan birbirlerini seviyordu.

 

“Tamam, ben biraz dolaşacağım. Bugün cumartesi, akşama kadar bir eve girer diğerinden çıkarım. Mahalle büyük nasıl olsa…” O, hâlâ karşı eve bakarken başka söz etmedi. Küçük bahçenin eski tahta kapından çıktığımda arkasında yay takılı olan kapı kendiliğinden kapandı. Henüz bir adım atmıştım ki eteğimin yan cebindeki telefonumun sesi kulaklarıma doldu. Arayan numarayı tanımıyordum. “Efendim?” dedim, adım adım arabama ilerliyordum.

 

“Raja Korkmaz?”

 

“Benim.”

 

“Avukat Sami Duran. D…” dedi durdu ve yanlış bir şey diyeceği endişesiyle duraksadığını hissettim. “Nisan Sarman’ın avukatıyım, sizinle konuşabilir miyiz?”

 

Bu isimde birini tanımıyordum ama belli ki konunun öznesiydim. “Ben o isimde birini tanımıyorum, konu neydi?”

 

“Ben rahmeti Nisan Sarman’ın avukatıyım. Sizin de avukat olduğunuzu biliyorum,” diyerek söze başlaması hiç hayır değildi. “Rahmetlin vasiyeti okundu, rahmetli size bir mektup bıraktı; buraya gelmeniz mümkün mü?” dedi.

 

Bahçe duvarının üzerinden Ratri’ye baktım hâlâ Gunnar’ın evine bakıyordu. Arabama binerken, “Bana?” diyebildim. Neden bana mektup bıraksındı ki?

 

“Evet, sizi bekliyorum.”

 

“Adresi alabilir miyim?”

 

 

Avukatın masasının karşısında önümdeki Türk kahvesine bakıyordum. Bir yudum almıştım ki Sami Bey içeri girince ayağa kalktım. Nazikçe elimi sıkıp koltuğuna oturdu. Ellili yaşlarda olduğu belliydi; daha önce adliyede karşıma çıkmamıştı. Tanımıyordum. İstanbul çok kalabalık bir şehirdi, görmemem kaçınılmazdı.

 

Koltuğunda arkasına yaslandı. “Eminim burada ne aradığınızı kendinize sorup duruyorsunuzdur?”

 

“Açıkçası, evet. Nisan Hanım ve ben samimi bile değildik, bana neden bir mektup bıraktığını sorguluyorum.”

 

“Rahmetli sizleri çok seviyordu, ama bana da sorsanız neden size bir mektup bıraktı, bilmiyorum. Vasiyeti okundu! Size vereceğim mektup vasiyetin seyrini değiştirecek.”

 

Avukata bakarken gözlerimi bile kırpmadım, sözleri ikinci bir şok yaşamama neden oldu. “Anlamıyorum.”

 

Masasının çekmecesine uzandığını görüyorum, oradan bir zarf çıkartıp masaya bırakıp önüme sürdü. Gözlerimin içine baktı, nasıl bir karmaşa gördüğünü düşündüm, nasıl görünüyordum? “Okumanız için sizi yalnız bırakacağım.”

 

Zarfa bakarken Sami Bey yerinden kalkıp odadan çıktı ve kapıyı da çekti. Zarfa bakmaya devam ediyordum, nefesimi salarak omuzlarımı dikleştirip zarfa uzandım. Üzerinde ‘Efil Raja Korkmaz’a’ yazıyordu. Tam adımı nereden biliyordu? Duymuş olabilmesi kadar mantıklı ne vardı ki? Bulunduğum durum paranoyaklığa yakındı. Zarf mühürlüydü, bu çok daha ilginçti. Kırmızı mühürü yavaşça kopardım. Tek bir sayfa çıktı, tek bir sayfa. Arkama yaslanıp zarfı kucağıma bıraktım, ince beyaz kâğıdı katından açtım.

 

Merhaba, Raja;

 

Seninle hiç sohbet etmedik, edemedik. Seninle konuşmayı hep çok istedim ama yapamadım. Büyümeni, genç bir kız bir kadın oluşunu izlemek bana hep keyif verdi. Çok zeki bir çocuktun çok zeki bir öğrenci ve kadın oldun. Hayata bakış açın benim gönlümde hep bahar çiçekleri açtırdı. Neşesi senden geçinen bir kadın oldum.

