Haziran 11, 2021

12. Bölüm

ile payelll

 

Raja…

 

Beni mahalleye getirip aracı durdurdu. Evimde kalmak istiyordum, buna karşı çıkacağını biliyordum. Mümkün olsa beni kendine yapıştıracaktı, bu güzeldi. “Beni bırak ve git,” dedim, başını yana yatırırken bana çevirdi. “Bu dediğini duymadım sayıyorum, gitmiyorum.”

“Git, Barlas. Pazartesi günü görüşürüz. İşlemler için belgeleri hazırlarız. Bu insanlar benim ailem -her ne olursa olsun- onlara durumu anlatmam gerekiyor.”

“Güzel… Demek ki cidden kalmalıyım ki seni yalnız bıraktığımı düşünmesinler. Tek başına yapman gerekmiyor, asıl bu durum saçma olur. Şimdi iniyoruz ve herkese salı günü nikâh olduğunu söylüyoruz.” Rahat ve uyuz bir tarafı vardı. Suratına çarpmalık ifadesini takınmıştı. Bu, beni delirtiyordu hem de her yönden.

“Hem daha balayına nereye gideceğimizi konuşmadık. Rezervasyon yaptırmamız lâzım, nereye gidelim? Ah, neyse bunu evde konuşuruz. Hadi atla müstakbelim.”

Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, kendisi konuşuyor, soruyor ama yine kendisi cevap veriyordu; bana ne kalıyordu, hiç! Uygula Raja. “Barlas, seni pataklamak istiyorum. Ciddi ciddi bunu istiyorum.”

Şımarık ve seksi! Bakışlarındaki albeni beni mahvediyordu. Bana ne oluyordu? “Kes şöyle bakmayı! Sen hem konuşup hem uyguluyorsun, balayına nereye gideceğine de karar verirsin.”

Arsızca göz kırptı. Kahrolası yakışıklı pislik. “Birlikte gideceğiz, kendimle evlenmiyorum. Raja’yla evleniyorum. Dünyanın en şanslı piçi benim.”

Kendini beğenmiş piç! Ben de onu beğeniyordum ama gayet asildim. Öyle olmayı umuyordum aslında durumum vahimdi. “Defol git, Barlas! Kendi başıma hallederim.”

“Kalbine doğru gitsem, affeder misin?”

“Affedilecek bir yerin kalmış gibi konuşuyorsun. Evlilik dedin, tamam. Kopmaya da kopamıyorum o da tamam, daha neyin kaldı?”

“Bana böyle davranmayıp, gülümsemen kaldı.” Sesinin tonu değişmişti. Bunu o istemişti ve bazı şeyler insanın elinde değildi. Kapı koluna uzanıp açtım, konuşmak istemiyordum. Sert soğukla derin nefes aldım. İnerek yanıma geldi, hiçbir şey olmuyor gibi kendine hâkim olabiliyordu.

“Ratri’ye gidelim,” dedim, sessizce onayladı.

Tahta kapıdan geçtik, evinin eski tahta kapısının yanında duran yarısı dışarı fırlamış zile bastım. O saçma kuş sesi kalbimde çalıyordu. Ne olurdu bana istediklerimi anlatsa? Beyaz parlak saçları sıkıca toplanmış, olabildiği dinlikle kapıyı araladı. Bana ve Barlas’a bakıp kapıyı sonuna kadar açtı.

“Hava soğuk içeri gelin,” dedi sobanın yandığı odaya ilerledi. Ayakkabılarımızdan kurtulup içeri girdik. Salona geçtiğimizde koltuğa oturuyordu. “Nasılsın mami?” dedim.

“Hoş geldiniz, iyiceyim,” dedi. İçeri çok sıcaktı, montlarımızı çıkartıp kenara bıraktık. Karşısına oturup gözlerinin içine baktım. O da bana dik dik bakıyordu. “Bana neden bir kardeşim olduğunu anlatmadın?” Gözlerini bile kırpmadı, asla şaşırmadı.

