Mart 19, 2021

4.Bölüm

ile payelll

 

Evinin kapısı önünde zile bastığımda saat ondu. Bu saatte benim burada hiçbir işim yokken ne işim vardı? Onun hâli hazırda bir evi ve ailesi varken burada ne arıyordu? Kapı açıldığında onu eşofmanı, rahat bir tişört içinde buldum. Eşyalarını getirmiş olmalıydı. Belki de bu gece evinde kalacaktı.

“Hadi gel,” dedi, eve girdiğimde dışarının soğuk olduğunu anladım; evin içi sıcacıktı.

Kapıyı kapatıp ardından mutfağa girdim. Keşke koltukları gelmiş olsaydı da kendimi üzerine bırakabilseydim. Sandalyeye oturduğumda yorgunlukla inledim. “Bir kahve için buraya geldiğime inanamıyorum,” dedim.

“Kahve hatırı olan bir içecek bilirsin. Üzerine benim gibi yakışıklı bir adamla içiyorsun.”

Yorgunlukla kahkaha atıp başımı arkama devirdim. “Yadsınamaz gerçek, ama çok yorgunum.”

Kahve makinasının başını beklerken bana dönmüştü. “Beni yakışıklı buluyorsun yani?”

Ah… Daha neler neler görüyordum. Tişörtünden taşan kolları ve karın kasları… Bir erkeğe dokunmanın ne olduğunu bilmiyordum, merak da ettiğim söylenemezdi ama Barlas buna dâhil değildi. “Kör değilim,” dedim.

Başını aşağı yukarı salladı. “Ben de değilim,” dedi. Beni nasıl bulduğunu merak ediyordum, aramızda orta hızda ilerleyen bir şeyler vardı; ikimiz de biliyor, görüyorduk.

Kupayı önüme bırakıp çaprazıma oturdu. Masa küçüktü, yanımda oturuyor sayılırdı. “Bugün beni yanlış anladın, seni ikna etmeye çalışıyordum.”

Kırmızı kupama bakıp nefes aldım. “Ben insanlara alınmam, alınmazdım. Evet, seni yanlış anladım ve çok basit oldu. İnsanlarla aramda belli bir mesafe olur, kimse enim değildir; bu da beni kimsenin kırmaması için bir kalkan.” Başımı kaldırdığımda gözlerimiz buluştu. “Ben sana hiç mesafe koyamamışım, Barlas. Ben bugün ilk kez alındım, yok yere. Bana ne yapıyorsun?”

“Bunu nasıl bilebilirim, Raja?” dedi, haklıydı. Bu soruyu kendime sormam gerekiyordu. Sorunun ben de henüz bir cevabı yoktu.

“Haklısın,” derken saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Bugün ne kadar da neşeliydin, farklı biri gibiydin ne oldu dünden bugüne?” Dudaklarına çekicilik katan gülüşü yüzünü kapladı. Harika! Dudakları bile çekici hâle geliyordu artık. Bakışlarım zorla gözlerine çıktı. Kadın olmanın katmanlarını seçmeye başlamıştım.

“Bu sabah keyifli uyandım, dün gece güzeldi sabah da uyandığımda dünyaya daha güzel bakarken buldum kendimi. Bir sebebi yok.”

Dün gece güzeldi, sabahında dünya başka güzeldi ama sebebi yoktu. Üzerine uğramama kararımla gülümsedim. “Neşeli olmak sana çok yakışıyor,” diyerek başladım ve uzun bir sohbet oldu. Oradan oraya kaydı sohbetimiz. Nelerden hoşlandığını ve hoşlanmadığını öğrendim. En sevdiği yemek yaprak sarmasıydı ama ekledi, annesi yaparsa daha çok seviyormuş. Nefret ettiği yemekse kuru barbunyaymış. Çayı severmiş ama sadece kahvaltıda içermiş, kahve günün her anında. Koyu Galatasaraylıymış, Fenerbahçeli olduğumu öğrendiğinde bana manidar bir bakış atmıştı. Tozdan nefret edermiş ama dağınıklık umuruna gelmezmiş. En sevdiği tatlı baklavaymış ama her yerde yemezmiş, tek bir markada yermiş. En korktuğu şeyi sorduğumda kısa bir an sessiz kalmıştı. Söylemekle susmak arasında kalmıştı. Sonunda pas demişti. Zayıf olmayı sevmiyordu.

