Nisan 9, 2021

7.Bölüm

ile payelll

 

Selamlar canlarım. Ramazana giriyor olduğumuzu biliyorsunuz. Bir sonraki yeni bölüm bayramdan sonra gelecek.

Ramazanda yayın yapmadığımı artık herkes biliyordur. Üzülmece darılmaca yapmıyoruz. Bayramdan sonraki ilk cuma görüşürüz.

Daha sonrasında da haziranın ikinci cuması yaz sezonunun girmesiyle bir ara daha vereceğiz. Dönüşüm ekim ortalarını bulabilir. Neden derseniz ki diyeceksiniz, önümüzdeki dönem 1. Sınıf annesi olacağım. 1. Sınıf anneleri beni anladı bile. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum ama bu arada ailemi, çocuklarımı da düşünmek zorundayım. Anlayışınız için şimdiden teşekkür ederim.

Keyifle okuyun….

Saat henüz öğlen üzeriydi. Arabadan zorla çıktım, kendi evime neden gitmediğimi bile sorguladım. Çantamdaki anahtarı alıp kapıyı açıp içeri girdim. O kadar bitkin hissediyordum ki dizlerim her an boşalabilir, beni yere serebilirdi. Başımda ciddi bir ağrı, midemde gereksiz bir bulantı vardı. Kışın ilk gribini yaşıyorum, iki gün yatağa girmezsem hastanelik olabilirim. Çantayı konsolun üzerine, yanına da anahtarı bıraktım. Ayakkabılarımı çıkarıp salona geçtim. Koltuğun kenarında her daim duran örgü battaniyeyi açıp kıyafetlerimle uzandım ve beş dakika sonra inanılmaz rahat bir uykuya daldım.

Kapanan kapı sesini işittim, Barlas’ın soluğunu da açılan ışıkla birkaç saniye sonra yanı başımda. “Raja! Aklım çıktı!” dedi, sesi endişeliydi. Gözlerimi zorla araladım, karanlıktan ışığa geçiş yaparken zorlandım. Kaç saattir bu şekilde yatıyordum, bilmiyorum ama epey olmuş gibiydi.

“Saatlerdir seni arıyorum, aklıma neler geldi ama sen burada…”

“Sakin ol,” derken doğrulmak istedim ama buna izin vermedi. “Hastasın sen! Neden haber vermedin?” dedi.

Başımı yastığa geri bıraktım, ağrı devam ediyordu. “Barlas, tüm kemiklerim sızlıyordu, izin aldım buraya geldim, uyudum ama saat kaç?”

“Saat altı, kalk hastaneye gidiyoruz!” Çöktüğü yerden kalktı ama bileğinden yakalayıp aşağı çektim. “İlaç içemiyorum, gitmemin bir anlamı yok, dinlenir kendime gelirim.”

Elini alnıma bıraktı. “Ateşin yok, ama serum alırdın, hem ne demek ilaç içemiyorum?”

Başımı yana çevirip üzgün bakışlarına gülümsedim. “İçemiyorum, midem bulanıyor, boğazımdan geçmiyor.” Birkaç saniye öylece baktıktan sonra ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Telefonuyla geri döndü. “Sana çorba yapmak isterdim, ama bilmiyorum; bilen birini buraya çağıracağım.”

Ağrıyan başıma rağmen gülümsedim, o telefon tuşlarına basıp ayakucuma oturdu. Ayağımı elinin içine alıp parmak uçlarıma masaj yapmaya başladı. İnanılmaz rahatlatıyordu, koltukta iyice gerindim.

“Anne,” dedi, başımı kaldırıp ona açılan gözlerimle baktım.

“Zeliha ablayı bana yollayabilir misin? Evde bir hastam var, gelirken çorba da getirsin. Ben değilim, anne, Raja,” dedi.

Annesi gelmeyecekti, çok şükür. Benden annesine bahsettiğinden hiç konuşmamıştık ama görüyordum ki annesi her şeyden haberdardı. “Bekliyorum, acele,” dedi ve kapattı.

“Çorba yola çıkıyor, sen de duş alıp üzerini değiştir. Senin hasta olduğuna inanamıyorum,” derken kalktı, telefonunu orta sehpaya bıraktı. Üzerimdeki örtüyü kaldırdı. “Neden?” diye sordum, eğilip gözlerimin içine baktı. “O kadar enerjik ve hayat dolusun ki şu hâlin çok yabancı. Sen hep iyi olmalısın.”

