Mart 15, 2021

3. Bölüm

ile payelll

 

Saat on ikiyi vurduğunda rafların bir kısmı da dolmuştu ama hâlâ çok fazla eksik vardı. Kırmızı kupada kahvemi yudumluyordum, Barlas siyahı tercih etmişti ki zaten onu seveceğini bilerek seçmiştim. Yerleri de silmiştik, az da olsa toplanmış gibi görünüyordu. 

“Hafta ortasına kadar tüm eşyaların gelmiş olur.”

“Evet,” dedi, bakışları evin içini turladı. 

“Haftaya taşınıyorum, valizlerimi toplasam iyi olur. İleride evi satın alırsam yukarıdaki odalardan birini yatak odama katıp giyişi odasına dönüştürebilirim. Bir dolabın bana yetmeyeceğine eminim ama bir süre idare edebilirim.” 

“Yaşanası bir ev, durumuna göre bakabilirsin. Bahçe direk ormana bakıyor tam istediğin gibi.” 

“Bahçeyi de kış bahçesine çevirebilirim aslında, ama buna zaman karar verecek.” Evi turlayan bakışları gözlerimde durdu. “Yarın ne yapıyorsun?” diye sordu. 

“Yarın önemli bir işim var, muhtemelen tüm gün sürer.”

“Öyle mi?” derken sandalyesinde doğruldu. 

“Eski arkadaşlarınla mı buluşacaksın?”

“Eski arkadaşlarımla haftaya buluşacağım, yarın arabamı erzak, giysi oyuncakla doldurup mahalledekilere dağıtacağım. Bunu ayda bir kez yaparım, genel de maaş günlerime denk gelir. Her kapıya girer her evde bir şey yer içer akşam da evime giderim. En son Emel, Sevda ve Afet ablaya uğrarım, onarla sohbeti seviyorum. Üçü aynı evi paylaşıyor ikisi konsomatris biri şarkıcı pavyon gülleri yani,” derken tebessüm ettim. Tepkilerini ölçmek için gözlerimi bile kırpmıyordum. 

“Seni veya onları yargılayacağımı mı düşünüyorsun? Mahalledeki ailenden bahsederken gözlerimin içine bakıyorsun, yargı mı arıyorsun?”

Evet! Hep öyle olurdu. “Çok mu belli ediyorum?” dedim, başını salladı. “Ben pavyona gittiğimde onlarla eşit düzeyde oluyorum, onlar neyse ben de oyum. Beni kim yargılayacak?” 

Kırmızı kupamı masaya sürterek çevirdim, odağım kupaya kaymıştı. “Seni kimse yargılamaz, düzen bu. Sen eğlenmeye gidersin, onlar seni eğlendirmek için uğraşan bir gurup kötü kadın diye adlandırılır.” 

“Kadınları kötü yapan erkeklerdir, en azından bu tarz konularda. Eminim onlar da bir ailesi olsun isterdi, monoton bir hayat mesela… Hangi kadın hiç tanımadığı erkeklerin kucağına oturmak ister? Aksine kadınlar bunu sadece arzu duydukları erkeklere uygular bir de…” dedi ve yine durdu, yine devam etmeyecekti. “Her neyse…” dedi konuyu toplamak için. 

“Yargılamıyorum. İnsanlar bir şekilde hayatlarını sürdürüyor.” 

Ne yaşadın sen? 

Kim üzdü seni? 

“Çok iyi bir adam olduğunu söyleyen oldu mu?” dedim.

“İyi bir olmak için yaşamadım hiç, olmak istediğim kişiyim.” Kısık gözleri mayışmış bakışlarımla buluştu. “Belki de acımasız bencil bir adamımdır, bunu söyleyen oldu.”

Üç ya da dört saniye gözlerimiz bile kırpmadan birbirimize baktık. “Barlas… Bu hayatta bunu kimsesiz birinden duyuyorsun; hiçbir acı kalıcı değildir, öldüm der yine gülümseyecek bir nedene tutunursun. Ve… Ben karşımda öyle bir adam görmüyorum, kendine eziyet etmiyorsun ya?”

“Bazı şeyler unutulmayınca hırçın birine dönüşürsün. İşin kötü yanı çok daha acınası olur.”