Annesine çok düşkünmüş ama babasına hayranmış, babasını anlatırken gözleri parlamıştı. Kız kardeşi ailenin yüz karasıymış -anlatırken kahkaha atmıştı- çünkü ne hukuk alanında ne başka bir alanında çalışmak istemiyormuş. Babasının sürekli kriz geçirdiği tek konu buymuş. Kız kardeşi çok güzel para harcar, gezermiş. Ailesi yüz yıla yakındır hukuk dalında çalışıyormuş, Barlas’ın dedesi de hâkimmiş, kuzenleri de çeşitli alanlarda hukuk dalında ve dışında bu geleneği sürdürüyormuş. Ve babası hukukçu bir gelin istiyormuş. Kızıyla oluşan açığın kapanmasını gerekiyormuş. Ne aile ama…

Yarın görüşmek üzere evden ayrıldım. Bu gece evinde kalacağını söylemişti, sabah onda buluşmak için sözleştik. Sağım solum her yanım Barlas bir şekilde yaşamaya başlıyordum. Yatağıma kıvrılırken aklıma gelen son şey; sonumu asla düşünmüyor oluşumdu.

 

 

Ertesi gün de buluştuk. Evine gerekli her şeyi aldık yani belki her şeyi çünkü hiç durmadan eksik çıkan şeye ev deniyordu. Mutfağına başka gereçler aldık, tam bir mutfak olana kadar aldım Barlas da bana dur demedi. Gerçek anlamda batıyordu ama bunu umursamıyordu.

Sonraki günlerde bu şekilde devam etti. Koltukları geldi, perdeleri takıldı ve o devasa yatağını odanın ortasına yerleştirdiler. Kenarları koyu ahşapla kaplı, normalinden fazla büyüktü; yine aynı ahşaptan dört tane direği vardı, direk uçları tavana monte edilmişti.

Aldığımız koyu nevresim setlerini önce yıkamıştım sonra birlikte yatağa geçirmiştik. Koyu gri örtüyü üzerine sermiştik, o da krallara layık bir havaya bürünmüştü. Bu kadar koyu renge kar beyazı halıları yerleri sildikten sonra sermiştik. Bu işlemleri her odaya uyguladığımızda ev artık gerçek bir evdi. O kadar şık bir ev olmuştu ki içinden ayrılmak istemediğim gerçeğiyle sarsıldım. Bu evin her şeyini elimle yapmıştım. Onun ve benim zevkimin ortak yapımıydı.

Adliyede birbirimize çok az denk geliyorduk, kısa bakışlar arasında geçip gidiyorduk. Kimse diyemezdi ki Raja, hâkim Barlas Hanya’nın evinden çıkmıyor, onunla neler neler paylaşıyor ama hâlâ arkadaşça takılıyor. Burada elimi başıma vurup derin bir nefes alıyorum. Ben Barlas’a her gün git gide alışıyordum, bağlanıyordum ama biz hâlâ bir adım bile gidememiştik. Ben adımları atıyordum, atıyor muydum? Ne bekliyordum onu da bilmiyordum. Birkaç haftadır hayatımda olan bir adamdan başka neydi?

Çağlayan’dan dönüyorum, tüm gün ofiste çalışmaktan beynim normalinden fazla yorulmuştu. Patronlarımın üzerime devirdiği kocaman bir davam vardı artık. Eve geçer geçmez dosyayı incelemeye başlayacaktım. Bana bu kadar güvenmeleri hoşuma gitmişti, altından kalkarak kendimi ispat edebilirdim tabii önce detaylı bir araştırma ve inceleme yapmak zorundaydım.