“Bana çok yaklaşma,” dedim ama o göz devirip beni kucağına aldı. “Senden bana ne gelebilir, ancak iyilik,” dedi. Kollarımı mecburen boyuna doladım. “Grip bulaşıcıdır, ben değil,” dedim, üst kata çıkan merdivenlerin başına geldik, durdu ve dudaklarımdan dişlerini de katıp sertçe öptü. “Sen de bulaşıcısın, ben sana çok fena tutuldum; yaklaşmadan duramıyorum.”

İlk basamağı çıktı sonra diğerlerini. “Ya ben…” derken sadece eğleniyordum, tek tutuklu kendisi değildi. Neden söylemiyorduk? Bir hayatı her şeyiyle paylaşıyor, aşkı güzel yaşıyorduk. Bunu ondan bekliyordum, ancak söylerdim. “Ben?” dedi, yatak odasının açık kapısını aşıp beni yatağa bıraktı, ışığı açarak yanıma geldi. Kolları iki yanıma destek olurken bana tepeden baktı.

“Korkuyorum, Barlas,” dedim, korkularımı anlarcasına bakıyordu ve tek soru sormuyordu. “Her şey bu kadar kusursuzsa, kusur nerede?”

“Kusur bende,” dedi, hiç düşünmeden, teklemeden. “Kusursuz olan sensin, değişmeyecek bir şey var, Raja…” Gözlerinden aşk akıyordu, görebiliyordum. “Seni tanıdığımdan bugüne sana ne söylesem nasıl yeterli olur diye düşünüyorum ama bulmuş değilim.”

“Daha çok korktum,” derken ciddiydim, tüm ağrılarımı unutmaya yüz tutuyordum.

“Ne korkması,” dedi, yavaşça açılan bir gül gibi gülüşü yüzünde büyümeye başladı. “Ne olursa olsun ne yaşarsak yaşayalım ben seni asla bırakmayacağım.”

“Barlas.” Başımı yastığa kaldırdım ve şimdi daha fazla korktum. Tamam, onu seviyorum beni bıraksın istemiyorum ama o gizlediği kusuruyla aramıza ne girecekti, ben bunu kaldırabilecek miydim? Kaldıramadığımı düşündüm ve onun beni bırakmayacağını. “Bilmece gibi konuşmasan, şimdi daha çok korktum.”

Beni dinliyor muydu? Bence hayır, yaklaşan dudaklardan kaçmak istemiyordum. O, bana bu kadar yakın olunca ben her şeyimi kaybediyordum. Değişik bir çekime kapılıyordum, karşı konulamaz…

“Çözülmesi zor soru vardır, ama çözümü olmayan soru yoktur. Kaç işlemli olursa olsun sonuç değişmez.”

“Hım…” dedim, gülmeden edemedim. “Hukukçuyuz biz, bu matematik aşkı da nedir, o dersi görmedik.”

“İktisat ve maliye gördük, bak bu bile durumu değiştirmiyor.”

“Olsun biz hukuk çerçevesi içinde anlaşalım. Kişi haklarından; hak arama hürriyetimi elimde tutarım,” dedim, bu çok eğlenceliydi. Yüzündeki hain gülümsemeye şehvet bulaştı.

“Temel Hak ve Özgürlüklerin Genel Özellikleri; seninle başlar, ölümle biter,” dedi, cümle tam olarak doğumla başlar, ölümle biter olacaktı. Korkmaya hiç ara vermeden devam edecektim ki son sözleri dudaklarımda son buldu ve ne kadar korkum varsa yine hasıraltı oldu.

Duş alıp üzerimi değiştirdiğimde ne kadar zaman geçti yine bilmiyordum ama daha iyi hissediyordum. Sıcak su iyi gelmişti, daha çok Barlas bir ilaçtan çok daha fazla iyileştirme gücüne sahipti. En son grip olduğumda bana Ratri bakmıştı, aslında çok hasta olmazdım ama olunca da yatağa düşecek kadar ileri seviyede geçirirdim. Bu kez daha iyiydim ve karnım açtı ve midem altüst olmuştu. Hem açtım hem de midem çok kötüydü.