Çok üzeri kapalı konuşuyordu, ona ayak uydurabilmek için yeteneklerimi kullanıyordum; ama pek kolay olmuyordu. “Seni çok anlamıyorum…” Başımı sallayarak gülümsedim. “Acınası olan nedir?”

Doğrulup kollarını masa üzerinde üst üste bıraktığında bana oldukça yakın duruyordu. Yine derin bakışlarıyla gözlerimin içine bakıyordu. “Gidenin bıraktığı yaraların acısını gelen kadının yaşayacak olması acınası,” dedi. Gözlerim kısıldı, anlamıyordum ama ürperdiğimi hissettim. “Kadın mı acınası olacak?” diye sorarken kendi sesim bile bana soğuktu. 

“Hayır,” dedi. “Ben acınası olacağım, onun kalbi kırılmış olacak.”

Bana mı anlatıyordu yoksa içini mi döküyordu? Buz gibi oldum ama belli edemedim. Kırılmamalıydım! Kim hayatta kimsesi olmayan beni kırardı ki? Ben kime ne yapmış olabilirdim. Bana kaçmamı mı söylüyordu, yol yakınken gitmeli miydim? 

“O hâlde sen sen ol bir kadının kalbini kırma, içinden ne çıkacağını bilemezsin.”

“Elimden geleni yapacağım,” derken buz gibi havayı dağıtan sıcak gülüşüyle içimi sersem etmeyi başarmıştı. Ben yolun yakın kısmını geçmiştim, onun gülüşüne bakarken uzaklara el sallıyordum. Kalbim beni dinlemeyecekti, atan son kalp bile olsa…

Bütün gece sözleri zihnimde dolanıp durmuştu. Ne bir anlam çıkartabilmiştim ne de içinden çıkabilmiştim. Sabah erkenden ayaklanıp kahvaltımı yapmış, Emrah abilerin kapısını çalmıştım. Belinde kar beyazı önlüğüyle mutfakta iş yaptığı belli olan Reyhan abla açmıştı kapıyı. Işıl ışıl ela gözleriyle gülümsemiş beni içeri çekmişti. “Kaç zamandır neredesin Raja?” Ayağıma terlik verip mutfağa ilerliyordu. Burası benim de evimdi, misafir değildim. 

“Çalışıyorum abla, abim evde mi?”

“Evde kuzum, uyanır şimdi. Ne işi bu Raja, her gece geç dönüyorsun. Arayıp sormuyoruz diye gözetlemiyor muyuz sanıyorsun? Araban kapıda olmayınca nöbetleşe bekliyoruz. Dün gece Saniye mesaj attı, saat birde gelmişsin.”

Barlas bunu duysa kimsesiz olmadığıma kanaat ederdi. Komşularım ajanlık yapıyordu. “Davalar davalar abla sen boş ver bunları. Ben bugün Yeliz’i alıp dışarı çıkacağım.” 

Dikildiğim kapıdan Yeliz’in, Yeşim’in ve Yonca’nın ortak kullandığı odaya ilerleyip dalarken Reyhan ablanın sesini duyuyorum. 

“Son çıkarttığında neler olduğunu biliyoruz, Raja, yapma kuzum,” diyordu. 

Bir şey yapmamıştım, on iki taksite Yeliz’e cep telefonu almıştım. O artık üniversite öğrencisiydi. Aynısını bana onlar yapmıştı. Hukuk fakültesine başlayacağım gün bana ilk cep telefonumu toplanıp birlikte almışlardı. Ben bunları borç olarak değil, kalbimden geçeni seve seve yapıyordum. 

Biri çift kişilik ranza diğeri tekli yatak olan ve tam bir kız odası olan odaya girmemle hepsi yerinden sıçradı. “Kalkın tembeller, erken kalkan yol alır.”

Altı yaşındaki Yonca yataktan zıplayarak kollarıma atladı. Kömür karası saçları ipek gibiydi. Beyaz yanağına sulu ve sesli öpücükler bıraktım. “Küçükhanım ben bugün dışarı çıkacağım,” diye fısıldadım, anne ve babası bir şey istemesine kızıyordu, onlar gelmeden hemen ne istiyor öğrenmeliydim. “Bir şey istiyor musun?”