 

. Sen sevilmeye lâyık küçük bir kızdın ben, seni sevmek için nedensiz bir kadın… Benim insanları sevmek için bir nedene hiç ihtiyacım olmadı. Sen o mahallede açan bir kardelensin. Bunu yanlış anlama sen o mahalledeki herkesin kardelenisin. Senin gözlerinde umut var, hayata tutunma çabası ve nedensiz bir mutluluk, engellenmez bir hüzün… İçinin üşüdüğünü biliyorum, yalnız olduğunu biliyorum. Kalbini kimseye açamadığını biliyorum. Seni kim nasıl biliyor, bilmiyorum ama sen kalbinin ortasında kocaman bir boşlukla yaşıyorsun. Gülüşlerin yarım, hüzünlerin hep taze…

 

Sakın ağlama, üzülürüm…

 

Çok iyi düşünmeni istiyorum, Raja. Sen ailen için canını verirsin ama kalbini feda etmeyeceksin! Affına sığınıyorum belki seni buna zorluyor olduğumu düşüneceksin ama öyle bir şey yapmayacağım. Üzerinde bulunduğunuz tüm toprak haklarımı sizlere vermek istedim ama bunun için senden tek bir şey isteyeceğim. Sen çok dürüst bir kadınsın, yalandan hoşlanmıyorsun ve adalet için savaşmayı seviyorsun; bu yüzden avukat oldun. Bana söz veriyor olduğunu biliyorum.

 

Yeğenimle tanışmanı istiyorum, eğer ona yürekten bağlanırsan tüm topraklar üzerindeki ailelere verilecek, ama onu sevemezsen yine de olduğunuz gibi yaşayacaksınız. Kızıma güvenebilirsin. Ama ömrünün sonuna gelmiş bu kadın için bu isteğimi bir kez olsun düşünmeni, değerlendirmeni istiyorum. Gözlerindeki hüznü alabilecek, kaderine ortak olacak ve seni sevebilecek bir adamı bir kez olsun düşün.

 

İsterdim ki hayatımız çok başka olsun. Bazen olmayınca olmuyor! Seni hep çok sevdim, Raja. Kendine çok iyi bak…

 

Nisan Sarman.

 

Ağlıyordum. Uluorta ağlıyordum, ama ben gözyaşlarımı kimsenin beni rahatsız edemeyeceği zamanlara saklardım. Ben neden ağlıyordum? Çok tanımadığım bu kadın gerçek beni nasıl görebilmişti? Beni nasıl bu denli sevebilmişti?

 

Gözyaşlarımın bulutlandırdığı görüntüyle kâğıda bakıyordum. Yeğenini sevmemi istiyordu, hiç tanımadığım biriyle tanışıp onu sevmem için yalvarır gibiydi. Ismarlama sevgi mi olurdu? Ve bu ısmarlama sevginin ucunda dev bir servet, ailem içinse rahat bir gelecek asılıydı. Hayatta külüstür bir arabadan başka bir malı olmayan insanlar için bu, çok daha büyük bir servetti. Akıllarını kaçırtacak bir servet. Onlar için bir ev, toprak sahibi olmak hayaldi. İçlerinde konsomatris olanı da meyhanede şarkı söyleyeni de vardı, bu insanlar bile benim cebime harçlık bırakmışlardı. Ve o insanlar beni bugüne getirmişti.

 

Kâğıdı kaplayıp zarfa, zarfı da kucağıma bıraktım. Yanaklarımı silip nefes aldım. Şimdi daha iyiydim, ama bunu onlara söylemeyecektim. Kapı hafifçe tıklatılıp aralandı. Sami Bey gülümseyerek nemli gözlerime baktı. “Gelebilir miyim?” dedi.

 

“Lütfen.”

 

Odanın kapısını kapatmadan bir adım attı, arkasından genç ve esmer güzeli alımlı bir kadın girdi. Kadının kim olduğunu bilmiyordum ama bana gülümsedi, yaklaştı ve elini uzattı. Ayağa kalkıp elini sıktım. Kahverengi gözleri çok güzeldi, siyah saçları atkuyruğu yapılmıştı. Uzun bir yüzü vardı, kadın baştan ayağa hem çok şık hem de çok güzeldi.

 

“Ben Ebru Öztürk, Nisan Sarman’ın kızıyım.”

 

“Başınız sağ olsun,” diyebildim. “Dostlar sağ olsun,” derken karşıma oturdu. Sami Bey’de kapıyı kapatıp yerine geçti.

 

“Annem bana mektubu okutmuştu, içinde ne yazdığını biliyorum. Sizi de etkilemiş.”

 

“Ben annenizle çok yakın değildim. Bana bu mektubu bırakmış olmasına şaşırdım. İçinde yazanlar beni daha çok şaşırttı.”