Arabamı park ederek soğuk karanlığa adım attım. Çantamı kavrayıp kapıyı kapattım. Önümdeki kapının ziline dokunduğumda nerede olduğumu fark ettim. Burası benim evim değildi, burası Barlas’ın eviydi. Bana bugün gel dememişti, gelmen gerekiyor bile dememişti. Dün ona tüm gün ofiste olacağımı söylemiştim o da bana tamam demişti. Benim burada ne işim vardı?

Belki de içerdi de bir kadın vardı, yarı çıplak bana kapıyı açarsa hayatımın en kötü anını yaşardım. O bekâr bir adamdı ve ben onun sevgilisi değildim. Bu düşünceler olduğum yerde donmama neden olurken kapı açıldı. O an gerçekten yarı çıplak bir kadının baktığı hayalini resmettim ama aniden kayboldu. Barlas’ın gözlerine kendi karışık fikirlerimle bakıyordum.

“Raja!” derken bendeki garipliği fark etmişti.

“Barlas ben buraya neden geldim bilmiyorum, bugün gelmem gerekmiyordu.”

“Ne saçmalıyorsun sen?” derken beni içeri çekip kapıyı kapattı. Allah’ım… Evin ışıkları yarı kapalıydı, loş bir ortam oluşmuştu ve sakin bir müzik kulaklarıma doluyordu. Ne kadar da romantik bir an… Ayakkabılarımı çıkarmama gerekiyordu ama ben her an gidecek gibi bekliyordum.

“Ben gideyim en iyisi,” derken daha kapı koluna dokunamadan elimi havada yakaladı. “Nereye Raja, ne oluyor anlamıyorum?”

Ne diyecektim şimdi? “Biz bugün sözleşmedik değil mi?” diyebildim. Gözleri kısılmıştı, şaşkın görünüyordu. “E..?” dedi.

Köşeye sıkışmıştım, neredeydi benim savunma mekanizmam? Ona karşı hiçbir mekanizmam çalışmıyordu. “İçeri de biri var mı?” Kısa bir an salona baktı. “Hayır,” dedi.

“Ben…” derken iyice saçmalama moduna girdim. “Yani sen yalnız yaşıyorsun, ben buraya geldim ve sözleşmemiştik yani misafirin olabilirdi.” Dudakları aralandı, gülümsemesi yüzüne yerleşiyordu. Aptal gibiydim ama batmıştım artık, komple gömülmem de sakınca yoktu. Saçını tek elimle arkaya itekledim. “Bir an kapıyı yarı çıplak bir kadının açacağını düşünmüş bile olabilirim.” Sözlerim bittiğinde beni yerin dibine sokan o kahkahası evin içinde çınladı. Kendimi daha kötü hissediyordum. Nesi komikti?

Çantamı elimde çekip hemen arkamdaki uzun konsola bıraktı. “Demek yarı çıplak bir kadın…Eh haklısın ben bekâr bir adamım. Üzerinde kesin benim gömleğim ya da tişörtüm olurdu.”

“Susar mısın?” Ellerimi yüzüme kapattım. Bu çok utanç vericiydi, ama onun sözleri hem kızdırıp hem de utandırıyordu.

“Biliyor musun, tişörtüm sana çok yakışırdı.”

Her an ölebilirdim. Ellerimi yüzümden çekip iki elimi birden kavradı, gözlerimi açmak zorunda kaldım. Çok eğleniyordu, gözleri parlıyordu. “Raja…” dedi, sesi kısık ve keskindi. Üzerime bir ayak mesafesi geldiğinde kendimi konsolla arasına sıkışmış vaziyette buldum. Sabun kokusu alıyordum, ellerimi bıraktı, iki elini de konsola yasladı şimdi tam bir kıskaç içindeydim. Çok fazla yakındı, kalbim buna dayanacak mıydı… Sırtımı geriye eğdim ama o yine üzerime eğildi. Bakışları yüzümde gezinip dudaklarımda durdu. Nefes al Raja, nefes. Her an bayılabilirim, nefes neydi?

“Bunca şeyden sonra bu evde senden başka bir kadın istemediğimi biliyorum; ama sen bunu tam anlamamışsın. Sorun değil, anlatırım hem böylesi daha zevkli olacak.” Dudağımın ucundaki çok narin dokunuşuyla gözlerimi kapattım. Tek bir kelime edecek hâlde değildim, az sonra düşünce yetim bile beni terk edecekti. Umarım ruhumu teslim etmezdim.