“Kardeşini ben mi yaptım ki sana ben anlatacaktım, öğrenmiş iste sevinsene. Bana çapkın bir adamdı, yakışıklı ve kadınların kalbine oynardı.”

“Öyle mi? Ama ben bunları da bilmiyorum, ben babamı sürekli içen sorunlarından kaçan biri olarak hatırlıyorum ve annemden sonra hayatında başka kadın görmedim. Görüyor musun, Ratri, bilmediğim ne çok şey var, bana anlatmayacak mısın?”

“Onu gördün mü?”

“Gördüm, bana bak onu gör. Sen daha önce onu gördün mü?” Başını iki yana salladı. Bir anda keder indi gözlerine. “Çok küçüktü, aklı beni almayacak kadardı. Annesi daha sonra fotoğraflarını gösterdi, sana benzediğini biliyorum. İkiniz de babanızın yaşayan birer parçasısınız.”

Oturduğum yerden kayarak halıya dizlerimi verdim. Yaşlı, üzerinde büyük lekelerin olduğu ellerini tuttum. “Kimse Nisan Hanım’ın anlattığından başka bir şey bilmiyor, lütfen, mami anlat bana.”

“Anlatacak bir şeyim yok, Raja. Nisan ne demişse o doğrudur.”

“Ben hiçbir şey bilmiyorum, kimseyi dinlemeden sana geldim.” Koyu kahve gözlerinden tek bir anlam bile okunmuyordu. “Bana onu getir, Raja. Donka’yı dünya gözüyle görmek istiyorum. Ancak o zaman konuşacağım.” En azından bir umut vardı, ellerini sıktım. “Getireceğim.” Benden ayrılan bakışları Barlas’a çevrildi. “Nisan ikinizin mutlu olacağına inanıyordu, yaşayamadığı her şeyi sizde görmek isterdi.”

Barlas gözlerini hüsranla kapattı, başı önüne eğildi. Pişmandı, çok pişmandı, görmemem için kör olmam gerekirdi ki kör bir insan bile onu anlayabilirdi. “Olacağız,” dedim, Ratri’nin ellerini sıkarken. Buna tüm kalbime inanmak istiyordum. Ona yeniden güvenmek istiyordum, her şeyimle.

“Hamileyim,” dedim, Ratri’nin gözleri hiç görmediğim bir sevinçle parladı. “Salı günü nikâhımız var.” Aklından neler geçiyordu asla bilemezdim, gözleri dolarken beni bağrına bastı. Kızamıyordum ne ona ne diğerlerine. Beni bugüne getiren kimseye kızamıyordum. Bir yerde kendilerince haklıydılar. Yeliz, Reyhan ablanın kızı olmasaydı bunu ona açıklayacak son kişi bile değildim. Benim sorunum Babam Levent Korkmaz annem Bilge Korkmaz ve Nisan Sarman arasında ne geçmiş olduğuydu. Belki de hayal gücüm bana oyun oynuyordu. Annem ve Nisan Hanım asla tanışmamıştı, babamın hayatına bir süre girmiş bir kadındı Nisan Sarman. Kendime sakin olmam, kurmamam gereken şeyler olduğunu itiraf ediyorum.

Ratri’den çıkıp Reyhan ablaya girdik, bizi görünce çok mutlu oldu. Ona hiçbir şey anlatmadım, sormadım, sormayacaktım da. Bu kadar insanın bildiği sır olamazdı, nasıl olsa öğrenecektim. Dışarı çıktığımızda evime baktım, küçük eski ama bakımlı evim. Önündeki küçük bahçemde yaz aylarında komşularımla çay içip sohbet ettiğim küçük bahçem yalnızdı. “Eşyalarımı toplamama yardım eder misin, yanına taşınacağım da?” Burnumun ucuna girip, tepeden bakarken âşık olunası gülüşü yüzündeydi.

“Ömrüme taşındın sen, yanında eşlikçinim.”