Ela gözleri çakmak çakmak olurken kulağıma eğildi. “Bana pembe tüllü etek alır mısın?” dedi, geri çekilip küçük burnunu parmaklarımla sıkıştırdım. “Aramızda, alacağım.” Kucağımdan inerek koşarak çıktı odadan. Yeşim uyku sersemiyle kollarını boynuma dolamak için asıldı ama boyu hâlâ çok uzun sayılmazdı, henüz on dört yaşındaydı. Başını göğsüme yasladı, saçlarını karıştırdım. 

“Senin bir eksiğin var mı?” diye sordum. 

“Valla sordun diye söylüyorum abla,” derken ikimiz de kıkırdadık. “Geçen gün çantam koptu ama anneme demedim,” dedi. 

“Tamam, sen yine deme annene; çok güzel bir çanta akşam sana gelecek.” Eğildim, beni öpmesine izin verdim, o da çıktı odadan ama Yeliz yataktan çıkmamıştı. Yüzünden bir sıkıntı olduğu anlaşılıyordu. Yatağın kıyısına oturup yanağından makas aldım. 

“Neyin var, hasta mısın?” Başını sağa sola salladı, doğrulup oturdu. Çok genç ve güzel bir kızdı, ileride çok güzel bir kadın olacaktı. Kara kaşları, ela gözleri… Aslında üç kız kardeşte anne ve babalarının kopyaları gibiydiler. 

“Dün okulda arkadaşlarıma Roman olduğumu söyledim, bana ne dediler tahmin et?”

Pek çok şey olabilirdi, toplumdaki algıları kırmak için yine toplumun yardım etmesi gerekiyordu ama bunun için kimse parmağını oynatmazdı çünkü toplum canının istediğini değiştirme gücüne sahipti. “Edemedim,” dedim. 

Ağzını bükerek o her kimse onun taklidini yaptı. “Ooo siz güzel göbek atarsınız, atsana bir,” dedi. Öfkeliydi. Kırgındı. Ellerini tutup sıktım, gözlerinin içine baktım. “Bir dahaki sefere onlara ‘dans etmek için Roman olmaya gerek olmadığını, dansın insanın dürtüleriyle ortaya çıkan fiziksel bir eylem’ olduğunu anlat ve bunları düşünme! Bunlar sana bir şey kazandırmaz. Toplum önyargılarını yine kendisi yıkar, onlar bunu istemiyor ve basmakalıp düşüncelere sahipler, onları önemseme.”

Beni çok net anlıyordu ve uygulamakta sıkıntı çekmiyordu. Onu üniversiteye ben hazırlamıştım, nasıl zeki bir kız olduğunu biliyordum. “Senin eksiğin var mı? Çanta, kolye giysi…”

“Yok abla, sağ ol.” Ona inanmıyormuş gibi baktığım. “Valla yok abla, olsa söylerim, ama çok istiyorsan birkaç tane takı alırım.” 

İkna olarak ayağa kalktım. “O zaman hadi kalk bugün benim esirimsin ve pazartesi günü seni okuldan almaya geleceğim. Benimle de tanıştır arkadaşlarını, bende Roman’ım neyim eksik?”

Gülümseyerek yataktan fırladı. 

“Tamam,” derken beni öperek odadan fırladı, tam çıktığında babasıyla çarpıştı. “Günaydın baba,” derken çoktan banyoya girmiş bile olabilirdi, sesi git gide azalmıştı. Emrah abiyle birbirimize bakıp gülümsedik. “Günaydın abi.” Odadan çıkıp Reyhan ablanın sesinin yankı bulduğu mutfağa yürüdük. 

“Günaydın kızım, damlamışsın yine sabah saatinde. Ah… Sen eve bu son hafta hep geç gelmişsin, hayırdır?”

Mutfak kapsından geçip masaya oturduk. “Davalar ve davalar abi. Maşallah gözünüzden hiç kaçmıyorum.” 

“Kaçmaz!” derken esnedi, kim bilir eve kaçta gelmişti. Kazandığı her kuruşu ailesine adayan cefakâr bir babaydı. Adam gibi adamdı. Bir anda masasın etrafı doldu, üç kız bir de eş evde dört tane kadınla yaşıyordu. Çoğu zaman para ucu ucuna yetiyordu, bazen de açıkta kalıyorlardı. Ama tek gerçek; çok mutluydular. Bir aileydiler, yemek masası kalabalıktı, kimi zaman atışma kimi zaman gülüşmeler eşlik ediyordu sofralarına. Benim evimde her zaman eksik olan şeydi bu; mutluluk. Mutluluk tek başına bir şey katmıyordu aksine yoruyordu. 