Sessiz kalarak hem izin hem de cesaret veriyordum. Ben de olmayan her şey şu an ondaydı. Aldığı derin soluğu içine çekerken ruhumu oradan ona vermişim gibi dizlerim hissizleşti. Elinin birini belimde algılarken diğeri sırtıma tırmanıyordu. Yaslandığım konsoldan çekildim. Aramızdaki mesafe sıfıra inerken hızlıydı, ağzı benimkini kapatırken hissettiğim yoğunlukla kolları arasında eriyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum, ona nasıl karşılık verilir bilgim yoktu. Bedenim taş kesildi, sıcacık bir taş hem yanıyordum hem de kımıldayamıyordum. Sırtımdaki eli saçlarımın arasına daldığında dokunuşunu kesti, bedenim hâlâ ona sıfır mesafede yapışmış durumdaydı. Gözlerimi açamıyordum, nefeslerim içime çok az giriyordu.

“Sen…” diye fısıldadı dudaklarıma, nefesi içime giriyordu ve beni olduğumdan daha fazla ısıtıyordu. Sözleriyle kapalı gözlerimi araladım, buna mecburdum. Kahverengi gözleri kısık ve parlaktı, arsız bir beklenti, şımarık bir çocuğun ışıltısı oynaşıyordu bakışlarında.

“Keşke sadece o olsa,” derken kendi saçmalığıma gülümsedim. “Öpüşmeyi de bilmiyorum.” Kıvılcımlar saçan göz bebekleri kesinlikle bencildi, ahlaksızca sevinmiş bir bencilliğin ateşinin kıvılcımlarıydı uçuşanlar.

“Ne hoş. Hayatımda bu derece onurlandırılmamıştım. Şimdi…” dedi tekrar eğilirken başımı kaldırma hissiyle ele geçirildim. Sanırım olay buydu, iç güdülerime telim olmak. “O güzel ve masum ağzını aç,” dedi, fısıltıları beni emri altına alıyordu. Onun dudakları benimkilerin üzerindeyken söylediğini yaptım. Nefesime karışan inlemesiyle dudaklarımı daha fazla araladım. “Hadi beni içeri al,” dediğinde her şey kopmuştu.

Elleri daha sahiplenici, dokunuşları daha sertti. Beni kendine bastırırken ona sıkıca tutundum, dünyam taklalar atarak değişiyordu. Kalbim bedenimin her yerinde atıyordu, zihnimde sadece Barlas ve hâlimiz vardı. Ellerim onun boynuna dolanırken benim yönlendirmem dışında hareket ediyordu. Bir dokunuşuyla her şey değişmişti, ama her şey… Artık bir erkeğin bir kadını öpmesinin, bir kadının öpülmesinin ne olduğunu biliyordum ve bu devamının nasıl bir his olacağını merak ettirdi; kadın olmanın farkına varıyordum.

Dokunuşları burnumun ucundan kaşlarımın hemen üzerinde durdu. Baştan aşağı fersizdim, nefesimi tazelerken gözlerim kapalı ellerim omuzlarındaydı. Bu, büyüleyici dokunuşlar, his bana çok farklı kapıları aralamıştı, devam edecekti.

“Bu kadar benzersiz olacağını düşünmemiştim, sen çok farklısın,” dedi, ben de dünyada daha nasıl benzersizlikler var onu düşünüyordum. Bana dokunan ilk erkeğin kendisi olması ona bunları çağrıştırmış olmalıydı.

“Fark?” derken başımı kaldırdım, eğilmiş başı hâlâ çok yakındı ve dudaklarıma bakıyordu.

“Yirmi yedi yaşındasın, Raja.” Başparmağı alt dudağımda usulca geziniyordu. “Dokunulmamış bir kadının hazzını yaşıyorum, bunun benim için anlamını nasıl bileceksin ki?”

“Anlatırsan anlarım, ama kiminle şu anı yaşayacaktım ki? Dokunulmamış bir kadının hakkını kim verecekti bana? Benim için özel şeyler var, siz erkeklere inat.”