Ona olan hain sevgimin verdiği gülüşü görmemesi için arkamı dönerek evime yürüdüm. “Laf ebesi…” diyebildim. “Reyhan abladan valiz alda gel, hiç seyahat etmediğim için valizim yok. Hoş o da senede bir ailesinin yanında gider, vardır onda.”

“Sen hiç İstanbul’dan ayrılmadın mı?” dedi, sesi ensemdeydi, hemen döndüm. “Çıkmadım. Buna ayıracak ne zamanım ne de param pek olmadı. Eksikliğini de hissettim denemez, önüme gelen hayatı yaşadım. Elimdekiler şükür sebebiydi ve hâlâ öyle.” Bana olan hayran bakışlarına biraz daha kalbimi kaptırmadan dönüp anahtarı yuvaya yerleştirdim, çevirir açtım. “Hadi git, ben sobayı açıyorum ev biraz ısınsın.” Sessizce ayrıldı kapının önünden. Kapıyı aralık bırakıp sobayı çalıştırdım. Buz gibiydi evim ama benim yıllarımı geçirdiğim sıcak anılarla doluydu. Gidiyordum ve bir daha gelmemeyi umuyordum. Bunu zaman gösterecekti, geçen zaman bir şeyler çalmıştı; gelecek neler getirecekti, kim bile bilebilirdi ki…

Oda ısınırken öylece oturup küçük cam panelden alevleri izliyordum, kapının kapanma sesini duydum ama kalkmadım. Odaya girip her gün girdiği evmiş gibi rahatlıkla yanıma oturdu. “Fakirhaneme hoş geldin.”

“Sahibinin gönlü zengin, taş duvarlar insanı zengin yapamaz, Raja. Sen benim fakir dünyamın en zengin insanısın.”

“Çok ince bir düşünce. Bu arada birkaç şey soracağım, şimdi biz evleniyoruz bu durumda teyzenin vasiyeti geçerli mi olacak? Ve aslında öyle bir vasiyet var mı? varsa bile Donka o kadar yüce gönüllü mü?”

“Öyle bir vasiyet var, evet geçerli ve Donka yakında işlemleri başlatacak kadar yüce gönüllü.”

“Bu araziler artık milyonlar ediyor. Yirmi sekiz yıl önceki araziler değil buralar, çok değerlendi. Zamanla gelip giden müteahhitler oldu, ellerine bir şey geçmeyince bakınıp gittiler.”

“Donka’nın bu arazilerden gelecek paraya ihtiyacı yok. Annesinin son isteği buydu, o da zevkle yerine getirecektir. Bunu istese kendisi de sağlığında yapabilirdi, ama o zaman da sana şart koşamazdı ve yeğeninin her şeyi berbat edeceğini hesap etmiyordu,” dedi ve yanağıma hızla bir öpücük kondurdu. Kendisini hatırlatıyor ve aynı anda unutturma moduna geçiyordu.

“Ama,” dedi, tekrar yana kayarken. “Şunu söylemek istiyorum ki buradaki evler ilk şiddetli depremde yıkılacak kadar eski. Bu evlerin sevdiklerimizin başına yıkılmadan önce yenilenmesi gerekiyor. Donka ve sen oturup bu konuyu etraflıca düşünüp konuşmalısınız.”

Her şeyi hallettik de buradaki evler kalmıştı ama çok haklıydı.

“Burayı yenilemek bu mahallenin ruhunu bitirir. Birçok yeni insan gelir ve o insanlar Roman olmayacaktır. O zaman burada herkes birbirini kaldırabilecek mi?”

“Zorlanacakları noktalar olacaktır, ama evler çok eski, Raja, sen de bunu görüyorsun.”

“Haklısın, neyse bu sonraki konumuz. Eşyalarımı toplamaya başlayalım ve ben bu gece evimde kalacağım.”

“Olur, ben de burada kalırım.”

