Mart 5, 2021

2.Bölüm

ile payelll

Duruşmadan çıkıp evime gitmem en doğal olandı, düne kadar. Arabaya biner binmez koltuğa bıraktığım telefon titremeye başladı. “Barlas Hanya arıyor…” Aslında bu üçüncü arayışıydı ama açmam ne mümkündü… “Efendim,” dedim nefes nefese.

“Raja neredesin, acil gelmen gerekiyor?”

“Adliyeden şimdi çıkıyorum, neden bu acele?”

“Perdeciyle anlaşamıyoruz, salona stor istiyorum o, tül olsun abi diyor.”

“Salona stor takılmaz, Barlas, perdeci doğruyu söylüyor. Bekle geliyorum.” Telefonu kapatınca kendi kendime gülümsedim. Olurdu aslında ama olmazdı da tül daha güzel dururdu. Kısa olan mesafeyi aşıp artık tanıdık geldiğim güvenlikten geçip, sitenin en sonuna sürdüm. Kapı ardına kadar açıktı, belli ki evin içinde hummalı bir şeyler oluyordu. Sadece telefonumu alıp inerek eve girdim. Salonda elleri cebince dolaşırken fark etti beni, yanıma yaklaşınca durdum. Ceketini ve kravatını çıkartmış, kollarını geriye kıvırmıştı. “Hoş geldin,” dedi. 

“Hoş buldum,” derken etrafa bakındım. “E neler oluyor?” Üst kata çıkan merdivene baktı. “Yatağın ölçülerini alıyorlar, perdeci nerede bilmiyorum,” dedi, gözleri benimkilerle buluştu. “Yorgun gibisin,” dedim, uykusuz bakıyordu ve canı sıkkın gibiydi. 

“Biraz.” 

“Geldin mi yenge,” diyen sese döndük. Perdeci beyefendi kulağının arkasına kıstırdığı kurşun kalemi, elinde ajandasıyla yaklaştı hem de bana yenge diyerek. “Abiye anlattım, ya yenge şimdi o başka beğenir sen başka. Biz bunları çok gördük sonra o olmadı bir daha dikin diyorlar.”

Barlas’a baktım, yenge olmadığımı diyecektim ki başka türlü görünmediğime emindim. “Gelin beyefendi, ben size anlatayım,” diyerek salon camlarına yaklaştım, adam da kalemini alıp not almaya başladı. “Baştan aşağı tül olacak, koltuklar koyu gri, onlar için birer de fon ekleyin; kumaşları ben gelince seçerim.” 

Adam memnun bir ifadeyle notlarını aldı. Diğer camlara da gerekli perdeleri anlattım, Barlas bu sırada oda oda peşimizden gelip öylece bizi izledi, ama tek bir söz bile etmedi. Üst katta bitirdik işi ve perdeciye birazdan uğrayacağımızı söyledik. İki adam daha yatak odasından çıkıp işlerinin bitiğini yatağın bir haftaya hazır olacağını söyleyip gitti. 

“Bu kadar,” dedim ona dönerek, evde yalnız kalmıştık. “Hadi gidelim ve tülleri seçelim.” 

Sırtını duvara verip gülümsedi hâlâ yorgundu, iyi bir uyku çekmezse kendine gelemeyecekti. “Sen gitsen olur mu? Temizlik şirketini bekliyorum, yarın eşyaların bir kısmı gelecek. Bir an önce buraya bir yatak getirseler fena olmaz. İstanbul trafiği beni yoruyor.”

Ev çok büyük değildi, kaç kişi gelecekti bilmiyordum ama temizlik birkaç saate biterdi ve cidden fena hâldeydi. “Giderim, sorun değil. Sen bir de bana sorsan… Hemen hemen her gün Çağlayan’a gidiyorum. Adliye bana yakın yapıldığı için biraz rahatım yani seni anlıyorum.” 