“Yeliz bugün benimle geliyor, istiyorsan sen de gel Yeşim?” Yeşim yerinde zıpladı. “O kadar büyüdüm mü abla?” dedi. 

Babası kızlarına bakarken gözleri doluyordu, kız babasıydı… Bir gün onların yuvadan uçacak olması fikri onu tatlı tatlı üzüyordu. “Anne ve babana sor izin verirlerse,” dedim. 

Reyhan abla başını bilmiş bilmiş salladı. “Paranı harcama, Raja, onlar sana da lazım. Bu kızların gözü doymaz.” 

“Ben onların ablasıyım, ne istiyorlarsa alırım,” derken kızlara göz kırptım. Emrah abi bana minnetle bakıyordu, yetemediğini biliyordu ama bende çok emeği vardı. O, yapma demişti ama ben onu dinlememiştim. Bir daha da söylememişti. 

Şıkır şıkır giyinen kızları evden çıkarmam biraz zor olmuştu ama sonunda başarmıştım. İlk adresimiz alışveriş merkeziydi. Çok beğendiği çantayı Yonca’nın pembe tüllü eteğini ve Yeliz’in hayran kaldığı takılar aldım. Emel, Sevda ve Afet ablaya çok sevdikleri pastayı ayırttım, dönerken alacaktım. Çeşitli, küçüklü büyüklü hediyeleri alıp bir kafede oturduk. Çantamdaki telefonumu çıkarttım, ekran bildirimle doluydu çünkü sesi açmayı unutmuştum. İçlerinden tam üç kez Barlas tarafından aranmam dışında diğerlerini es geçtim. Ayağa kalkıp kızlara döndüm. “Siz siparişi verin ben geliyorum. Benim pastam,” dedim ama onlar benim yerime tamamladı. “Vişneli.” 

Onlara sırıtarak biraz uzaklaşıp Barlas’ı aradım. İkinci çalışta açıldı. “Beni,” aramışsın diyemedim. 

“Neredesin,” sorusuyla sözümü kesti. 

“Bize yakın olan alışveriş merkezindeyim de ne oldu?”

“Hiç, yapacak daha iyi bir işim yoktu sana yardım edeyim diye düşündüm hatta geldim bile, bekle geliyorum.” 

“Barlas, yalnız değilim.” Ses kesildi. “Öyle mi?” dedi ama sesi çok kısıktı. “Eski arkadaşın mı eşlik ediyor sana?” Bu ses daha farklıydı, buruk bir sitem alıyordum. 

“Hayır, taktın eski arkadaşıma! Yanımda Emrah abinin kızları var.” 

“Tamam, yine de geliyorum, beş dakika sonra oradayım.” Telefon kapandı ve ben öylece ekrana baka kaldım. Kızlara ne diyecektim? Yerime döndüm, kızlara bir sır verecek gibi eğildim, verecektim aslında. “Az sonra bir arkadaşım bize katılacak,” dedim, hâlim onlar garip gelmiş olacak ki anlamamışlardı. “Erkek,” diye ekledim. 

İkisin de gözlerinden ışık gelip geçti. “Ya?” dedi Yeliz, ela gözleri merakla parlıyordu. Daha önce onları hiçbir erkek veya kadın bir arkadaşımla tanıştırmamıştım, bunu ilk anda bu şekilde anlamaları doğaldı.

“Sevgilin mi?” Yeliz’in sorusuna Yeşim de atladı. “Sevgili mi yaptın abla?”

Onların bu sevimli hâllerine gülümsedim, ikisi de bundan cesaret aldı. “Ay sevgilisi var,” dedi Yeliz. 

“Kızlar… Bir dakika henüz öyle bir şey yok, sakın o gelince buna benzer bir şey söylemeyin belli de etmeyin.” İkisi de aniden büyüdü ve ağızlarına fermuar çektiler. “Sen merak etme,” dedi Yeliz. 