Mecburen kuruttuğum saçlarımı tepemde topladım, rahat bir eşofman altı ve kısa kollu tişörtümü giydim. Barlas bir süredir görünmüyordu. Son basmağa adım attığımda evin içindeki nane limon kokusunu aldığımda midem istemsizce ferahladı. Küçük bir kadın kıkırtısı duyduğumda beklenen kişinin geldiğini anladım. Zeliha abla… Barlas’ın ailesine dâhil kimseyle tanışmamıştım. Adımlarımı salona dolasıyla mutfağa sürürken biraz çekinmiştim. Bu kadın her ne görecekse annesine ve babasına anlatacaktı; buna emindim.

“Merhaba,” diyerek usulca bir adım attığımda tezgâha yaslanmış olan Barlas doğruldu ve yanıma geldi. Ben Zeliha Hanım’a o da bana bakıyordu. Ellili yaşlarında olmalıydı ama sağlıklı ve dinamik görünüyordu. Beyaz bir teni, çakır mavisi gözleri vardı. Ortalama bir boyu, etine dolgun fiziğiyle yirmi beş yaşında güzelliğiyle endam ettiğine emindim.

“Merhaba Raja,” dedi, nazikçe gülümsedi ve bu gülümseme gözlerine kadar ulaşınca samimi biri olduğunu anladım. “Geçmiş olsun,” diye devam etti. Ocağın altını kapatmak için döndü.

“Teşekkür ederim,” dedim, Barlas kolunu omuzuma bırakıp beni kendine çekmişti. “Zeliha abla bizim evin emektarı,” dedi.

“Evet, kızım, onu ben de büyüttüm, annesi kadar olmasa da…” dedi Zeliha abla. Ocaktan aldığı demliği tezgâha bırakıp bana döndü. “Sana nane limon yaptım, ardında da getirdiğim çorbayı içince yarına daha iyi olacaksın.”

“Ben alırım,” dedim, Barlas’tan kurtulup dolaplara yöneliyordum ki kolumdan tutup beni geri çekti. “Zeliha abla getirir, sen gel,” dedi, onlarda bu şekilde oluyordu, ama ben hiç hizmet edilen biri olmadığımdan buna alışık değildim. Zeliha abla bana bakıp tebessüm etti.

“Sen geç Raja, ben getiriyorum,” dedi, daha çok utandım. Alışılır bir durumdu ama henüz değildi. Başımı eğerek kabul ettim, Barlas’ın beni koltuğa çekmesine itiraz etmedim. Bir zaman önce kalktığım yere dizlerimi kırarak oturdum, o da yanıma oturdu.

“Biraz tuhaf bir durum, değil mi?” dedim, benim için öyleydi ama onun bana dönen umursamazdı.

“Seni aileme anlatmadığımı mı düşünüyordun? Onlar seni tanıyor, kısmen… Durum tuhaf falan değil, arkana yaslan ve keyfine bak.”

“Siz öyle diyorsanız Hâkim Bey, hüküm sizin.”

“Nasıl da söz dinlermiş.” Gülümseyerek burnumu iki parmağıyla sıkıştırıp bıraktı. “Hâkim olmayı hiç düşündün mü?” diye sordu, dizini altına alırken bedeniyle bana döndü.

“En başında yapmalıydım, şimdi tekrar sınava girecek, staj yapacak imkânım yok. Ara sıra da olsa aklıma gelmiyor değil. Çalışmak ve para kazanmak zorundayım.” Bana bakan gözleri parladı, dudağının ucunda gizli bir gülüşü saklama gereği gördü.

“Han Hukuk Firmalarının tek veliahtıyla birliktesin, Raja, gerçekten de artık paraya ihtiyaç duyacağını mı düşünüyorsun?”

“Bu, benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor, Barlas. Bunu anlamış olman gerekiyordu, senin paran ya da statünle ilgilenmiyorum. Ben seni hâkim olarak tanıdım, sevgilin oldum.” Bir erkeğe değil hiç kimseye bağlı olmamak için dirseklerim masalar üzerinde şekil almış, oturmaktan eklemlerim sürekli ağrımıştı, bu kadar çabayı birine bağlı olmak için vermemiştim. Ayrıca onunla sadece birlikteydim, soyadım da hâlâ Korkmaz’dı. Değişse bile değişmeyecek tek şey benim kendime bir kariyer yapacak olmamdı.

“Biliyorum, bunun için değerlisin, teksin ve BENİMSİN!” dedi, bunu anlıyordu, niyetinin kötü olmadığını biliyordum; bunun yanında beni sahiplenen onlarca insan vardı, ama hiçbiri Barlas kadar içime işlemiyordu. Peki, ben ona neden BENİMSİN diyemiyordum?