“Fazla iyi niyetlisin, Raja. Hayır demeyi biliyor musun?” 

Elbette biliyordum ama o, hayır diyemediğim, demek istemediğim biriydi. Tüm güzel şeyler böyle başlamaz mıydı? “Adamına göre.” 

Gülümseyerek yaslandığı yerden doğruldu. “Sana kartımı vereyim, ödemeyi yaparsın,” dedi. O da bana güveniyordu, belki de güvenmek istiyordu, bilinmezdi. “Olur, ama sonra sen de yapabilirsin.” 

“Gerek yok,” derken evden dışarı yöneldi ben de onu takip ettim. Arabasından bir kredi kartı alıp bana uzattı. Alıp elime sıkıştırdım. “Bir saate dönerim,” dedim. 

Ben oradan uzaklaşırken temizlik şirketi yanımdan geçti. Gerçekten de zor işlerdi hem de bir erkek için fazla çekilmez dertlerdi. Annesi rahatsızdı ama yarım edecek başka kimsesi yok muydu? Bir kız arkadaşı olmadığı ortadaydı. 

Perde kumaşlarını kendi zevkime göre seçiyor olmak garipti ama yapacak ne vardı ki? İtinayla tek tek seçip not ettirdim, üzerine de bir hafta zaman biçtirdim çünkü oldukça yüksek bir bedeli vardı ve hiçbiri yetişmez dememişti. Eve… Onun evine dönerken yemek için iki tane büyük boy kumpir aldım, soğumaması için güzelce sardırdım. Ben neler yapıyordum… Boş vermiştim. Hayat sofrasında önüme bunlar sürülmüştü ben de tadına bakıyordum. Bazı şeyleri artık yaşamam gerekiyordu. İster acı ister tatlı… 

Elimde yemekle eve girdim, üç kişi alt katı temizliyordu. Onlara kolay gelsin diyerek Barlas’ı aradım ama evin içinde değildi. Bahçeye çıktığımda onu çimlerin üzerine uzanmış, gözleri kapalı hâlde buldum. Dün mükemmel bir enerjiye sahipti bir günde ne olmuştu bu adama? 

“Uyuyor musun yoksa numara mı yapıyorsun?” Düz taban ayakkabılarımın, siyah pantolonumun bana verdiği yetkiyle bağdaş kurup oturdum. Gözlerini aralayıp çevik hareketle doğruldu. “Geceye saklıyorum, umarım uyurum.” 

“Umarım, kumpir sever misin?” Paketleri açmaya başladım. Arada ona bakıyordum, bana çok değişik bir şeye bakarmış gibi bakıyordu. “Severim,” dedi. İlk paketi ona uzattım, kartını da çimenin üzerine bıraktım. “O zaman afiyet olsun.”

Kendiminkini açmadan önce bağlı saçlarımı çözdüm, o kadar sıkı bağlamıştım ki canımı yakıyordu artık. Tepemde gevşek bir topuz yaparak, sızlayan saç diplerimle acı ve huzur karışımıyla inledim. “Bir haftaya kadar evinde huzurla uyursun,” dedim paketime uzandım. “Perdelerin bir haftaya bitmesi için tüm avukatlık yeteneklerimi kullandım.” 

Kahverengi gözleri gülüşüyle kısıldı, gülüşü hâlâ tanıdık geliyordu. “Gülme! On beş gün dedi yetişmez dedi ama bana diyor, Avukat Raja’ya…” 

“Nasıl bir avukatsın?” 