Bu alışveriş merkezinde tek kafe vardı, bulması çok kolaydı. Garson pasta ve çaylarımızı bırakırken yanımızda belirdi. Ayağa kalktığımda bana yaklaşarak yanağıma tüy gibi bir dokunuş bıraktı, bunu beklemiyordum; yanaklarım ısınmış, bedenim bile ayaklanmıştı. Ve onu ilk kez rahat giysiler içinde görüyordum. Muhteşemdi, bir erkekte aranacak tüm özelliklere sahipti veya benim gözlerim öyle görmek için deli divane oluyordu; aksini kabul etmiyordu. O, bir bütündü, her şeyiyle…

“Barlas,” diyerek kızlara döndüm, “Kendisi bir hâkim, adliyeden arkadaşım,” dedim, kızlar merhaba diyerek gülümsediler. 

“Selam kızlar.” Gelişigüzel bir rahatlıkla beni nazikçe itekleyip oturmamı sağladı, kendisi de yanıma oturdu. Kızların gözü onu arşınlıyor, her bir ayrıntıyı not ediyorlardı sonra bana birçok soru olarak dönecekti bu bakışlar. 

“Ben de pasta alayım,” dedi benim tabağıma baktı. “Neyli o?” diye sordu. 

“Vişne, sever misin?” dedim, onun bu rahat, şen hâli çok hoşuma gitmişti. Muhtemelen yine aptal aptal sırıtıyordum. 

“Ben de ondan alayım.” Garsona gelmesini işaret etti. Saniyeler içinde gelip giden garson onun siparişlerini almıştı. 

“Bende mi hâkim olsam abla,” derken Barlas’a bakıyordu Yeliz. Barlas kocaman gülümsedi. 

“Yeliz hukuk fakültesinde,” dedim, o an bana ben ona döndüm. “Ablan gibi bir avukatta olabilirsin,” dedi gözlerimin içine bakarak.” 

“Waow,” dedi Yeşim, ona dönen büyümüş yeşil gözlerimden korkarak sindi, ama Barlas kahkaha attı. 

“E… Bitti mi işlerin?” diye sordu. 

“Hayır, daha çok azı bitti. Markete gideceğim sonra mahalleye derken akşam olur zaten.”

“Tamam, size yardım ederim daha kısa sürede bitiririz.” 

Bitirince ne olacaktı? Hem bugün bitmezdi ki. “İşimiz mi vardı? Dün öyle bir şey konuşmamıştık.” 

“Yoktu, ama annem dedi ki ‘eve yastık yorgan almayı nasıl unutursun?'”

Bunu ben de unutmuştum. İyi ki anneler vardı. “Bunu atladım, annen haklı ama bu acele neden? Yarın da halledebiliriz.” 

“Yarın da gelirim, bugün neler yapıyoruz ona bakalım. Sana yardım etmek istiyorum.” 

“Bela mısın sen?” derken gülüşüm sözlerimi ezip geçiyordu. Başını yana yatırırken biraz eğildi. “Olayım mı?” dedi. 

Kızların kıkırtısıyla onun bastırdığı kahkahası dudaklarına hapsolmuş gibiydi. “Ol,” dedim, bugün öyle farklıydı ki beni nereye çekse gidebilirdim. Gözlerim kör noktaya saplanmıştı, sadece onu görüyordum. 

Pastası ve kahvesi geldiğinde kızlarla sıkı bir diyaloğa girmişti. Yeliz’e hayallerini Yeşim’e hangi liseyi istediğini soruyordu. Kızlar ona bayılmıştı, her soruya neşe içinde cevap veriyorlardı. Ben de arada dâhil oluyordum, iyice keyfe gelmiş durumdaydım. Çok mutlu anı yaşıyordum, sebepsiz yere hem de. 

En sonunda kalkmamız gerektiğine üçü de ikna olmuştu. Yapacak başka işlerimiz vardı. Hesabı Barlas ödemek istedi ama buna izin vermedim. Bir sonraki kendi ödeyeceğini söyleyerek sözlü anlaşma imzaladık. O, kendi arabasına binip bizi takip ederken daha aracı çalıştırır çalıştırmaz kızların çığlığıyla sıçradım. 

“Kızlar!” 

“Abla,” dedi Yeliz. “Çok yakışıklı, âşık bu Barlas abi sana.” Olduğu yerde erime moduna girişti. Arkada oturan Yeşim başını aradan uzattı. “Ne güzel bakıyor sana, belalın hayırlı olsun abla.”

Onların sözlerimi yoksa içimdeki bahar mı bilinmez gülümsedim. “Bundan kimseye bahsetmiyorsunuz, anlaştık mı?” İkisi aynı anda ağızlarına fermuar çekti. “Aferin banim kızlarıma, ben diyene kadar kimse bir şey bilmeyecek.”