“Bunu bir daha söylemezsen sevinirim,” dedim.

“Şimdilik kapatıyorum,” dedi, Zeliha abla elinde tepsi ve üç tane çayla gelince konu da kapanmıştı. Çaydan bir yudum aldığımda midem rahatlamıştı. Enteresan olan çayın kırmızı kupada gelmiş olmasıydı. Aslında dikkat edince mutfağa hiç yabancılık çekmediğini şimdi fark ediyorum.

“Biz evde yokken gelen kişi siz miydiniz?” diye sordum. Barlas ve ben evde yokken ev temizleniyordu, bunu yapanı da Barlas bulmuştu ve sormak aklıma bile gelmemişti.

Gülümsedi Zeliha abla. “Eylül Hanım söz konusu oğlu olunca pek kimseye güvenmez, evet, bendim.”

Annesinin adını şimdi duymuştum, ama bunu belli etmedim. Gülümsedim ve çayımı içmeye devam ettim. “Barlas nasıl bir çocuktu?” diye sordum, başka konuşacak ortak bir konumuz yoktu.

“Çok iyiydi benim oğlum,” derken Barlas’a sevgiyle bakıyordu, Barlas’ta ona.

“Çok yaramazmışım, bana toz kondurmadığı için iyi dedi.”

Aralarında geçen tatlı atışmaya kendimi kaptırıp keyifle izledim. Barlas’ın uçuk denecek ergenlik dönemini dahi dinledim. Evde isyan çıkarttığı günleri dinlerken şaşkınlığımı gizlemedim. Bu, mantıklı ve sakin adamın bir zamanlar evde terör estirmiş olması hiç inandırıcı gelmemişti…

Birkaç saat sonra Zeliha abla evden ayrıldı. Çayı içip üzerine yediğim yemeklerle çok daha iyi hissediyordum. Salonun ışığını kapatıp elimden tutan adama itaat edip üst kata çıktık. “Daha iyi misin?” diye sordu.

“İyiyim hatta fazla iyiyim. Ne olmuştu bana öyle, bilmiyorum; bir anda tüm bedenimin hâlsiz kalması, uykumun baskısı… Vitamin eksikliği yaşıyor da olabilirim, yarın bir ara kan testi versem iyi olur.”

Başını sallayıp beni onayladı, ben banyoya girerken o, yatağa uzanmış tavanı izlemeye başlamıştı.

Evin önünde, başımı direksiyona yaslamıştım. Barlas annesinin onu çağırdığını, kısa süre sonra döneceğini söylemişti. Onunla konuşmak zorundaydım ve bana açıklaması gereken şeyler olduğunun bu kez üzerini çizmeyecektim çünkü benim üzerim çizilmek üzereydi.

Bu, benim başıma gelecek en son ve en güzel şey olmalıydı. Peki, neden şimdi ayaklarım bataklığa gömülmüş, ben de içine çekilir gibiydim? Bir şeyler iyice içinden çıkılmaz hâle gelmişti. Yirmi yedi, yakında da yirmi sekiz olacaktım, sevmenin her şey olmadığını bilecek kadar büyüktüm. Yüreğimin üzeri kara bir bulutla kaplanıyordu ve beni ölesiye korkutuyordu.

Başımı kaldırdım, vitesin yanında duran reçeteye baktım. Baktıkça yüreğim daha fazla sıkıştı. Ben ona ne diyecektim? Başımı sağa sola sallıyor ve her zaman olduğum kadın olmaya kendime söz veriyorum. Benim bunca senelik tek belirsizliğim sadece Barlas’tı, ama bu durum onu hayatımdaki tüm her şeyin merkezine oturtmuş, kaotik bir gelecek beni içine son hızla alıyordu. Ve kendime şunu söylüyorum; her insan kendi hikâyesinin kahramanıdır, sonu ne olursa olsun…

Reçeteyi arabada bırakıp çıktım, eve girdim ve beni kocaman bir sıcaklık karşıladı. Allah’ım… Ben bu evi çok seviyorum, Barlas’ı çok seviyorum ama neden bu hayat beni tam olarak kucaklamıyor? Ne eksik, neden karmakarışığım?

Işığı açmadım. Dün üzerimde olan ağırlık tüm gün yakamı bırakmamıştı. Kendimi koltuğa bırakırken örtüyü üzerime aldım, derin düşüncelerle beni kucaklayan uykuya teslim oldum.