“Henüz kimseyi ipten alamadım, ama yaklaşmıştım hoş alırdım da adamın beni kandırdığını fark ettim. Meğer gerçekten de karısına şiddet uyguluyormuş, hani derler ya gözümle görsem inanırım, öyle bir şeydi. Çok centilmen, kibar, elit biriydi; ben nereden bilebilirdim karısını evde oradan oraya fırlatıyor. Kadının tek bir darp raporu bile yoktu, ezik çürük… Karısı bir gün elinde bir video yolumu kesti. Neden mahkemeye sunmadığını sorduğumda ‘o nüfuzlu biri, onunla baş edemem, nafakaya ihtiyacım var,’ dedi. Davayı bilerek kaybettim. Eski karısı şu an yüklü bir nafaka alıyor. Karısının avukatı arkadaşımdı, ona pasladım, sökün ciğerini dedim.” Yüksek sesle kahkaha attı, ben de ona eşlik ettim. 

“Çok iyisiniz Avukat Hanım, ama patronlarınızın bundan haberi var mı?”

“Estafurullah Hâkim Bey, sizler kadar olamayız ve hayır yok. Bilseler kovulurdum.” 

“Sen bir avukatsın, Raja, bunu neden yaptın?”

“Adalet eğer insanda olmazsa mülkte olmasının bir anlamı yok. Evet, ben bir avukatım, gece başımı yastığa bıraktığımda vicdanım rahat olmalı.”

“Haklısın, bazen bizler bir insanın kader çizgisi olabiliyoruz,” dedi, olduğundan daha yorgun bir sesle. Konuyu değiştirip perdelerini nasıl tercih ettiğimi anlattım, beni ilgiyle dinliyordu ama bir şey anlamadığına emindim yine de dinliyordu. Ama aniden, “Ailenle mi yaşıyorsun?” diye sordu, tamamen konu dışı bir soruydu, bir an kaldım. 

“Yalnız yaşıyorum çünkü anne ben küçükken babam da geçen yıl vefat etti.”

“Başın sağ olsun, üzüldüm,” dedi. Ben de üzgündüm, annesizlik başka yaşanmıştı, olan bir babanın yokluğu bambaşka… “Teşekkür ederim,” dedim ama hemen ardından devam ettim. “Ama geniş bir ailen var sayılır, beni büyüten mahalleli aynı zaman da okumama da destek oldu. Kimsesiz değilim yine de eve geç döndüğümde beni sorgulayacak kimsem yok.”

“Kimsen yok, bunu sen de biliyorsun. Yolumuzu gözleyen biri yoksa kimsemiz yok demektir.” 

Plastik kaşık patatesle buluşmuştu ki oraya saplanıp kaldı. Daha önce kimsesizliğimi hiç kimse bu şekilde acı dile getirmemişti. Gözlerimin yandığını hissettim ama o yangını söndürecek gözyaşlarını geriye ittim. Ona baktığımda gözlerini bile kırpmadan beni izlediğini gördüm. “Bu acıttı,” derken gülümsemeye çalıştım çünkü doğruydu sözleri, alınmamam gerekiyordu yine de içim acımıştı. 

Patatesi yeni kesilmiş kısa çimlerin üzerine bırakıp yerinde kayarak yaklaştı. Az önce dağıttığım kaçak saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmasını izledim. Parmakları kulağıma, eli yanağıma değdiğinde yüzümün ısısını tüm bedenimde hissettim. 

“Acıttı ama gülümsüyorsun,” derken tebessüm ediyordu. 

“Gerçekler mi acı yoksa acılar mı gerçek, bilmiyorum. Evet, kimsem yok ama bir gün bir aile kuracağıma inanıyorum. O günler geldiğinde bu günlere üzüldüğümle kalmamalıyım; hayatı seviyorum her anı çok kıymetli.”

Elini çekip yeniden yemeğini aldı, bu kez yemeye başladı. “Bu kadar pozitif olmayı nereden öğrendin?” diye sordu. Pozitif olmak öğrenilecek bir şey miydi? Omuz silktim ve yemeğime döndüm. “Ratri -mahallenin en büyüğü- anneme benzediğimi söyler. Pozitif olmak öğrenilen bir şeyse bile benim genimde var.”

“Ratri…” dedi. “Ne kadar değişik bir isim hoş senin adın da farklı yani ben daha önce duymamıştım.”