Arsız! “Salı gününe kadar ayrı kalabiliriz, evlendiğimizin bir anlamı olmalı ama sen dibimde geziyorsun.”

“Ne fark eder?”

“Çok şey, ne bileyim bir heyecanı olsun zaten her şey paldır küldür gidiyor.” Dünden bu yana tıraş olmamıştı, yeni çıkan sakallarını ovalayarak ayağa kalkıp yine dibimde bitti; az uzağımda duramıyordu.

“Tamam,” dedi, şükür gidecekti. “Salı sabahı seni nikâha kadar görmem, ama şimdi gitmiyorum.” Alnımdan öperek yanımdan geçerken gözlerimi devirip soluğumu saldım. “Ne alacaksın, nereden başlıyoruz?” diyen sesi evin bir ucundan geliyordu.

 

Bir iki aya kadar içine asla giremeyeceğim tüm kıyafetlerimi özemle katlayıp valizlere yerleştirdim. Paraya kıydığım makyaj malzemelerimin evimde olanlarını da kutularına yerleştiriyordum. Barlas sadece beni izliyor ve kitap kolilerimi kapının önüne taşımıştı, onları neden aldığımı bilmiyordum. Belki de evime geri dönecektim ama bu toplanış hiç geri dönüşü olacak bir kadının toplanışı değildi. O sözleşme olacaktı, bu kez sonumun bir şekilde nereye gittiğini bilmek istiyordum.

Elindeki parfüm şişesini evirip çevirdi, göz ucuyla onu izliyordum. Havaya sıkıp kokladı, beğenmemiş gibi yüzünü buruşturdu, oysa kokumu sevdiğini biliyordum. Yanıma yaklaşınca elimdeki paketleme işine döndüm. “Kımıldama,” dedi, ellerim durdu. Kokuyu belli bir mesafeden boynuma sıktı, eğilip ciğerlerine sesli, uzun süren benimde aklımı başımdan alan derin bir nefes çekti. Sıcacık dudakları da ardından eşlik etti. Gözlerimi kapattım, her yanıma oynuyordu en çok aklıma. Parfüm şişesini aynanın önüne bıraktı.

“Bu kokuyu güzel yapan sensin, tek başına bir şeye benzemiyor.”

Soluğumu salıp işime devam ettim ama far kutusu elimden düştü. Kırıldı ve tozları etrafa saçıldı. Ben eğilecektim ki o daha erken davrandı. Kutuyu bana uzatırken sırıtıyordu. “Sakin ol,” derken serseri gülüşünü tokatlamak istedim. Kutuyu elinden sertçe çektim, tam bir kazanovaydı. “Sakinim.”

“Görebiliyorum,” dedi tam dönecek çıkışacaktım ki, “Sen acıkmadın mı?” diye sordu. Gel de bağır çağır, düşünceli piç. “Acıktım, ama dışarıdan yemek istemiyorum, sağlıklı beslenmeliyim. Bir şeyler hazırlarım şimdi.” Son parçaları da çantaya bırakıp kapattım. Etrafıma bakındım, pek bir şey kalmamıştı. Babamdan ve annemden kalan hatırla fotoğrafların olduğu kutuyu hatırladım.

Giysi dolabıma yürüdüm, kapakları açıktı. En üstteki rafta kırmızı kutu içinde duruyordu. Babam öldüğünden bu yana hiç açmamıştım. Uzandım ama ele geçiremedim. Elimin üzerinden tek hamlede uzanıp aldı. “Ters ters hareketler yapıyorsun.”

“Ben hiç ayağa kalkmayayım, Barlas. Bunu mu bekliyorsun? Bebeğe bir şey olacak da senden kurtulacağım diye korkuyorsun değil mi?”

Derin soluğunu alıp verdi. Gerçekten de çok sabırlıydı, kim bu adama öfkeli diyebilirdi ki? Kutuyu bana uzattı. “Bebek var veya yok, benim için bunun önemi de yok, Raja. Sana, size değer veriyorum.”