Barlas’ın gergin nefeslerini, adımı seslenişini duyumsadım. Gözlerimi araladığımda karanlıkta bana bakıyordu. “Sen bu saatlerde uyumazsın, ciddi bir şey olabilir. Doktora gidelim,” dedi.

Sesimi çıkartmadan doğrulup örtüyü üzerimden ittim. Barlas’ta ışığı açıp yanıma oturdu. Yüzüne baktığımda daha önce hiç görmediğim bir kasvet, hüzün, endişe ve öfke karışımı hislerin onu ele geçirdiğini hissettim.

“Ne oldu?” diyebildim. “Gergin misin?”

Gözlerimin içine bu şekilde baktığında ona asla kıyamıyordum, canı yanıyor gibi geliyordu; acı çekiyormuş gibi hisli oluyordu. “Benimle mi ilgili?” dedim, annesi neden çağırmıştı, hiç düşünmemiştim. Belki de beni istemiyordu, öyle ya o Han’ların biriciğiydi ben, onlara göre basit biri.

“Evet,” dedi, kara bulutlar tüm bedenimi kapladı.

“Anladım, istenmeyen gelin adayıyım,” dedim, sıkıntılı yüz ifademe engel olamadım. Ellerimi tuttu ama bunun ne anlamı vardı ki…

“Hayır, aksine seninle tanışmak istiyorlar,” dedi. Eğer öyleyse bu hâli neydi? “Seni anlamıyorum, sende başka bir şey var?” Ailesinin benimle tanışmak istediğine sevinemiyordum çünkü bilmediğim bir şeyler vardı ve o anlatmazsa delirme noktama az kalmıştı.

Bedeni bana çevirdi. Sessizce birkaç saniye bakıştık, bana bir şeyler anlatacaktı, anlatmak zorundaydı. Başını boyun çukuruma yasladı, gözlerimi kapattım. “Beni bırakmandan korkuyorum,” dedi.

Aldatılmış olamazdım, evli olamazdı, bir çocuğu da olamazdı. Bunların olmadığına nedense emindim. Kahretsin! Onu bırakmaktan korkuyordum. “ŞİMDİ anlatırsan hikâyemiz daha çekilir bir hâl alacak, Barlas, seni kaybetmek istemiyorum.”

Son durağa son virajda duruyordum, emindim.

Geri çekilip gözlerimin içine bakıyor, ellerimi sıkıca tutuyor ve ben olabildiğim en gergin hâle geliyorum.

“Ben…” dedi, durdu. Devam et Barlas… Kalbim atmayı kesecek!

Ellerime son kez asıldı ve acı içindeki göz bebeklerinden keder aktı. “Nisan Sarman’ın yeğeniyim,” dedi.

Buz kestim, tüm bedenim kaskatı oldu; gözlerimi kırpmadan ona bakıyorum. Aklımdan tek bir cümle geçiyor. ‘Ben Nisan Sarman’ın yeğeniyim.’ Zihnim bunu tekrar ve tekrar çeviriyor. Kaç saniye geçti bir fikrim yok. “Raja,” dedi. Zihnim tekrarı bıraktı. Gözlerimi kapattım, açtım ve ellerimize baktım. Kalbimin üzerinde bir acı gümbür gümbür atıyordu; ben neyin içine düşmüştüm?

Ben adını bile bilmediğim o adamı çoktan unutmuştum, aklımın ucuna dahi gelmiyordu. Ama o adam burada, yanımdaydı. Aylar önce görüşmeyi kabul ettiğim adam Barlas’tı. Benim karşıma çıkan bu adam oydu, ama nedendi.

Ellerimi çekerken itiraz etmedi. Ben ayağa fırlarken o, başını elleri arasına almıştı. İleri geri birkaç adım attım, ortada kuvvetli sessizlik bizi yutuyordu. Bu kez yutmasına izin vermeyecektim.

“Bu da ne demek?” dedim, başını elleri arasından çekip ayağa kalkıp karşıma geçti.

“Yalan söyledim, kendimce sebeplerim vardı. YALAN söyledim, Raja…” derken gözleri yine aynı acıyı giyinmişti.

Hangi sebep birine bunu yapmasına yeterdi? “Sebep?” dedim, isterik bir gülüşle.