“Ratri…” Burada ona söylemem gerekiyordu. “Ratri bir Roman ismi, ben de bir Roman’ım. Günümüz isimleri de elbette kullanılıyor ama babam ban abu adı takmış.” Bu konuda kimseden çekinmediğim gibi ondan da çekinmiyordum ve direk gözlerine bakıyordum. Orada neler düşünülüyor görebiliyordum. Umurunda bile değildi. 

“Peki senin adının anlamı nedir?” 

Başka bir soru sormamıştı bu da beni yanıltmıyor anlamına geliyordu. “Prenses. Ama benim iki adım var Efil Raja, Efil’i annem Raja’yı babam takmış.”

“Raja…” dedi, sesinde yumuşacık bir ton vardı, adımı anıyordu ben yokmuşum gibi. “Sana çok yakışıyor.” 

Buz gibi olan yemeğime geri döndüysem aç olduğum için değil, yüzümdeki aptal gülümsemeyi saklamak içindi. Kaç yaşında olduğunu bilmiyordum, annesi babası nasıl insanlardı, ilgilenmiyordum hatta kardeşi var mı veya gelecekten ne bekliyor aklımın ucuna bile gelmiyordu. Dün geceden bu yana bildiğim tek bir şey vardı o da ne olursa olsun Barlas’la bir şeyler yaşamak istediğimdi. Hoş bir adamdı, yakışıklıydı, sesi karizmatikti, gülüşü şahaneydi; ben şu an onun yanındaydım ve bunu o istemişti. Karşıma o çıkmış, benden yardım istemişti. Yirmi yedi yaşındaydım, kimsesizdim ama bir kimsenin kimsesi olmak değildi isteğim, kalbimdeki boşluk biraz olsun dolsun istiyorum ve yine sonumu düşünmüyordum. 

Birkaç gün içinde beyaz -aslında siyah- eşyaları, mutfak gereçleri ve sonradan kendi aldığı kahve makinesi, halılar gelmişti. Hâlâ gelmeyen şeyler oldukça fazlaydı, henüz bir yatağı yoktu. Adliyede karşı karşıya nadir geliyorduk, en fazla birbirimizin yanından geçip gidiyorduk. Bazen de uzaktan, karşı balkonlardan birbirimize bakıyorduk. Bir kez babasıyla konuşurken uzaktan izledim. Savcıyı daha önceden tanıyordum, birkaç kez aynı davada duruşmaya çıkmıştık; çetin bir adamdı. 

Her akşam çıkışta beni arıyordu, ofisteysem gelmemi bekliyordu değilsem evde buluşuyorduk. Tam adliyeden çıkmak üzereydim ki mesaj sesiyle durdum. 

Dolap ve konsollar gelecek, eve geçeceğim. Geliyorsun değil mi?

Geçeceğim diyordu belki de buralardaydı. Etrafıma istemsiz bakındım ama elbette göremezdim, yüzlerce insan akıp geçiyordu. Geleceğimi yazarak gönderdim. Çıkış kapısına hızla ilerlerken adımı duydum, arkamı dönerken bana seslenenden bir an önce kurtulma isteğimle baş ettim. Gülümseyerek yaklaşan arkadaşımı gördüm. Okuldan arkadaşım Engin’di. Karşıma gelene kadar gülümsemesi solmadı, ben de ona aynı şekilde bakıyordum. 

“Merhaba,” dedi, bana sarılmak istemişti açıkçası bende özlemiştim. Özlemle kucaklaştık.

“Merhaba Engin, nasılsın?” Karizmatik bir adamdı hep öyle olmuştu, evliydi ve çok hoş bir eşi vardı. “Sen Antalya’da değil miydin? Semra da mı geldi?” Eşi Semra hâkimdi, onun peşinden giderek aşkı seçmişti ama sorumla yüzünde ani bir değişiklik belirip kayboldu. 