 

Ebru gülümsedi, gülünce çok daha güzeldi. “Annem sevgi dolu bir kadındı hâlâ kendime gelmiş değilim ama bu görüşmeyi bana geciktirmememi söylemişti. Bir süredir hastaydı aslında hazırlıklıydık ama…” Gözleri dolunca başını iki yana salladı. Ağlayan birini görünce ağlamak ister vicdan taşıyan her insan, benimde gözlerim dolmuştu.

 

“Her neyse,” dedi. “Ne düşünüyorsun?”

 

Kucağımdaki mektuba baktım sonra ona döndüm. “Öncelikle bundan kimsenin haberi olmamasını istiyorum, ailem dediğim insanlar bunu öğrenirse karşı çıkar ve hatta mahalleyi bile boşaltabilirler. Onlar beni böyle bir şeye zorlamaz, sözünü bile ettirmez. Ama teklif onlar için çok şey vaat ediyor. Beni bugünlere getiren insanlara böyle bir hediye vermek isterim, ama sevmediğim biriyle de evlenmem.”

 

Kafası karışmış gibi bakıyordu, gözleri küçülüyor büyüyordu. “Ama?”

 

“Ama… Nisan Hanım’ın da bizde emeği çok fazla hatta ölçülemez. Onun sayesinde huzurla yaşıyoruz. Bu güzel kadın benden bir şey rica etti ve bu son isteğiydi; yeğeniyle tanışmayı kabul ediyorum.”

 

Ebru genişçe gülümsedi, annesinin son isteğini hemen geri çevirmiyor oluşuma mutlu olduğunu görebiliyordum.

 

“O hâlde ben de söz veriyorum; zaman bize her ne gösterecekse annemin bana sözlü vasiyetini yerine getirecek, tüm toprakları üzerinde bulunanların üzerine yapacağım.”

 

Bu sözler kalbimin hızını artırdı. Ne güzel kelamlardı. O adam her kimse onu sevmeyi burada diliyorum, kalbimin her bir hücresi secdede duaya kalkmış gibiyim. O dua içimde yankılandı. Hiç tanımadığım bir adamı sevmeyi, onun da beni sevmesini diledim. Sonumun ne olacağını bile düşünmeden…

 

“Kuzenim şu an da burada değil, zaten burada da yaşamıyor. Cenaze için geldi ama çok çabuk İspanya’ya geri döndü. Kesin dönüş yapacağını biliyorum ama bu biraz zaman alacaktır, yine haberleşiriz.”

 

“Peki, beyefendi bu konuda ne düşünüyor? Mektupta sanki haberi var gibi algıladım.”

 

“Annem, abimi kendi oğlu gibi severdi. Benim teyzemin oğlu, konuyu annem onunla konuştu ve o da sizin gibi değerlendireceğini söyledi.”

 

Anladığımı ifade ederek başımı sallayıp, kucağımdaki mektubu elime aldım. “Bu bende kalabilir mi?”

 

“Elbette,” Sami Bey. “O sizin.”

 

Mektubu çantama bırakıp ayağa kalktım. “Beyefendi hazır olduğunda beni arasınız.”

 

Ebru da ayağa kalktı. “Mutlaka ararız.”

 

***

 

Yaşadığım yere yakın olan, yeni açılan adliyeye geçmek için hazırlanıp, yola çıktım. Bu yeni adliyenin bana yakın olması benim için bir minnetti. Öncesinde Çağlayan’a gitmek için sabahın en erken saatlerinde yola çıkıyordum, ama şimdi yarım saatte adliyedeydim. Açık otoparka beyaz küçük arabamı park edip, dosya çantamı ve cübbemi aldım. Bakıyor olduğum dava çok ilginç değildi, bir süre sonra gelen davalar artık ilginç olmaktan çıkıyordu. Adam karısını bakkalla basıyor, karısını vuruyor diğer adamı da vuruyor ama herkes sağ. Ben boşanma süreçlerine bakıyorum, bu ilk duruşma olacak ve kadın çok öfkeli; bu ilginç kısmı.  Bugün tüm işlerim adliyede ama yarın büroya geçmek zorundayım ve o kadar uzak ki… Hayatım yollarda geçiyor, kendi ofisim için biraz daha sabır diyorum.

 

Müvekkilimi ve kızını görüp baro odasına geçtim, duruşmaya yarım saat vardı. Avukatlar olarak birbirimizi tanıyorduk, kimiyle samimi kimiyle merhabamız vardı. Benim anlaşamadığım kimse yoktu, herkese karşı saygılıydım ve kimseyle uğraşmazdım. Çoğu evli, pek çoğu bekâr kadın ve erkekli bir arkadaş grubumuz bile vardı. Bazen çıkışta yemek yer, kahve içerdik.