Dudak ucu havalandı, bakışları gözlerime tırmandı. “Bunun için özelsin!” dedi, aramızdaki mesafeyi açtı. “İçeride kimse yok Prenses, ayakkabılarını çıkar da bana eşlik et.” Bir eli hâlâ elimi tutuyordu. Topuklu ayakkabılarımı kolayca çıkarıp olduğu yerde bıraktım. Yerler sıcacıktı, günün yorgunluğu ayakuçlarıma yüklenmiş gibiydim. Beni salona getirdiğinde beyaz yün, yumuşacık halıya basınca inledim. Halının yumuşaklığı ayaklarıma iyi geliyordu.

Koltuğa oturup beni de yanına çektiğinde hiç itiraz etmedim. Kolunu omuzuma dolarken bunu her an yapıyormuşuz kadar rahattık, günlerdir dip dibe yaşamanın bir getirisi olsa gerekti ve kapı önünde başlayan ne varsa devam edecekti. “Çok mu yoruldun, sevgilim?” dedi, kalbimi pamuklara sarıyordu. Alışması güzel sözlerdi. “Evet,” dedim, sevgilim sözünün üzerine uğramadan.

“Ben sana şimdi yemek yaparım, sonra sen kahve yaparsın. Ama…” dedi, başımı çevirip ona baktım. Eğilip kulağıma fısıldadı. “Benim sevgilim olursan.”

Göğsümden kalkan kıkırtıyla o da sırıttı. Bana bakıyordu hem de o muhteşem gülüşüyle. “Olmazsam?”

“Olmazsan kahveyi ben yaparım yemeği de sen.”

Yakışıklı suratı, tatlı gülüşü, korkutmayan tehdidine gülümsedim. “Yemek yapamayacak kadar yorgunum, kahveyi yaparım.” Evet demekti, her şeye çokça evet demekti. Bu kadar zaman bekledim ve inandım, o benim olacaktı; bunu bütün kalbimle hissediyordum. Nereden bulduğumu bile bilmediğim cesaretimle uzanıp yanağından öptüm. Yeni çıkmaya hazır sakalların dahi etkiliyordum, her şeyi beni alaşağı ediyordu.

Geri çekilip yüzüne baktım. Ben daha gözlerine bakamadan dudaklarıma yapıştı. Koltukta, kollarının, sabun kokan adamın dokunuşlarıyla eriyordum. Her dokunuşuyla yerle bir oluyordum. Acaba bu hissettiğim duyguların kaçta kaçını hissediyordu Barlas?

Kendini öpüşlerini kesmeye zorluyordu, ayrılmak istemiyordu. “Sadece tost yapacağım ucuza gittin.” Nefesime konuşuyordu, tost kimin umurundaydı ki… “Sen kalitelisin, nasıl ucuza gidebilirim? İstanbul Adliye Sarayı’nın en yakışıklı hâkiminin sevgilisi oldum, kesinlikle tostumu kendim yapmalıyım.”

Kısık bakışları, birbiri üzerinde sakince gezinen dişleriyle ciddi bir şeyler geçiyordu aklından, artık onu çözebiliyordum. “Sen ne olduğunun farkında değilsin,” dedi. Ne demek istediğini tam anlamadım, bir kadının hayatına hiç erkek girmediğinde onun ne gibi farkları olurdu veya bu fark sözünü edecek kadar büyük müydü?

“Anlamadım?” dedim, bakışları saçlarıma kaydı, omuzumdaki elimi saçlarıma çıkarıp saç tellerimle oynamaya başladı. “Göz alıcı bir güzelliğe sahipsin, bunun farkında değilsin. Farklı bir ışığın var, bunun da farkında değilsin.”

Bana mı diyordu? “Ben mi?” derken şaşkındım.

Başını salladı, hâlâ saçlarıma bakıyordu. “Onlarla hâkim ve savcı -avukatları bilmiyorum- sana yaklaşmak için an kolluyor, bunun asla farkında değilsin.”