“Boşandık,” dedi ama buna inanmam çok zordu. Onlar birbirlerini seven ve çok uyumlu çiftlerdi. “Bilmiyordum, arkadaşlardan da duymadım,” dedim, soru sormama gerek yoktu. İnsanlar çok sevse de boşanıyordu. 

“Geçen hafta döndüm, birkaç gün önce işe başladım. Çocukların haberi yok döndüğümden. Boşanalı birkaç ay oldu, vaktin varsa bir kahve içelim mi, biraz sohbet ederiz?” 

Saatime baktım, ama eski arkadaşımdı ona nasıl hayır diyeceğimi bilmiyordum. Bir kahve ne kadar zamanımı alırdı ki… “Yarım saat boşluğum var, karşıdaki kafede içelim olur mu?”

“Olmaz mı?” derken daha çok gülümsedi, eski günlerde olduğu gibi koluma girip beni kapıya ilerletirken okuldan arkadaşlarımızdan biri olan Tuana’nın da nişanlanıyor olduğunu konuştuk. Bana sen evde kaldın dediğinden kahkaha attım. “Ben böyle iyiyim,” dedim.

Kahvelerimizi içerken uzayan sohbet yarım saati biraz aşmıştı, bunu fark edince birinin beni bekliyor olmasına alışkın değildim ama aklımın bir ucunda asılıydı. “Benim gitmem gerekiyor, Engin, ama bunu tüm ekiple taçlandıralım. Çok özlemişim, haftaya bir yemek organize edelim mi?” Eşyalarımı alıp ayağa kalktım. 

“Tamam, haftaya cumartesi uygun mu?”

“Evet, ararsın beni,” derken uzanıp yanağına arkadaşça bir öpücük kondurdum. Ondan ayrılıp, Barlas’ın evinin önüne gelmem on dakika var yoktu. Eşyalar gelmiş şu an içeri taşınıyordu. Yine sadece telefonumu alıp pantolonumun arka cebine tıktım. Kıskaçlı bir toka alıp saçlarımı tepeme toplamak için ceketimin yakasına taktım. Yine topuklu ayakkabı giymiştim ama bagaja daha önce spor ayakkabı bırakmıştım, onu sonra alırdım. 

Eve girdiğimde her yerde insan vardı. Elleri cebinde duvara yaslanmıştı, sırtını görüyordum. Topuk seslerime başını çevirdi. “Sonunda…” dedi, sesinde sitem vardı. 

“Acil bir işim çıktı,” derken ona değil, etrafa bakındım. Yerler yine kirlenmişti, aslında ev temiz bile değildi. Muhtemelen bir müddet daha da olmayacaktı. 

“Çok mu acildi işin?” derken gözlerimiz buluştu. 

“Neden sorduğunu, benim de sana neden açıklama yaptığımı bilmiyorum ama eski bir arkadaşımla karşılaştım; kahve içtik.” 

“Gördüm,” dedi. “Yani birlikte çıktınız, o mu arkadaşın?”

O kadar sözüme bu sözleri çok kestirme olmuştu. “Evet, okuldan.” Üst kata çıkmak için merdivenlere yürüdüm. “Neler gelmiş bir bakayım ama sonra seninle markete mi gitsek?” Peşimden geliyordu, bir iki basamak arkamdaydı. “Neden?” diye sordu. 

“Gidelim, anlatırım.” 

“Sen öyle diyorsan…” dedi. Boş odalar için aldığı yataklar, konsollar, komodinler ve giysi dolabı monte ediliyordu. Tüm işler bittiğinde ev küçük bir malikane olacaktı, o atmosferi hissediyordum. Her şey asilim diyordu. 

Tüm eşyaların montajı tamamlandığında evde yine baş başa kalmıştık. “Hadi bakalım,” dedim. “Markete gidip geliyoruz ve bu eşyaların bir kısmı bu gece yerine yerleşsin. Biz durdukça onlar da duruyor.”