“Seni tanımıyordum, benimle param için birlikte olabileceğin bir neden vardı. Bunu bir kez yaşadım ve bir daha başıma gelmesine izin vermek istemedim. Teyzem bana sürekli seni anlatıyordu, senli benli hayalleri vardı. Seni hiç görmemiştim, teyzeme inanmıyordum ama bunu hiç söylemedim. Ben ona çok değer veriyordum, o benim tanıdığım en güçlü en dürüst kadınlar biriydi. Bana seni vasiyet ederken istemesem de kabul ettim, ama önce seni tanımak zorundaydım.”

Çenem havaya kalkarken az sonra tanışacağı Raja için çok üzgündüm. “Tanıdın mı? Paranı umursamıyor olduğunu anladın mı?” diye bağırdım. “Tam üç ay, Barlas! Güvenini kazanmama yetti mi?”

Burun kemerini sıkarak dinledi beni. “İkinci gün anladım bunu, ama geri dönemedim. Yapamadım!”

Benim Engin’le kahve içtiğim ilk günden bahsediyordu. O gün buraya gelen perdecinin olduğu gün yorgun ve mutsuzdu; bunlar bahane olamazdı. “Üç aydır deneniyordum, öyle mi?” dedim, usul sesimle. Gözyaşlarım akmaya hazırdı, kalbim en derinden kırılıyor, paramparça oluyordum.

“Hayır,” dedi, bana doğru birkaç adım attı ama geriye çıktım. “Daha ilk andan pişman olmuştum, yemin ederim, Raja. Dönemedim. Bir gün bunun yaşanacağını bilerek yaşadım, ama sen o kadar anlayışlı o kadar huzur doluydun ki bunu bozmamak için elimden geldiğince geciktirdim.”

Gözyaşlarım iniyordu artık, her sözü daha çok yaralıyordu. Tüm güvenim yerle yeksandı, bir daha ne ona ne başkasına güvenmem söz konusu bile değildi. “Çok güzel oynadın, hiç anlamadım. Asla pişman gibi değildin, beni kendine katarken utanmadın mı? Bu kadına yalan söylüyorum demeden dokundun bana. Amacın beni kendine muhtaç bırakmaktı değil mi? Beni kendine âşık edecek, vazgeçilmezim olacaktın. Raja senden hiç gitmeyecekti. O kadar anlayışlıydım ki hiçbir şey olmamış gibi yapacaktım.” Bunu anlamam zor değildi, bana verebileceği an büyük zararı vermişti, beni kendine bağlamak için en iyi yolu seçmişti ve ben bunu fark edememiştim.

En az benim kadar yıkılmış duruşuna aldırmak şu an için söz konu değildi. Sessizliği tüm sözlerimi onaylamıştı ki başını salladı.

“O kadar dürüsttün ki seni yanımda başka türlü tutamazdım. Hem utandım hem pişman oldum hem de sustum.”

Elimin tersiyle yanaklarımı silerken kahkaha attım. “Barlas… Sen beni hiç tanımamışsın.” Kalbim ve geleceğim için için ağlıyordu. “Çok şükür ki sana âşık olmadım, bundan sonra da olmam. Benim yalan söyleyen bir adamla işim olmaz.”

Gözlerini kaplayan öfke anbean harlandı. Bedenindeki gerilim kendini ortaya seriyordu. “Bu da senin yalanın, sen beni seviyorsun; boşuna buna inanmamı bekleme! Sen sevmediğin bir erkeğe bana verdiğin hiçbir şeyi vermezsin!” dedi, haklıydı ve doğruydu. Bunu bile bile kullanmıştı beni.

“Sana öyle gelmiş,” dedim. “Sevmiyorum ve az sonra şu kapıdan çıktığım gibi hayatımdan çıkacaksın!”

Ona engel olamadım, geriye çıktım ama o iki eliyle kollarımı kavradı. “Beni dinle, gitme! Buna izin vermem! Beni anlaman için sana tanıştığımızdan bu yana anlatmaya çalışıyorum.”

Giden kadının açtığı yaranın acısını ben yaşayacaktım, bunu bana söylemişti. Kadınlara olan güveni sıfırdı bunu da anlamıştım, ama bunların hiçbiri beni ikna edemeyecekti. Yine de dinleyecektim. Kollarından tek hamleyle kurtuldum.

“Sen benim gidişimi, gelişinle başlatmışsın. Ben sana yardımcı olamam.” Tekli koltuğa yönelip oturdum. “Seni dinliyorum, ama bil ki hiçbir şey değişmeyecek!”