Tamam, hoşuma gitmişti ve çok da saçma geliyordu. Kahkaha attım. “Dalga geçiyorsun.”

“Keşke dalga olsa, o zaman sana bunları söylemezdim çünkü bunun dalgası bile hiç hoş değil, gerçek olan bu.”

Gülüşüm son bulduğunda doğruldum. “Ne yani hiç işleri yok oturup benim fiziksel yapımı mı konuşuyorlar?”

“Sayılır, sadece sen de değil ama en çok senin… Sizden bir tık üstte olduğumuz için size yaklaşmak da zor tabii.”

Onun yanında benim sözümü edeceklerdi ve o ne yapacaktı? “Bu çok çirkin, ben mahkeme salonunda müvekkilimi savunurken onlar -yani siz- bizi mi süzüyorsunuz?”

“Beni neden kattın şimdi? Yani, evet, sayılır. Buna ben dâhil değilim.”

“Neden sen de erkeksin?”

“Sağda solda kimseyi kesmiyorum, Raja.”

“Ama benden söz edecekler, ne diyeceksin, durup öyle dinleyecek misin? Daha önce de yaptığın gibi…”

“O kadar geniş biri değilim, hani bil diye söylüyorum; mezhep sahibiyim. Öncesinde de uyardım ama o zaman sevgilim değildin. Daha fazlasını anlatmam şart tabii.”

Saklamayacaktı. Ben babasından çekiniyordum ama o gizlemeyi düşünmüyordu. Sakince arkama yaslandım. “Tamam, o kadar özel biriyim madem, madem güzelim ve ışığım var tostu sen yap. Bak beni kimler beğenmiş ben burada ilk öpücüğümü bile sana vermişim, bir kıymeti olsun.”

“Ah…” dedi, nasıl keyifliydi, ona bakarken gülümsüyordum. “Bu onur bana it ya…” Yanağıma hızlı bir öpücük aldım ve o kalktı. “Sana daha neler yapacağım bilemezsin.”

Barlas mutfağa ilerlerken daha neler yağacağını birkaç saniye aklımdan geçiriyordum ki salonun en dip köşesine kurulmuş koyu ahşap rafları olan, kenarları demir kitaplığı fark ettim. İki metre uzunluğunda, tavana çok yakındı. Yanındaki kolilerde kitap olmalıydı. “Kitaplık almışsın, çok güzel.” Kalkıp kitaplığın yanına vardım.

“Evet, geldiğimden onunla uğraşıyorum. Kendim kurmak istedim ama bayağı zorladı,” diyen sesini duyuyordum. “Yemekten sonra birlikte yerleştirelim mi?” diye sordum.

“Aksini düşünmemiştim,” dedi.

Saatler sonra son kahvelerimizi yere oturmuş, kitaplığı izlerken içiyorduk. Rafa kendim bıraktığım Aşk ve Gurur kitabına baktım. “Sanırım on kez okudum,” dedim. “Her okuduğumda farklı şeyler hissediyorum, ama bir şey hiç değişmiyor.”

Kahvesinden bir yudum alıp bana döndü. “Neymiş o?”

“Tabii ki bir daha okuma hissi.” Gülümsedi.

“Ben senin kadar çok okumadım ama severim. Benim favorim Uğultulu Tepeler.”

“Okurken çok sıkılmıştım, ama yine de Heathchlff’in o hasta aşkı beni etkilemişti. Bir adamın bir kadını nasıl inatla ve intikam hırsıyla sevebileceğini öğrendim.”

“Cathy’yi çok seviyordu. İstediği sadece o kadındı ama insanlar her zaman olduğu gibi o zaman da zalimdi. Ama en büyük zalim her şeye rağmen bence Cathy’ydi.”

“Doğru, Cathy’nin Edgar’la evlenmesi büyük hataydı. O da sevdiği adamın canını yaktı. Kendi canını da yaktı Edgar gibi müthiş bir adamı da yaşarken öldürdü. Kitap baştan aşağı acı içinde yine de iyi ki okumuşum, yarım bırakmamak için çok direnmiştim.”

“Okumadığının klasik var mı?” diye sordu.