“Bunun marketle ne ilgisi var anlamadım ama önden buyurun hanımefendi.”

Kapıyı açıp benim çıkmamı bekledi, yanından geçerken gülümseyerek başımı sağa sola salladım. “Siz erkekler…” dedim, ardımdan kapıyı çekti. Arabamdan çantamı aldığımda kendi aracının kapısını açtı. “Ne olmuş ki bize?” diye sordu. 

“Hiçbir şey bilmiyorsunuz, ama birazdan bir kısmını öğreteceğim.” Arabaya binince kapımı kapattı, yanıma geçince bana döndü. “Çok merek ettim acaba neler olacak?”

“Sür sen…” Hoş gülümsemesiyle gaza bastı. Yakın mesafede olan markete varana dek konuşmadık, seviyordum bu karışık ilçeyi, tür tür insanı içinde harman ediyordu. Her kesime ait insan vardı burada. Git gide kalabalıklaşıyordu tek kötü yanı buydu artık. 

“Ben çocukken buralar da çok az insan yaşardı. Bildiğin köydü, ama tertemiz bir yerdi. Şimdi çok kalabalık ve suç dolu,” dedim. 

“Doğrudur, ben Anadolu yakasında büyüdüm. Ankara da okudum, staj sınav hep oradaydım; İstanbul’a geçen yıl geldim aslına bakarsan, bir yıl bile olmadı. Tabii arada gelip gidiyordum, ailem burada, annemin tek oğluyum; bir süre görmezse peşime düşüyordu.”

“Anne kuzusu,” diyerek kahkaha attım. “Bir evin bir oğlu diye bir kavram var, bilir misin?” Arabayı marketin yan tarafına park etti. 

“Bilmiyorum.”

“Bir evin bir oğlu hep sorunlu olur ve genelde anneye çok düşkün olur bu da eş adayının pek hoşuna gitmez.” 

Kaşları havaya kalktı, şaşırmış gibiydi. Bize gelen boşanma davalarında bu sorunu çokça görmemle birlikte yaşadığım mahallede de birebir şahittim. “Bakma öyle, istisnalar kaideyi bozmaz tabii ama durum bundan da ibaret değil. Annen seni kıskanır, gelinin kıskanır her şeye karışır gibi durumları görüyorum.”

“Annem öyle biri değil.” 

Arabadan inince ben de çantamı alıp indim. Savunan oğul… “Misal verdim, eminim değildir. Ama hadi kabul et az da olsa sana fazla düşkündür, eminim böyle şeylerle karşılarsın.”

Biraz düşündü çünkü durakladı. “O zaman buna hazırlıklı bir eş adayı bulmalıyım, üzgünüm ama ikisini de seviyor olacağım, kimsenin kalbi kırılmasın.” 

Gökyüzüne bakarak başımı hafifçe salladım. “Mantıklı buldum, arada kalmayayım diyorsun.”

“Sen söyledin. Annemi seviyorum,” dedi, rüzgârın dağıtığı saçlarımı topladım ama o gözlerini bana dikmişti. “Eşimi de seveceğim.” 

Gözlerimin içine bakışıyla buz kestim, ama bu benim hislerimdi, bir anlam yüklememek adına zorla gülümsedim. “Şanslı kadın olacak.” Marketin giriş kapısına yürüdüm. Ardımdan, “Şanslı adam olmayı tercih ederim,” dedi. 

“Biraz bencil miyiz?” derken markete girmiş, alışveriş arabasını çekip sürmeye başlamıştım. 

“Bazen öyle şeyler yaşarsın ki seni bencil eder,” dedi. Ne yaşamış olacağını deli gibi merak ettim, ama ilgilenmiyormuş gibi yaptım. “Veya… Elindekinin kıymetini bilmeni öğretir,” dedim. 

“Göreceğiz,” dedi. “Her iki seçenekte de şanslı olmak istiyorum.” 