Ufakta olsa bir umut beslediğine emindim ama yanılıyordu. Çaprazıma, benim az önce kalktığım yere oturdu. Derin bir nefes alıp gözlerime baktı. Yalancıydı, beni kandırmıştı ama acı çekiyordu. Ben de çekiyordum, kendimi düşünmem gereken yerdeydim.

Bakışlarını benden alıp halıya baktı, başını elleri arasına aldı. Gözyaşlarım ikimiz için akıyordu.

“Üç yıl önce, hayatımdaki tek kadının ihanetiyle tanıştım. Evlenmek üzereydik, yakında nişanımız olacaktı. Asla şüphe etmedim, birlikte altı senemiz geçmişti. O, artık çok şeydi her şeydi, ondan nasıl şüphe ederdim ki… Ondan ve en yakın arkadaşımdan…”

Allah’ım… Engin’e olan önyargısı bu yüzdendi.

“Bir gün eve erken geldim, Ankara’da yaşıyorduk. Evin içinde onu aradım ve banyoda olduğunu anlayıp salona geri döndüm. Masanın üzerinde telefonu duruyordu, asla birbirimizin telefonuna el sürmezdik ama onun ekranı mesaj bölümünde açık kalmıştı.”

Telefonumu uzaktan izlerken ve ona dokunmamak için verdiği çabayı görmüştüm. Bana güvenmişti ama yine de devam etmişti.

“İster istemez ekrana bakmıştım. En yakın arkadaşıyla konuşması vardı. Ona; Hanya soy adına geçtiğinde ne kadar zengin bir kadın olacağını, asla çalışmayacağını ve sürekli bir lüksün içinde sefa süreceğini anlatmıştı. Bu beni germişti, kendimi güvensiz sevgisiz hissettirmişti. Okumaya devam ettim. Arkadaşı ona şunu yazmıştı; dikkat ette boynuzlarını fark etmesin.”

O kadının ona yaşattığı acıyı şimdi bana yaşatıyordu. Ağla kalbim! Bu oyun baştan kaybedilmiş.

“O yazılanlardan sonra telefonu aldığım gibi bırakıp, evden geldiğim hızla çıktım.” Başını kaldırıp kederli bakışlarını bana çevirdi. Ağlıyordum ben, ama bunlar bizim içindi.

“İstanbul’a, ailemin yanına acil gittiğime dair mesaj attım, beni hemen aradı ve onunla eskisi gibi konuşmaya büyük çaba harcadım. İnandı. Benim gibi altı sene aptal yerine koyduğu bir adamdan yine aptal olmasını bekliyordu, ona istediğini verdim. İstanbul’a gitmedim, başka bir araçla evimin önünde saatlerce bekledim. Ya evden çıkıp o her kimse ona gidecekti ya da o kişi evime gelecekti. En acısı da buydu, evime geldi. Benim evimde benim yatağımda beni en yakın arkadaşlarımdan biriyle aldatıyordu. Ve ben hiçbir zaman senin yanında olduğum sakin adam olmamıştım. Ben her zaman gergindim, şiddete meyilli değildim ama beni sıkıştıran öfke nöbetlerim olurdu. Evimde, yatağımda onları gördüğümde de kendimi kaybetmiştim. Arkadaşım dediğim haini hastanelik etmiş, kendim de nezarete düşmüştüm. O kadına vurmamak için son yumruğumu duvara geçirmiştim ve bir yıl fizik tedavi aldım, parmaklarım kırılmıştı. Bir yıl psikolojik destek aldım, görüntüleri zihnimden silemiyordum ve artık tüm kadınlar benim için aynıydı. Ben yıllardır çalışmıyorum, teyzemin ölümüyle şu anki adliyede çalışmaya başladım. Kendimi çalışacak kadar iyi hiç hissetmedim. Gerginliğim olduğundan fazlası olmaya başlamıştı, teyzem benimle sürekli konuşurdu; hep seni anlatırdı. Hayatımda güveneceğim tek kadının sen olduğuna o kadar emindi ki… Haklı olduğunu anlamam için böyle büyük bir hata yaptım. Çalışmaya başladım, seni tanıdım ve teyzemin ne kadar haklı olduğunu gördüm. Hem çalışmak hem sen bana çok iyi gelmiştiniz. Yeniden nefes alıyordum, güvenmeyi baştan yazıyordum, yanında tüm gerginliğim uçuyordu.” Sözlerini bitirip gözlerimin içine beni affet dercesine bakıyordu.