Veriyordu, çok belliydi ama onu yaralamak da bana zevk veriyordu ve ben buna git gide alışıyordum. Gözlerimi kaçırıp kutuyu yatağımın üzerine bıraktım. Uzun zamandır açmamıştım, ama bazen açmak istiyor sonra vazgeçiyordum. Anneniz ve babanız bir kutuya sığsa ne hissederdiniz? Ağır bir acı ve özlem.

“Ayakkabılarımı da kutulara bırakınca bitiyor.”

Etrafına bakındı. “Neredeler?”

Görünce küçük çaplı bir şok yaşayacaktı. Konuşmadan odadan çıktım. Koridorun hemen kenarındaki iki metrelik tavana kadar olan dolabı açtım. “Buradalar.” Başını tavandan yere kadar indirip kaldırdı. Renk renk ve birçok çeşidin oluşturduğu tam elli tane topuklu ayakkabım ve kışın giydiğim on kadar baldır ve diz altı botum vardı. Birkaç spor ayakkabı, birkaç tane de postal tarzı bot vardı.

Gülüşü kahkahaya dönüştü. Ona eşlik etmemem imkânsızdı. Kolunu omuzumdan geçirip beni göğsüne yaslarken hâlâ ayakkabılara bakıyorduk. “Demek senin zaafın bu, bunu öğrendiğim iyi oldu. Sevdiğini biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim. Bunlar kaç koli eder?”

“Bilmem, ama çizilmemesi, kırılmaması lazım. Aslında çok pahalı değiller, ama benim için hepsi servet değerinde.”

“Siz kadınlar ve topuklu ayakkabıları arasındaki ilişki çok farklı.”

“Zevk,” dedim, boştaki kolunu uzatıp üst raftan leopar çizgileri olan on bir santimlik ince topuklu ayakkabıyı çekip aldı. “Zevk demişken, seni şunun üzerinde bir görseydim.”

Aklından neler geçiyordu tahmin etmek hiç zor değildi. Ateşli serseri. “Belki bir gün. Yakın bir zamanda bunlara veda edeceğim, malum. Kaç kilo olacağım ben? Kesin kocaman bir şey olurum.”

“Bunlar eminim hamileliğin güzel yanlarıdır, Raja. Sonuçta bir can taşıyacaksın.”

Kolunun altından çıkıp ona dönerken o da ayakkabımı yerine bıraktı. “Hangi kadın kilonun güzel bir yanı olduğunu düşünür ki? Öyle olsa kimse diyet yapmaz.”

“Canım…” dedi üzerime bir adım geldi, geriledim, bir adım daha geldi ve duvara yaslandım. İki elini de duvara verip beni kıskacına aldı. “Şimdi nereden çıktı bu konu? Kadınlar hamile kaldığında kilo alır çünkü evlâtlarını karınlarında taşır. Bu hem evlâtları hem de sevdikleri adama verdikleri bir hediyedir. Sen bana asla değeri biçilemeyecek bir hediye vereceksin. Kiloların geçer ki geçmese ne olur? Bir kadının bedenini değil ruhu sevilir. Sana benzeyen hem de birebir benzeyen Donka, benim için bir kız kardeşken sana neden âşık olmuş olabilirim? Tabii ki ruhumun sende tamamlanmış olmasından. Bedeninle ilgilenmiyorum,” dedi ve biraz düşünüp sırıttı. “İlgilendiğim zamanlar da var tabii ama bu sonucu etkilemiyor. Ayrıca kilo almak da anne olmak da sana çok yakışacak.” Kalbimi bir kez daha elleri arasında sıkıştırıp bıraktı, ruhumun bir tapusu varsa o da kesinlikle onun ellerindeydi. Dudaklarıma sokulurken fısıldadı. “Seni öptükten sonra kutu bulmaya gideceğim,” dedi ve beni avuçlarındaki tozu üfler gibi dağıttı.

Âşık serseri…