Cevap vermedim, arabayı temizlik malzemelerinin olduğu reyona sürdüm. “Peki… Ders bir; bir evde olmazsa olmaz olan şey temizlik malzemesidir. Önünde durduğum yerde vileda setleri vardı, uzun sopayı alıp ona uzattım. “Bu paspas sopası.” Arabaya bıraktım. “Bu kovası ve bu da paspası.” Tek tek göstererek araya ekledim. Arabayı o sürdü, ben de ona hangi deterjanın ne işe yaradığını anlattım. Süngere kadar izah ettim, beni dinliyordu ama suratında aptalca bir gülüş vardı, beni de gülümsetiyordu. 

“Şimdi ben bunlarla temizlik mi yapacağım?” diye sordu, kahkaha atacaktı ve attı. “İçme de ne yaparsan yap,” dedim. “Bunları alıyoruz ve eve dönüyoruz sonra mutfak eşyalarını yıkayıp dolaplara yerleştiriyoruz. En azından bir kahve içecek alanımız olur.” Etrafıma bakınıp arabayı çekiştirdim. Bardakların olduğu reyondan iki tane kupa almam gerekiyordu. Biri siyah biri kırmızı iki kupa çektim. Hem çok şık hem de çok kaliteliydiler. “Kahve de aldık mı tamamız. Yarın hafta sonu, bu gece geç saatlere kadar pek çok işi bitirmiş oluruz.” 

“Kahve iyiydi, ben o kısmına bakarım.”

“Yok öyle yağma bana yardım edeceksin, o da ikinci ders olacak.” Teslim olur gibi omuzları indi, yüzü bir çocuk kadar masumdu, bakışları şefkat doluydu. “Bir sonraki alışverişimiz buz dolabı için olacak hadi şimdi kasaya sonra da eve.” Ellerini havya kaldırıp teslim oldu, çok tatlıydı. Çok başkaydı, isteyip istemediğimi bile sorgulamadığım kadar güzeldi. Midemden kalbime kelebekler uçuşuyordu ve ben aptala bir gülüşle orada durmuş öylece ona bakıyordum. 

“Raja?” dedi. Adımı anışını bile sevebilirdim. Bakışını, duruşunu her şeyini… Yirmi yedi senedir çölde yaşıyordum, Barlas ilk gördüğüm vahaydı. Tek istediğim ben yaklaştıkça kaybolmamasıydı. “Daldım.” Arabanın ucundan çekerek kasaya yürüdüm. 

Poşetleri evin mutfak tarafına yakın bir yere bıraktık. Ceketimi çıkartıp tokayı aldım. Dağınık saçlarımı topladım, arabadan aldığım spor ayakkabılarımı da giydim. Beyaz askılı büstiyerimle kalmıştım ama yapacak bir şey yoktu. Çok da açık değildi. Ellerimi belime bıraktım. Kollarını sıvamış bana bakıyordu. “Nereden başlıyoruz patron?” dedi. 

“İlk önce tüm tabak, bardak ne varsa makinaya bırakıyoruz. Onlar güzelce yıkanırken bakarız…” Birlikte kutularından arındırdığımız eşyaları tezgâh üzerine dizdik. O, kutuları dışarı çıkartırken ben de makinayı doldurdum. Dolapları tekrar bir boy sildim, ben merdivenin tepesinden bezi ona veriyordum o, yıkayıp tekrar bana veriyordu. 

“Gitti senin manikür,” dedi. Bunu gerçekten kafama takacağımı düşünüyorsa daha beni hiç tanımamıştı, eh bu normaldi. 

“Bu bir şey değil, sen bir de düğün, nişan, söz gibi merasimlerde gör beni. Mutfaktan sadece özel anlar için çıkarım. Gerçekten manikürü umursadığımı düşünüyor musun?” Bezi ona uzattım, yıkayarak bana döndü. 

“Bunun için ağlayan kadınlar tanıdım ben, biri de kız kardeşim.” 