Edemezdim!

“Çok üzgünüm,” diyebildim, gözyaşlarım yanağımdan kucağıma düşüyordu. “Bunların hiçbirini yaşamanı, bana da aynısını yaşatmanı sağlayan insanların hiç var olmamasını isterdim ama oldu.”

“Bitmedi,” dedi, daha ne anlatacağını bilmiyordum ama umurumda değildi.

“O gün avukatın odasındaki Ebru Öztürk benim öz kız kardeşim, adı Berrin. Gerçek Ebru benim kuzenim ve bu gece benimle sana anlatmam konusunda büyük tartışma çıkarttı. “

O tanıdık gülüşü kız kardeşine aitti…

Elimi havaya sallayıp ayağa kalktım. “Sizin her şeyiniz yalan, Barlas,” diye bağırdım. “Ben neyin içindeyim?”

Kalkıp yanıma geldi, elleri yüzümü kavradı. “Bunu ben istemedim, öyle olması gerekiyordu; bunu ben açıklayamam. İstiyorsan seni ona götürebilirim,” dedi.

Kaşlarımı çattım, anlamıyordum ve anlayacak gibi de değildim. “Ben onunla neden görüşeyim ki? Ne bağım var? Bu ne kadar pis bir oyun!” Ellerinden kurtulmak için geriye çıktım. “Hiçbir yere gitmiyorum. Ah, aslında gidiyorum. Evime!”

“Hayır!” Önüme geçerek engel oldu.

“Gidiyorum. Gideceğim.”

“Raja…” dedi sakin bir tonda. Şimdiden perişan görünüyordu, ama benim içim yerle birdi. Bir yanım ona asla kıyamıyor, onu deli gibi seviyordu bir yanım nefretle tanışıyordu.

“Bunun şimdi hiçbir anlamı yok, biliyorum,” dedi, önümde paramparçaydı, ama bir yalancıydı.

“Seni… Daha önce kimseye ama kimseye hissetmediğim aşkla seviyorum.”

Bu sözleri çok zamandır bekliyordum, ama bu şekilde değil. Boğazımdan engel olmadığım hıçkırığım odayı doldurdu. Yüzü daha da acıyla kaplandı. Doğru olduğunu görüyor olmam kalbimi parçalıyordu. Onun beni sevmesi, bile bile bana yalanları yaşatması sözlerini kifayetsiz kılıyordu.

“Yemin ederim,” dedi, usulca. “Her şey yalan olsa bile seni seviyorum; bu tek gerçeğim. Gitme!”

“Lütfen,” dedim. “Bırak beni, Barlas, belki daha sonra ama şimdi değil. Gitmek istiyorum.”

Hızlı davranıp, yüzümü elleri arasına alırken dudaklarıma kapandı. Gitmemem için her yolu deneceğini kendisi söylemişti. Hiçbir şey beni bu gece bu evde tutamazdı. Kımıldamadım, ona sadece gözyaşlarım eşlik ediyordu. Alnını alnıma yasladığında çok hızlı nefes alıyordu.

“Tamam, ama bana söz ver, beni bırakmayacaksın! Yapma bunu, yapma! Beni bırakırsan üç yıl, hatta bir ömür geriye giderim beni kimse tutamaz! Bu kez toplanamam, sana ihtiyacım var, Raja.”

Fısıltılı sert sözleri, hızlı nefesleri aklımı karıştırıyordu. Ben çıktıktan sonra elini kırmasını istemiyordum. Kalbim ne derinden kırılmıştı, çaresizliğin diplerinde sabah edecektim.

“Sonra… Konuşabiliriz, kendine zarar verme ama şimdi gitmek istiyorum.”

Göğsünü şişiren soluğunu bırakırken koptu benden. Önümden çekilip yana kaydı, yanından geçtim. Arkama bakmadım, konsolun üzerinde duran eşyalarımı kucaklayıp ince gömleğimle soğuk havayı ciğerlerime çektim. Kapıyı çekip, arabama yürüdüm. Gözyaşlarım birer birer inerken bu adama geri döneceğimi biliyordum çünkü içimde ona ait bir canlı hayat bulmak için kimseden izin almıyordu. Aşk bir kanundu ve ben onun bu kanunu baştan yazmasını bekleyecektim.