 

Cübbemi sandalyemin sırtına astım, çantamı da bıraktım; kahvemi alıp arkadaşların arasına katıldım. Çok samimi arkadaşlarım bile benim Roman olduğumu bilmiyordu. Bunu ya ilk tanışmam da söylerdim ya da asla demezdim.

 

“Yeni hâkimi gördünüz mü?” dedi Sevgi, etrafına bir tur hülyalı bakış attı.

 

Babası burada savcı olan yeni bir hâkim atandı, ama ben henüz görmedim. Babasının savcı olması dedikodusu yetmişti adının duyulmasına.

 

“Savcı babasıyla yan yana girdi, kapıda gördüm. Babası savcı kendi hâkim biz kim ki? Onlar bizimle yan yana bile gelmezler,” dedi Bayram ve devam etti. “Görsek ne olacak?”

 

“Adı neydi?” diye sordum ya adı geçmişti ben hatırlamıyordum ya da hiç duymamıştım. Bana sevgi Cevap verdi.

 

“Barlas Hanya, adı çok havalı değil mi Raja?”

 

Ona gülümsedim. “Evet, isim havalı,” dedim. “Yine dalıyorsun, Sevgi.”

 

Yerinden kalktı iç çekerek sandalyesini itekleyip cübbesini giydi. “Sadece dalıyorum, bir boğulamadım ki.”

 

Arkadaşlar Sevgi’nin bu şıpsevdi hâllerini bilirlerdi, ona gülümseyerek çıkışmaya başladılar. Ben onları izlerken zaman doldu, ben de kalktım. Duruşma salonun önünde bekleyen anne kıza yaklaştığım an da bizim sıramız da gelmişti.

 

Zaman aşımlı davaların birinden çıkıp diğerine girerek bugünü tamamlamıştım. Patronlarıma gerekli bilgileri verip arabama ulaşmaya çalışıyorum, yorgunum, ayakkabılarım ayağımı kısmi felce uğrattı uğratacak. Nihayet arabamı bulduğumda elimde çantam, cübbem öylece kalıyorum çünkü birisi arabama neredeyse sıfır bir hâlde aracını park edip gitmiş. Arabayı yerinen oynatsam ve tek bir falso yapsam diğer aracın sağ yönüne derin darbeler bırakabilirdim. Bir aracı bu şekilde park etmek ciddi şoförlük isterdi ama o ciddi şoför neden böyle bir hata yapmıştı ve ben buradan nasıl çıkacaktım? Hayır asıl sorun arabaya nasıl girecektim. Omuzlarım inerken eşyalarımı bagaja bıraktım. Bu güzel zenginlini ortaya seren şeyin bir sahibi vardı, gelene kadar onu mu bekleyecek ya da diğer kapıdan girerek ne kadar iyi şoför olduğumu kanıtlayacaktım.

 

İki aracın arasında bir ayak mesafesi bile yoktu. Durup beş dakika kadar o ustalığı ya da beceriksizliği izledim. Diğer kapıdan geçip bu işi çözmeliydim, yapabilirdim.

 

“Merhaba.”

 

Sese dönerken aceleciydim, boş bulundum; içimin titrediğini dahi hissettim. Karşımda koyu kahve gözlere sahip, uzun boylu yapılı, esmer genç bir adam buldum. Takım elbisesi bedenine oturmuş, her yerinden zenginlik akıyordu ve adam ilk bakışta belirgin bir etkiye sahipti. “Merhaba,” dedim.

 

Yaklaşarak karşımda durdu, iki araca da bakıyordu; ama ben ona bakıyordum. “Biraz yakın park etmişim sanırım.”

 

Kaşlarım havaya kalktı. “Bu arabanın sahibi siz…” dedim, arabalara dönerek aralarındaki olmayan mesafeye baktım. “Bu kadar yakın park etmeyi nasıl başardınız?”

 

“Sabah biraz acelem vardı fark edememişim.”

 

İyi ki arabama çarpmamıştı, bunun için mutlu olmam geriyordu.

 

“Avukat mısınız?” diye sordu, ona bakıp yüzüme düşen küllü kumral saçlarımı kulağımın arkasına tıktım, beni izliyordu. “Evet, sizde mi?”

 

“Ben hâkimim, buraya yeni atandım.” Bana elini uzattı. Hâkimler ve avukatlar yan yana bile gelmezdi -çok gerekmedikçe- bu adam bana elini uzatıyordu. “Barlas Hanya,” dedi.

 

İsmin tanıdıklığıyla şaşkınlığa uğradım, Sevgi burada olmalıydı. “Raja Korkmaz.”

 

“Memnun oldum, Raja. Adın çok değişik ve güzel.”