Arka arkaya park edip markete girdik, iki araba çektik. Yanımda yürüyordu. “Bu hafta ne çok şey öğrendim.” 

“Hım… Mesela?” Raftan on dört paket pirinci sepete bıraktım. 

“Pirincin kilosu on altı lira altmış beş kuruş.” 

Ona döndüm ama kendimi sıkıyordum, gülmek istiyordum. “Ekmek kaç lira bilir musun?” 

“İki yüz kırk gramı bir lira yetmiş beş kuruş,” dedi, tek kaşı kibirle kalkmıştı.

“Aferin zeki çocuk, şimdi on dört paketlik alacaklarımızı alıyoruz sonra bunları her eve gelecek şekilde poşetliyoruz sonra da yerlerine teslim ediyoruz ve daha sonra seninle ilgilenecek zamanım kalırsa ne mutlu bize.”

“Senin işin geceye ancak biter. Şöyle yapalım mı? Buradan çıkınca gidip alalım, işin bittiğinde yine buluşuruz.” 

Beni bırakmamak için direniyordu. “Gece gece ne yapacağız ki? Dün yeterince çalıştık, öyle değil mi?” Raftan sayarak on dört kutu mercimeği sepete eklemeye başladı. “Kupalarımız var ya kahve içeriz, olmaz mı?” dedi, arabayı çekerek uzaklaşıyordu. Bugün gerçekten garipti, çok garip ama tatlıydı. “Olur,” dedim. 

Kasadan ürünleri geçirirken kulağıma eğildi. “Bunları ben almak istiyorum,” dedi, gözlerimi kocaman açarak ona hayır anlamında başımı salladım. “Hayır, Barlas!”

“Neden, sadece sen mi sevap işlersin? Belki benim de sevaba ihtiyacım vardır, belki ben çok günahkâr bir adamımdır. Ben alacağım.”

“Laf cambazlığı yapıyorsunuz, Hâkim Bey. Lütfen, yapma!”

“Hiçbir şey yapmıyorum, Raja, sadece bu yardımına ortak olmak istiyorum. Sen de bana yardım ediyorsun, eşitlenelim mi?”

“Ben karşılık beklemiyorum sende kendini mecbur hissetme!” dedim, ama sanki kırılmıştım. İçimi taze, hiç bilmediğim bir hüzün kaplamıştı. Ben ona gönüllü yardım ediyordum. 

Paketleri tek tek indirirken sustum o da bunu anladı. Tekrar eğildi, nefesi tenime çarpacak kadar yakındı. “Alınma hemen, yardım etmek istiyorum. Senin karşılık beklemediğini biliyorum. Lütfen!”

Alınmış bir kalbimin olduğunu biliyordum artık. Sorun şu ki ben alınmayan biriydim yani kim olacaktı ki beni kıracak? Ben insanlara mesafeli durduğum için kimse beni kıramazdı. Ama Barlas bunu yapabilecek tek insan olacaktı, anlıyordum. 

“Peki, sen kaşındın,” dedim, bu da alınma tribi olabilirdi. Karakterim ilkleri yaşıyordu ayaküstü, oracıkta bir marketin kasasında. 

Kızlar aldıklarımızı poşete dolduruyorlardı ama gözleri bizim üzerimizdeydi. Barlas’a hiç dönmedim, yüzüne bakmadım. Poşetleri benim arabamın bagajına doldurduk. Kızlar arabaya geçince yanıma geldi. 

“Çok güzel trip atıyorsun, öğrenmiş oldum. Dudakların dümdüz şu an, nasıl güleceksin? Şimdi sana abarttığını söylerdim ama sen ona da kızacaksın.”

Abartıyordum, evet, haklıydı. “Sana yardım ediyorum ama bunu severek yapıyorum, bir daha öyle bir şey söyleme.” 

“Asla!” derken gülümsüyordu. “Ben seni evde beklesem olur mu?” 

“Alacaklarımız?” dedim. 

“Yarın alırız.” 

“Olur, sen bilirsin. İşim bitince kahveye geleceğim.” 

“Tamam,” dedi arabamın kapısını açıp kızlara veda etti. Aynı yöne ilerledik ama o yolun çeyreğinde evine saptı bende kendi yoluma.

Cuma günü görüşürüz canlarım. ❤️