Kız kardeşinden ilk kez söz ediyordu ve o diğer kadınlar kimdi? “Benim için hayatta ağlanacak çok az şey var ve tırnaklarım bunların arasında yok.”

“Ne ağlatır seni?” diye sordu. 

“Kalbim sancırsa, acı tüm bedenimi sarar da nefesim kesilirse… Bunun içinde neler var dersen, bilmiyorum.”

“Hiç âşık oldun mu?” 

Bezi sallayan kolum durdu, elime bakıyordum. Böyle bir soru beklemiyordum. Geriye dönerken bir basamak inerek merdivenin en üsteki basamağına oturup ona baktım. “Olmadım, sen oldun mu?”

Ellerini cebine atıp tezgâha yaslandı. Kahverengi gözlerinde hüsran vardı. “Bilmiyorum, olduğumu sanmış olabilirim.” 

“O zaman bir fikrin vardır, aşk nasıl bir şey?” Başını yana yatırırdı, göz temasını kesmedi. Yüzünde çok ciddi, mahkeme salonlarında kullanılan o hâkim bakışı vardı.

“Sana bakınca masum bir şey olduğunu söyleyebilirim,” dedi. Aramızda hem bir uçurum hem de bir ayak mesafesi boşluğu oluştu. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemediğim bir anı yaşıyordum hem de bir avukat olarak. 

“Ama öncesini sorarsan çok acımasız bir şey olduğunu da söylerim. Onun kendi yasası, kanunları vardır, itaat edersin. İtiraz hakkı pek tanımaz sonra kalemini kırar atar, paramparça olursun.” 

Anlaşılan oydu ki acı bir anısı vardı, çok acı. Bu sözleri durduk yere ben edemezdim çünkü yaşanmış tek bir anım bile yoktu. Aramızda oluşan aura boyut değiştirdi. Asıl şimdi ipe yürür gibi bir hâlim vardı. “Annesiz büyüdüm, babam sürekli içerdi ama iyi biriydi. Beni başkaları büyüttü ve babamın cansız bedenini ben buldum. Canım öyle yanmıştı ki benim canımı bu hayatta başka ne acıtabilir demiştim. Ama sonra hafifliyor acı, özlem kalıyor anılar kalıyor ve hayata devam ediyorsun. Bunun gibi bir şey mi?”

“Ölümün belli bir sancısı vardır, biz öleceğimizi bilerek yaşarız ve bu bizi ölüme alıştırır ama aşk öyle bir şey değil. Yaşayan birini beklemek, özlemek hayatta olmayan birini özlemekle aynı değil.” 

“Özlüyor musun?” diye sordum, umarım cevap içimi yakmazdı.

“Adını anmaya bile değmez ki özleyeyim,” dedi gülümseyerek. “Gerçekten sevmemiştim belki de…” dedi ve durdu, söyleyeceği her neyse vazgeçti. Elimdeki bezi alıp lavaboya fırlattı. Elime uzandığında tutmasına izin verdim. İlk kez elimi tutuyordu ve elim deterjanlıydı. “İn oradan da yemek söyleyelim,” dedi, merdivenin bir ucundan tutup düşmemi engelledi. Adımı yere basarken onu duyduğumdan da emin değildim. Ne yersin diye sormuş olabilir, ben parmaklarımdaki kıvılcımlarla baş ediyordum. O, elimi bırakıp mutfağa aldığımız küçük masa üzerinde duran telefonuna giderken ben, elimin içine bakıyordum. Bu karınca hissi bir ilkti ve çok yaşanası bir durummuş, anlamıştım. Beni bu kadar etkilerken Barlas oldukça genel duruyordu. Hislerine tam hâkim bir adamdı, konuşmadıkça çok da anlaşılmıyordu. Dikilmeyi bırakıp biten makinayı açıp tabakları üst üste dizmeye başladım, andan çıkmam gerekiyordu. Başarıyordum.