 

Küçük bir tebessümle, “Teşekkür ederim,” deyip araçlara döndüm. Bu adam bana yürüyor muydu? Aslında hiç öyle bir havası da yoktu, aşırı beyefendi duruyordu.

 

“Buralarda mı oturuyorsunuz?”

 

“Neden sordunuz?”

 

Etrafına bakınıp bana döndü. “Buraya yeni atandım malum, karşı tarafta oturuyorum; gelip gitmek benim için sorun olacak eğer buralarda oturuyorsanız bana bildiğiniz bir emlakçı ya da uygun bir mevki biliyor olabileceğinizi düşündüm.”

 

Açıklaması gayet mantıklıydı. “Evet, buraya yakın oturuyorum. Doğduğumdan bu yana da buralıyım.” Hafifçe gülümsedi, gülüşü bana birini hatırlattı ama kimi bilmiyorum.

 

“Bana yardım edebilir misiniz?”

 

Edebilir miydim? Hiç huyum değildi. Kimdi ki bu adam? Hâkimler suç işlemez diye bir şey yoktu. Ya sapıksa ya manyaksa? Gözlerimden geçen tereddüdü görüyordu. Zeki biriydi.

 

“Yanlış bir fikre kapılmayın! Yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmek gibi düşünün bunu.”

 

Yardım isteniyorsa ederdim yeter ki altından başka bir şey çıkmasın. “Yani… Nasıl bir yer arıyorsunuz? Apartman mı yoksa müstakil mi?” Rahatlamış yüz ifadesiyle tebessüm etti.

 

“Müstakil. Bahçe içinde olabilir veya burası ormanlık alana çok yakın direk ormana bakan bir ev çok güzel olurdu.”

 

Şimdi şu an aklıma geliyordu. “Sanırım bekârsınız?”

 

“Evet, yalnız yaşayacağım.”

 

Tam anlattığına uyan bir site vardı yolumun üzerinde, evime giderken ama orada boş ev var mıydı, bilmiyordum. “İstediğiniz gibi bir yer biliyorum. İkiz villalar var ama orada boş ev var mı, bilmiyorum.”

 

“Şansımı denemek isterim.”

 

“Peki, arabaları kurtarırsak size gösteririm.”

 

“Hemen çekiyorum,” dedi, ben geriye çıktım. Onun arabasına binişini, ustalıkla çıkışını izledim. Dudak bükmem kesinlikle beğendiğimdendi. Cidden iyi bir şofördü hem park ederken hem de park yerinden çıkarırken.

 

Kendi arabama binmeden önce açtığı pencereden, “Beni takip edin,” dedim. Bir dakika sonra arka arkaya yola koyulduk. Varacağımız yer on dakika mesafedeydi. Adliyenin çevresinden ayrılıp ana yola çıktığımda orta aynadan arkama baktım, geliyordu. İki villa sitesini birbirinden ayıran anayoldan sağ tarafımdaki villa sitesinin girişine yaklaşıp durdum. Sürgülü, parmaklıklı demir kapı ancak sahiplerine ya da misafirlere açılıyordu. O da arkada durup bekledi. Güvenlik görevlisi küçük kulübenin cam panelini açtı.

 

“Hoş geldiniz. Kime gelmiştiniz?” diye sordu.

 

“Kiralık ev bakacağız, ilgili ofisi gösterebilir misiniz?” dedim.

 

“Hemen ileride tabelası var,” derken kapı ağır biçimde açılmaya başladı, adama teşekkür edip bahsettiği ofise doğru sürdüm. Hemen iki ev ötedeydi. Arabayı durdurup indim, o da inip bana doğru yürüdü.

 

“Burası size yardım edecektir.” Amacım onu burada bırakıp gitmekti, onun için daha ne yapabilirdim?

 

“Lütfen bana eşlik edin, bir ev nasıl beğenilir bilmiyorum. Annem hallederdi bu işleri… Ama biraz rahatsız ve ben ne yapacağım hakkında bir fikre sahip değilim.”

 

Ah bu anneler… Erkek çocuklarını kendi başlarının çaresine bakacak şekilde neden büyütmüyorlardı? Başımı sallayıp arabadan çantamı ve telefonumu alıp, kilitledim. Önden ben ardımdan o, ofise girdik. İkram edilen bir bardak çayı içtik, Barlas Bey isteklerini sıraladı. Görevli adam da onu dikkatle dinleyip bana döndü. “Eşiniz bir şey istemiyor sanırım?” derken gülümsüyordu. Kaşlarım havaya kalkarken gülümsedim. “Arkadaşım,” dedim, başka ne diyebilirdim?

 

Adam kırdığı potla daha fazla gülümsedi. “Çok özür dilerim.”