“Mutlaka vardır, ama çoğunu okudum.”

“Yarın ne yapıyoruz?” dedi ve konu baştan aşağı takla attı.

“Yarın arkadaşlarımla yemeğe gidiyorum. Geç bir saatte dönerim,” dedim, daha önce söylemem için bir neden yoktu, ilk kez şimdi söylüyordum ve yüzündeki ani değişikliği izledim.

“Eski arkadaşlarınla mı?”

Ne eskiydi ama… O kadar çok eski demişti ki artık bana sıkıntı geliyordu. “Okuldan eski arkadaşlarımla, evet. Engin yemek organize etti. Hepimiz burada değiliz zaten, altı kişiyiz. Biri evli -eşi bir savcı- eşiyle gelmeyecekmiş. Kendi hâlimizde eski günleri anacağız.”

“Savcının adını biliyor musun?”

“Elbette, ellerimizle evlendirdik. Tarık Gün, geçen yıl evlendiler. Çağlayan’da sık sık görüyordum ama burası fazla büyük, nadir rastlaşıyoruz.”

“Hım… Peki, Engin şu o gün kahve içtiğin kişi mi?”

“Evet, Antalya’da yaşıyordu, evlenmişti ama boşanmış, buraya dönmüş tekrar. Semra ile birbirilerini çok seviyorlardı, ama belli ki olmamış.”

“Çok sevmek yetmez, çok anlamak lâzım. Anlayış önemli!” dedi, haklıydı ama keyfi kaçmıştı, ben de bunu anlıyordum.

“Nerede buluşacaksınız?”

“Ezberimde yok, ama…” derken telefonuma bakındım. Orta sehpanın üzerinde duruyordu. Kalkıp aldım ve geri yerime oturdum. Engin’den gelen mesajı açtım, Barlas beni izliyordu. “Levent’te,” dedim, hatta yetmedi restoranın adını da söyledim. Saklayacak hiçbir şeyim yoktu ve fazla şüpheciydi. “Biraz baskıcı biri misin ben mi öyle algılıyorum?” Gözlerimin içine bu şekilde bakınca kilitleniyordum, ne düşündüğünü o an çözemiyordum.

“Baskıcı biri değilim, ama nasıl bir sevgili olduğumu soruyorsan her şeyi bilmek isterim ve sen söylüyorsun; Engin’in boşanmış ve şu an etrafında dolanıyor olması neden benim hoşuma gitmiyor, bilmiyorum.”

Şaşkın bir gülüş fırladı dudaklarımdan. “Ne? Engin benim birinci sınıftan bu yana arkadaşım, erkeklik hislerinin seni yanlış yönlendirmesine izin verme. Ve bil diye söylüyorum düşündüğün gibi bile olsa benden şüphe etmemelisin, kime ne hissettiğimi, nasıl davranmam gerektiğini biliyorum.”

“Şimdi ben sana şöyle bir şey söylerim; sana değil onlara güvenmiyorum ama bu söz de hastalıklı, değil mi?” derken yaklaştı.

“Kesinlikle hastalıklı,” dedim ama bilincim kapanıyor olabilirdi çünkü öpecekti.

“Ama bu, durumu değiştirmiyor işte,” dedi. “Bana ait bir kadına değişik bakan olursa bu benim kadınım suçu olmaz, bakanın suçu olur. Ona bilenmem için yeterli bir neden.”

“Ben senin kadının değilim,” dedim, bu biraz fazla bir sözdü ve çok iddialıydı. Bana karşı tam olarak ne hissediyordu? Gelecekte ne olmamı istiyordu? Açık gibi görünse de kapalı bir kutudan ibaretti.

“Benim sevgilimsin! Bu, çok şey demek.”

Dudakları ağzımı kapatırken bilinç kırıntılarım bana Barlas’ın tahminimin çok ötesinde bir tutkuyla bana bağlanıyor olduğunu anlatıyordu. Bu, çok ürkütücüydü ama aynı zamanda da vahşi bir haz vermişti.

Freni patlak bir aracın içinde yokuştan iniyordum, sonumun güzel olmasını diliyordum.