 

“Önemli değil,” diyen Barlas Bey’de gülümsüyordu.

 

Çekmecelerini kurcalayan adam bir anahtarlık bulup çıkardı. “Aslında ev satılıktı ama bu ara piyasa durgun, ev sahibi satmaktan vazgeçti; bir süre kiralık kalsın demişti. Buyurun gidip bakalım.”

 

“Ev sahibiyle konuşuruz eğer evi fazla seversem alabilirim.”

 

Ben önden ofisten çıktım, onlar aralarında konuşuyorlardı. “Ev buraya mesafeliymiş, benim arabamla gidelim mi?”

 

Harika! Ne acayip şeyler yaşıyordum ve neden hayır diyemiyordum? “Olur,” dedim. Emlakçı kendi aracına binerken bana ön kapıyı açtı. Eteğimin bana yardımcı olduğu düzlükte ancak oturabildim, biner binmez de aşağı çektim. Ah bu dar etekler… Yerine geçip arabayı çalıştırmasını izleyip, etrafıma bakındım. Burayı her zaman gelip geçerken izlemiştim, sitenin içine ilk kez giriyordum. Dışardan bakıldığında evler üçgen bir oluşturacak şekilde inşa edilmişti.

 

“Yıllardır buradan geçiyorum hatta buraların orman hâlini bilirim ama ilk kez geldim, güzel siteymiş,” dedim, dışarıyı izliyordum.

 

“Benim ailemin evi ormana paralel sanırım ben de alışkanlık, huzur veriyor. Buraya yakın derken tam olarak nerede oturuyorsunuz?”

 

“Karamar mahallesi, denize yakınız.”

 

“Hiç duymadım gerçi ben buraları da ilk kez görüyorum, bu yakaya çok geliyor ama buralara pek geçmiyordum.”

 

Emlakçı durunca bizde durduk, arabadan inerken, “Güzelidir buralar,” diyebildim.

 

“Evet,” dedi. “Oldukça güzelmiş.”

 

Evin kapısı açılınca içeri girdik. Uzunlamasına bir yapıya sahipti, alt katta mutfak salonla bir bütündü, bir tane de banyo vardı. Üst katta üç yatak odası ve iki banyo daha mevcuttu. Yer zemini koyu ahşap, mutfak dolapları yine koyu renkti; iç karatmıyor aksine kendine has bir albenisi vardı. Banyolar beyaz taşlarla döşenmişti. Kapılar son derece kaliteliydi, ev küçük bir saraydı; şehzadelere yaraşır gibiydi.

 

Salonda buluştuk, bana döndü. “Nasıl buldun?” diye sordu.

 

“Ev çok güzel ve kullanışlı, mutfak büyük tabii bu güzel bir şey; dolapların göz alıcı. Ben beğendim ama siz nasıl rahat edecekseniz…”

 

“Ben de beğendim,” diyerek emlakçıya döndü. “Siz halledersiniz, ben yarın yine gelir kontratı imzalarım.”

 

Ben yine önden çıkış kapısına yürürken aralarında konuştular. Bana yine kapıyı açıp binmemi bekledi. Hava kararmaya başlamıştı arabama ulaşabilirsem evime gitmek istiyorum; işim olmayan işim burada bitiyordu.

 

“Hayırlı olsun,” dedim yanıma oturunca. Bana dönerek gülümsedi, “Teşekkür ederim ama bana biraz daha yardım ederseniz ciddi anlamda size borçlanacağım.”

 

“Küçük bir yardım için bana borçlu değilsiniz.” Gözlerimin içine derin derin bakıyordu. Ne diyeceğimi tartıyordu. Bu yaptıklarımın bir açıklaması yoktu. Nisan Sarman’ın sözleri geldi aklıma ‘sen şimdi ‘neden’ diyorsun; bir nedeninin olmadığını düşün, kızım.’ Ben de sadece yardım ediyordum, nedeni yoktu.

 

“Başka ne kaldı?” dedim, gözleri parladı, rahatladı ve arabayı çalıştırdı.

 

“Mobilya, beyaz eşya, halı perde…”

 

Bir kadının en sevdiği şeylerdi, ben de bir kadınımdım; bundan kim keyif almazdı ki? “Bir kadına bunu söylerseniz kartlarınızın limiti tavan yapabilir.”

 

Sesli güldü, keyifli kibar bir kahkaha attı; benimi de gülümsetti. “Arabanız burada kalsa, olur mu?”

 

“Olur, beni tekrar buraya getirirsiniz.”

 

“Güzel… Kartlar sorun değil. Sonuçta yaşamak için çalışıyoruz. Burada ne kadar kalacağımı bilmiyorum belki çok uzun yıllar sürecek. Nerede çalışıyorsunuz, kendi büronuz mu?”

 

“Hayır, bağlı olduğum bir hukuk bürosu var. Kendi ofisim için biraz daha zaman var belki birkaç yıl sonra.”

 

“Kıdem yapayım diyorsunuz?”

 

“Yapabildiğim kadar, evet.”

 

Kısa ve iş üzerine olan konuşmamız yakın olan mağazalarla son buldu. Ona ne tarz istediğini sorduğumda, “Modern,” cevabını aldım ve bu işimizi daha kolay bir hâle getirmişti. Modern eşya seçmek hem daha kolay hem de benim zevkime yakın seçimlerdi. Yerlerin koyu olmasıyla mobilyaları da ona yakın renkler tercih ettik ki eşyalar odanın içinde sırıtmasın; ben şu olabilir dedim o da düşünüp onayladı. Üstteki iki oda için iki tane tekli yatak, halı ve birer konsol seçtik. Kendi yatak odası için sadece gardırop ve komodinler seçtik, yatağını özel yaptıracağını söyledi. Halıların kaç tane olacağını saymış olmalı ki hiç tereddüt etmeden hepsinin ölçüsünü bile vermişti. Tüm bunları uyum içinde yapıyor olmamız ikimize de yabancı değilmişiz hissi veriyordu, en azından ben öyleydim o da çok rahattı.

 

Mutfak için siyah renk cihazlar tercih etti, beyaz veya grinin uyum sağlamayacağını söyledi, ona hak verdim. Mutfak için gerekli olanlara geldiğimizde bana döndü. “Burada ne isterseniz hepsine evet diyorum. En zevksiz ve en beceriksiz olduğum konu bu.”

 

“Peki, ama abartmayalım ve günlük şeyler tercih edelim veya biraz süslü de olabilir.”

 

Gülümsedi, ellerini havaya açtı. “Ne diyorsanız o!”

 

Kendimi çeşit çeşit tabakların içine attım. Tencereler, tavalar, kaşıklar bardaklar… Hepsi o kadar güzeldi ki onları zevkle kullanacağına emindim. Bu eşyalar eve yerleştiğinde ev ısınacaktı, eve dönüşecekti. Yeni bir ev kuruyordu, eksiği bitmeyecekti ama hemen hemen bitirmiştik.

 

Hatırı çokça yüksek bir meblağı tek seferde çektirmişti. Bu adam hâkimden, savcının oğlundan başka bir şey olmalıydı ya da birikmiş parası; benim ruhum fakirdi belki de.

 

Sonbaharın son güzel akşamlarına denk gelmiştik ne soğuk ne sıcaktı. Mağazadan çıktımızda saatime baktım, saat dokuz olmuştu. Nasıl da akıp gitmişti zaman hiç fark edememiştim.

 

“Geç mi kaldınız?” diye sordu, saatime baktığımı fark etmiş olmalıydı. Nereye geç kalacaktım ki, ben yalnız yaşayan bir kadındım. “Hayır, bekleyenim yok, ama saat epey ilerlemiş. Son bir işimiz kaldı, onu da halledersek sizin eviniz çok güzel bir yuvaya dönüşecek.”

 

Elleri cebinde, gözlerini gökyüzüne kaldırıp düşündü ama bulamayınca bana baktı, gözlerime; çok farklı bakıyordu. Birkaç saat önce tanıştığım biri gibi değildi, tanıyor gibi bakıyordu. “Ne kaldı?”

 

“Tabii ki perde,” dedim.

 

Başını salladı. “Unuttum, perdesiz ev olmaz tabii.”

 

“Arabanız burada kalsın, yürüyelim mi? Buraya yakın bir yer biliyorum; şimdi renkleri seçersiniz yarın da ölçüleri almaya gelirler.” Bana eliyle yolu işaret edince adım attım o da yanımda yürümeye başladı. “Ben onu da tamamen size bırakıyorum, bu arada…” dedi bir es verdi. “Raja diyebilir miyim?”

 

Usulca yürüyorduk, yanımızdan gelip geçen insanlar… Hafif bir meltem yalıyordu bedenimi; ona dönerek gülümsedim, ben bugün ne yaşıyordum? “Olur.”

 

“Bana Barlas diyebilirsin, perdeleri hallettikten sonra yemek yiyelim mi, teşekkür yemeği?

 

Önünden geçtiğimiz yere baktım. “Tavuk sever misin?”

 

O da başını kaldırıp baktı. Çok güzel gülümsüyordu, yakışıyordu; o, gülüşü güzel bir erkekti. “Bayılırım,” dedi.

 

Perdeciye girdik, ama renkleri seçmedik. Ölçüleri alınınca seçelim diye karar kıldık. Bu, onunla yine görüşeceğim anlamına geliyordu ve bunu o teklif etmişti. Tavuk Dünyasına girip yemeklerimizi sipariş edip bekledik. Yarın düz taban ayakkabı giyecektim çünkü ayaklarım feci hâldeydi. Bir savruluş yaşıyordum ama gönüllüydüm. Ona telefon numaramı verdim onunkini kayıt ettim.

 

“Yarınki işlerime bakarım, sana mesaj atarım,” dedi. “Ama önce evi temizletmem gerekiyor.”

 

“Buralar da bir temizlik şirketi var, telefonunu bulur yazarım. Yarın ben büroya geçeceğim, öğleden sonra bir davam var; ama ondan sonra boşum.”

 

“Tamam,” dedi ve arkasına yaslandı. “Davalar hakkında ne düşünüyorsun, yani insanlar sana nasıl geliyor?”

 

Ben de arkama yaslandım, ellerimi kucağımda birleştirdim. “İnsanların çıldırmış olduğunu düşünüyorum. Bugünkü müvekkillerimden bir tanesi eşini aldatan bir kadının boşanma davasıydı, tek celselik. Kadın inanılmaz öfkeliydi, neden tahmin etmek ister misin?”

 

“Hem aldatan taraf hem öfkeli… Hâkim olabilirim ama müneccim değilim.”

 

“Bugün boşadığı eski eşi evde onları bastığında sevgilisini hoş olmayan yerinden vurmuş.” Gülümsedim, daha fazlasını kahkaha attım. Bana bakarken gülüşü büyüdü, yüzünü kapladı. “Kocası elden gitti, sevgilisi de hiç oldu sanırım buna öfkeliydi. Aslında kendisi de vuruldu, ama buna değil sevgilisine üzülüyor.”

 

“Ben de anlatayım bir tane,” dedi. Başımı yana yatırıp onu dinlemeye başladığım sırada yemeklerimiz önümüze bırakılmıştı. Garson uzaklaşınca devam etti, aynı zaman da tavuklarımızı yemeye başladık.

 

“Adam demiyorum, erkek diyelim,” dedi. “Yıllarca öz kızına tecavüz ediyor, kimse bilmiyor tabii ama bir gün kardeşinin karısına da yaklaşmaya çalışınca kadın kocasını uyarıyor; ama eşi kardeşim öyle şey yapmaz diyor. Tabii bir gün kadına tekrar yaklaşmaya çalışınca gelin hanım cesur çıkıyor evi başına yıkıyor sonra her şey ortaya dökülüyor. Erkek yıllarca kayınvalidesine bile tecavüz etmiş; sapık yani.”

 

Duyduklarım beni şaşırtmıyordu, ilgimi çekiyordu ve dinliyordum; buna benzer pek çok dava görmüştüm. “Peki ne yaptın?”

 

Kaşları havaya kalkıp inerken gülümsedi. “Müebbet.”

 

Tavuğumu ağzıma atmadan önce sırıttım. “Hakkıdır, eline sağlık,” dedim.

 

Vakalarımızı paylaşarak yemeğimizi yemiştik. Bugün inanılmaz keyifli geçmişti. Öyle, sebepsiz bir keyif konuk olmuştu kalbime. Beni tekrar siteye getirdi, arabamı alıp evime gitmek için sola döndüm o da kendi evine gitmek için sağa döndü.

 

Mahalle çoktan istirahate çekilmişti. Evime girip yatağıma gidene kadar da yüzümdeki gülümseme solmadı hatta uykuya dalarken bile gülümsüyordum.

 

 

 

 

Selamlar canlarım. Özleştik sanki ❤️

 

Haftada bir bölüm yayınlanacak, her cuma görüşeceğiz. Ramazan da bölüm yayınlamama kuralım hala geçerli. Onu o zamana bırakıp geçiyorum.

 

Kitabı Word üzerinde kelime sayısına bakmadan bölümlere ayırdığım için standart bölümlerin kaç kelimeye tekabül ettiğini bilmiyorum. Bazı bölümler uzun bazıları kısa olabilir, şimdiden diyeyim dedim.

 

Sizi nasıl bir payelll kitabı bekliyor? Valla ben de bilmiyorum 😂 öyle bir esti yazdım. İnş beğenirsiniz.

 

Kitabın finalinde yazılması gereken yerler var, toplamda 30 bölüm olur olmaz. Çok uzun bir hikaye olmayacak. Finale geldiğimiz de bana izin verirsiniz toplar yollarım size. Haftaya görüşürüz 👋